Bir halk özgürlüğe kalktığında, hiçbir zaman yalnız kendi dar, bencil, milli çıkarları için devrim yapmaz. O devrimin, dönem insanlığı için mutlaka yerine getireceği görevleri vardır.

Tarihe baktığımızda, bunun bir çok örneğini görüyoruz. En büyük devrimler, adı-sanı neredeyse unutulmuş, gelişkin uygarlık karşısında, onu en geriden izleyen ve hatta ulaşma umudunu kaybeden, oldukça kimliksiz, çaresiz sosyal gerçeklikler içinde mayalandığını ve büyük patlamaya dönüştüğünü görüyoruz.

Büyük devrimler, gelişmiş uygarlık koşullarında ortaya çıkmaz. Zaten halinden memnun olanların, devrim yapma gibi bir ihtiyaçları yoktur. Çok yakından tanıdığımız İslam çıkışına baktığımızda bile, Arabistan çölündeki Bedevi’nin, dönemin çok uzağında olduğu, hatta hiç tanımadığı, insanları diri diri gömecek kadar, insanlık dışı bir konumda kaldığı, peygamber yüceliğinin bu çok aşağılanmış insanlar içinde anlam bulduğu, ortaya çıktığı, çarpıcı bir biçimde, seçkin bir örnek olarak gösterebiliriz.

Yine düşüşe ilişkin olarak da çarpıcı örnekler gösterilebilir: Roma-Bizans İmparatorluğu ve Sasani İmparatorluğu. Bunların halen kalıntılarına baktığımızda, büyük hayranlıkla benliğimizi dolduran büyüklükleri karşısında, bu küçük çöl kalkışının, nasıl amansız bir darbe teşkil ettiğini, bu gelişmiş uygarlıkların çöl harekatı karşısında, çok kısa bir süre içerisinde nasıl pul pul döküldüğünü ve yıkılmaya doğru gittiğini, dolayısıyla uygarlık aşamasında hakim egemen güç, yine sömürücü karakteriyle ne kadar kendini yıkılmaz, sarsılmaz görürse görsün, eğer artık insanlık önünde bir engel haline gelmişse, artık insanlığa vereceği fazla bir şeyi yoksa, verdiği sadece zulüm ve sömürü ise, hiç adını bile anmadığı, duymadığı en geri insanların saldırısı karşısında dayanamayacağını görüyoruz.

Batı Roma’yı barbarlık aşamasının Hun kavmi ve onun Atilla’sı çökertti. Onun bir benzeri de yine doğudaki Sasani İmparatorluğuydu. Onu da bu çöl hamlesi çökertti. Buna önderlik eden Hz. Muhammed, bir ticaret kervanının peşinde giden ama, yarı yolda kalan, bu işi bile doğru-dürüst beceremeyen bir çocukluk kişiliği biçiminde karşımıza çıkıyor ve biraz kervanları olan bir Hatice adlı kadına bile muhtaçken, o çok aşağılanmanın, insanlığın belki de en geri, vahşi koşullarda, birbirini hiçe saydığı koşullarda, çok büyük bir manevi kutsal güç ve ardından yıldırım gibi bir hareket haline gelip, işte bu büyük uygarlıkların üzerine yürüyebiliyor. Bu, anlaşılması güç bir çelişki, fakat bir gerçektir.

Hz. İsa gerçeği de o büyük Roma’ya karşı, Neron’a karşı rol ifade eden büyük bir devrimci kişiliktir. Öyle bir Roma dönemi ki, belki de kendini sonsuz güçte gören, gelmiş-geçmiş en büyük uygarlık gücüdür. Çok sınırlı bir havari grubuyla bir eleştiri geliştiriyor ve bu büyük Roma’nın yıkılışının bütün mayalanmasını bu grup başlatıyor ve bir kaç yüzyıl geçse de asıl Roma’yı içeriden çökerten bütün tohumları her tarafa saçıyor. Burada anlaşılması gereken, maddi güç ne kadar dorukta olursa olsun, eğer onun iç moral yanı kalmamışsa, –ki Neron’da bunu görmek, yine Bizans’ın, Sasanilerin son döneminde bunu görmek mümkündür- neden o büyük maddi güç, yine maddi olarak çok zayıf ama, manevi olarak çok güçlü olan bu peygamber gerçeklikleri karşısında çözülmeye başlıyor? Tarihin bu en temel devrimlerine bakmak bile insanlığın özünü anlamamız için bütün temel ipuçlarını verir.

