Atina üzeri Avrupa'ya çıkış yapmaya çalıştığım 9 Ekim 1998 ve sonrası, özünde modernist paradigmanın bakış açısının şahsımda yaşanan iflasıydı.
Tüm şehit anne ve babaları! Tüm şehitlerin yoldaşları!
Tarihimizde şimdiye kadar ülke içinde ve dışında birçok şehit verdik. Halkımız şehitlerin halkıdır. Onların acısı budur. Biz bu acının üstünde büyüdük.
Şehitlerden önce içinde olduğumuz yaşam neydi? Biz yaşadığımızı sanıyorduk, ama derinliğine baktığımızda gerçekten ölü olan bizdik. İnsan kendi durumuna baksa, kesinlikle biz yaşamı temsil ediyoruz diyemez. Ölüm nedir? Eğer şerefli, seni yücelten, sana ait olan bir yolda değilsen, kesin vurulursun. Fakat sen de bu biçimdeki bir ölüme karşılık verirsen tamamdır. Zaten diğer biçimiyle ölümün fazla bir değeri olamaz. Eğer insan büyük bir amaç uğruna tüm yaşamını sonuna kadar adarsa ve bu yolda şahadete ulaşırsa buna ölüm denilemez.
Günümüz dünyasının en çok ağızlarda sakız edilen aşk konusu tarihin en rezil, içeriksiz dönemini yaşamaktadır. Tarihin hiçbir döneminde aşk bu denli ayağa düşmedi.
Anlık aşklardan tutalım, açık cinayet yaklaşımlarına kadar en yavan ve tehlikeli ilişki tarzlarına bile aşk deniliyor. Kapitalist sistemin yaşam anlayışını bundan daha iyi sergileyecek ilişki düşünülemez. Dönemimizin aşkları hakim sistemin insan ve topluma dayattığı zihniyetin en kutsal alanda bile ne hallere düştüğünün açık bir itirafıdır.
Bir halk özgürlüğe kalktığında, hiçbir zaman yalnız kendi dar, bencil, milli çıkarları için devrim yapmaz. O devrimin, dönem insanlığı için mutlaka yerine getireceği görevleri vardır.
Tarihe baktığımızda, bunun bir çok örneğini görüyoruz. En büyük devrimler, adı-sanı neredeyse unutulmuş, gelişkin uygarlık karşısında, onu en geriden izleyen ve hatta ulaşma umudunu kaybeden, oldukça kimliksiz, çaresiz sosyal gerçeklikler içinde mayalandığını ve büyük patlamaya dönüştüğünü görüyoruz.