Bir Fransız Devrimi, yine Rus-Bolşevik Devrimi anılmaya değer büyük devrimlerdir. Çok iyi bilindiği için fazla açma gereği duymuyorum. Birisini baldırı çıplak burjuvalar, diğerini de baldırı çıplak proleterler yaptı. Fransız Krallığının da ihtişamı büyüktü, yine Rus Çarlının da hakeza çok büyük bir ihtişamı vardı. Karşılarındaki devrimciler de gerçekten çırılçıplaktılar. Fransız Devrimi’ndeki “Külotsuzlar” grubunu unutmuyoruz. Rus Bolşeviklerinin de çoğunlukla borçlu ve açlıktan kırıldıklarını iyi biliyoruz ama, buna rağmen Avrupa’nın ve Asya’nın, giderek dünyanın bu en büyük devrimlerini başardılar. Halen dünya bu büyük devrimlerin ilkeleri tarafında dönüp yaşıyor. Bugünkü dünyamızın asıl şekillendirilmesi, bu iki büyük devrimin ilkeleri ve değişik uygulamaları sonucudur.

Tüm bunları söylerken, dikkat edilirse içinde bulunulan çağdaki çok büyük bir maddi uygarlık gücü karşısında, maddi olarak çok küçük ama, ideolojik ve moral olarak, kutsal-manevi varlık olarak çok büyük olan çıkışların karşı karşıya gelmesinde eğer talihsizlikler olmasa, esas başarının bu sonuncu kişiliklerde gerçekleşeceğini görüyoruz.

Çok küçük bir örneği de Bulgaristan’ın yakın tarihi içinde bilgimiz oranında vermeye çalışırsak, sanırım fazla yanılmış olmayız. Benim de ilk görme gururuna ulaştığım Bulgaristan’da gezerken, çağdaş Bulgaristan’ın oluşumuna etkide bulunan bir milli kahramanın anısını belgelerde gördüm. Doğduğu köy ve yaptığı ufak bazı gezilerin geçtiği yerleri gördüm ve oldukça kendimden bir parça olarak ve hatta benim yakın bir arkadaşım gibi değerlendirdiğimi hemen belirtmeliyim. Levski adı benim için bir sözcükten öteye, koşulları biraz benzediği gibi, fakat daha fazla çarpıştığı zorba güce ve yine temsil etmek istediği özgürlük anlayışında çarpıcı bir biçimde kendimi gördüğümü, onu kendime kattığımı ve uyanan Bulgar halkının da, özgür Bulgar halkının da biraz o olduğunu yine çarpıcı bir biçimde belleğime, ruhuma işlediğimi, öyle hissettiğimi belirtmeliyim.

Bu kişiliğin fazla güçlü bir örgütü yok, öyle sağlam yol arkadaşları da yok, hele silah dersen daha derme-çatma, belki bir kaç 19. yüzyıl tabancası ya var, ya yok. Buna rağmen bir yüreği var ve özgürlük uğruna sarf ettiği cümleler var, yaptığı bir kaç gezi var, belki ateşli bazı konuşmaları var. Ama yine de anlamı çok büyük bir kişiliktir ve gereken ateşlemeyi 19. yüzyılın ikinci yarısında bütün Bulgaristan halkı için yapmıştır ve gerçek bir diriliş ve kurtarılış kişiliği rolünü oynamıştır. Tartışmasız bu böyledir ve inkar edilmesi güçtür. Bu tarihe, bu halkın dirilişine ve özgürlüğüne gerçekten damgasını vuran en temel kişilik oluyor. O dönemde büyük savaşlar kazanmadı, hatta güçlü bir ayaklanmaya bile önderlik edemedi. Bir kaç kısa ülke içi yürüyüş, bazı konuşmalar ve derme-çatma bazı gruplar, eylemi bu kadardır ama, hiç kimse böyle oldu diye de küçümseyemez. Burada büyüklük bir kaç büyük çatışmayı zaferle kapatma biçiminde değerlendirilemez.

Burada büyüklük gerçekten Osmanlı sultanının ağır baskısı, sert çizmeleri altında inim inim inleyen, belki de kendi adını bile anmaktan çekinen bir halk için bir yürek olmayı kendine yediren, bu büyüklüğü gösteren kişilikte yatıyor. O dönemin durumu böyle olan halkına bu belki de tek kurtarıcı ilaçtı ve o kişilik böyle bir ilaç oluyor. Kişiliğin büyüklüğünü orada aramak gerekiyor ve kesinlikle bu kişiliğin böyle bir kişilik olduğuna ben inanıyorum. Dürüst, son derece özverili, kesinlikle günün koşullarına esir düşmeyen, dıştan-içten beni destekleyecek kim var, ne kadar olacak gibi hesaplar yapmayan, bir halk için çok gerekli olan söz söyleme cesareti ve adım atma gücünü gösteren, bana göre en büyük büyüklük budur ve bu da sergilenmiştir.

Daha sonraki Bulgar tarihi aslında bunun cisimleşmesi ve zamanla başarılı askeri-siyasi mücadelelerle bugüne kadar gelmesidir. Daha sonraki kahramanlık adımları da kesinlikle bu temel adıma, onun kahramanlığına bağlıdır. Bu halk da bunu bu temelde değerlendirdiği için, kendi dirilişine ve kurtarılışına en temel katkıyı yaptığı için değer vermeyi biliyor ve kendisini bu temelde büyütüyor. Kim ki, bu anlamda diriliş ve kurtarış kahramanlarına gereken yeri verirse, o halk zaten kendini doğru tanıyor, doğru tanıdıkça da doğru yaşatıyor. Bulgaristan halk gerçekliğinde yapabileceğimiz en çarpıcı gerçeklik budur.

Kendi milli kahramanlarını tanımak kadar, ona bağlı yaşamayı, gerekirse en özverili savaşları vererek, yaşamı bu temelde özgürleştirmeyi esas aldığı için, sanıyorum halen geleceği de yeni gelişmelerle parlak olan bir halk olmayı bilecektir.

Ben oldum olası kendimi beğenmekte zorluk çektim, tabi ki bununla temsil ettiğim, etmeye çalıştığım halkı kabul etmekte zorluk çektiğim bir kişi olarak tanıyorum. Çocukluğumun hatırladığım ilk anılarında hep bunu görüyorum. Kabullenmemek olayı hâlâ çok güçlü, tabi bu benim yalnız duygularımda böyle değil. Bu halkın gerçekliğinin kabul edilemezliği, hiçbir gerekçeyle bu duruma düşmesinin veya düşürülmesinin kabul edilemezliği söz konusu. Bu da ilk anlarda benim oluşumuma çarpıcı bir şekilde aile-köy gerçekliğine damgasını vurduğu gibi, daha sonraki tüm yaşam sürecime de damgasını vurdu. Halen de bu halkı ve insanlarını kabullenemiyorum. Kabul edilemez bir duruma düşmüş ve düşürülmüşlerdir. Bunun sonucu büyük bir çirkinlik, büyük bir gaflet, çok büyük bir kaybediş oluyor. Tabi ki kabul edilemez.

Öyle bir halk ki, insanlık karşısında dünyanın en minimum noktasına gelip dayanmıştır ve bu yetmiyormuş gibi bir de kendisini inkar etmekten, düşmanından daha vahim ve vahşi bir biçimde kendisini bir değer olarak kabul etmekten uzak düşmüştür veya düşürülmüştür. İnsanlık onu hiç tanımak istemediği gibi, halk da kendisini tanımak istemiyor, korkuyor kendisinden, iğreniyor. Bunun üzerine o kadar yapay bir kişilik, yalanın, sahteliğin, ikiyüzlülüğün ördüğü kişilikler o kadar bitivermiş ki, bu içinden çıkmazlığı, kabullenmezliği bir kat daha artırıyor. Hatta bunun da üstünde öyle bir düşmanın hizmetine koşuş var ki, öyle bir yaltaklanma var ki, en benim diyen, hatta sözüm ona adına bir kaç adım atmak isteyenlerde bile –ki, kendi yaşamımda gördüm- bir boyun eğmecilik, teslimiyet o kadar ilerlemiş ki, efendisine özenti, taklit öyle bir gelişmiş ki, bu laneti daha da çekilmez kılıyor. İşte kabul edilmezlikler zinciri bu kadar gelişmiş. Benim şansım veya şanssızlığım şurada ki, bu erkenden bana çarptı.

Anılarımı tekrarlarsam belki daha iyi anlaşılır. Bu ne büyük talihsizliktir ki, böyle bir halktan, böyle bir halk gerçekliği başıma bela gelebilir; ne büyük bir talihsizliktir ki, köy ortamında mensup olduğum bir aileye sahibim. Bunu kendi gerçekliğimi aşağılamak, yine bu anlamda halkımı çok aşağılamak için söylemiyorum. Sadece içinde bulunulan gerçekliği çarpıcı olarak göstermek için söylüyorum. Devrimcilerin mutlaka ve mutlaka gerçekliğe sadakatlerinin olması gerekir. Gerçeğe sadakati biten kişinin bırakalım devrimciliği, insanlığından bile kuşku duyulması gerekiyor, yani temiz-dürüst bir insan anlamında! Büyük bela işte böyle kendini bize dayattığında, çok erken yaşta içine girdiğim tipik bazı tavırlar vardı.

Acaba kendimi inkar edebilir miyim? Çocukça hayaller, daha başka ailelere özenti, tabi ki bu özentiye daha sonra başka uluslara özentiyi de eklemek gerekir. Keşke anam-babam başka türlü olsaydı? Keşke başka bir toplumda yaşamım başlamış olsaydı? Bu soruları kendime sorduğumu hatırlıyorum. Fakat er-geç anladım ki, kaçış olmaz. Toplumsal realite esas belirleyici olandır. Hayallerin, özentilerin fazla önemi olamaz. Peki bu büyük çaresizlik içinde ne yapabilirsin? Öyle bir halk ki, yücelmiş hiçbir değeri yok. Belki de insanlığın en gerisinde ve vurgulandığı gibi, kendisine en büyük laneti yakıştırmış bir inkar sınırında. Onun da en kötürüm bir köyü, ulusal-toplumsal çözülüşünün yine en minimum noktasında yaşıyor. Yaşamdan başka her şeye benziyor. Bu köyün de yine en çözülmüş, zor bela kendisini götürmeye çalışan bir ailesi.

Eğer güçlü bir yazar olunsaydı, bu sürecin değerlendirilmesini isterdim ondan, bunu beklerdim. Acaba ben bu gerçekliği çocukluğumda nasıl duydum? Çocukluğumda ve daha sonraki tüm yaşam süreçlerimde nasıl duydum? Etkileri neydi ve buna tepkilerim nasıl oluştu? Uzundur anlatılması, anılar zaten çok sınırlı ama, ana hatları ile yaptığım ilk girişim bir isyandı. Mutlaka çocuktan bir şey anlaşılmak isteniyorsa, bu ailenin de, köyün de, mensup olduğu toplumun da fazla değeri yoktu. Bunun için yine çarpıcı bir ispat örneği ana gerçeğinde yatıyor. Her ananın oğlu hakkında, çocukları üzerinde mutlak hakları vardır ve bunu böyle düşünmekten, talep etmekten hiçbir ana kendini alıkoyamaz. Fakat benim bu hak talebine yine çok vahşi bir cevabım olmuştur.

Halen o anımı hatırlıyorum, “sen benim oğlumsun, benim için şunu yapacaksın, bunu yapmalısın” dendiğinde, hatta rengi bile aklımda olan bir tavukla, bir kaç civcivi örnek olarak gösterdim. Akıllı olduğum için mi, ya da çok tuhaf birisi olduğum için mi bilemiyorum, “sen o tavuğun civcivleri karşısındaki durumundan daha farklı bir durumda olamazsın” dedim. Hatta civcivlerin neşeli sesleri benim seslerimden daha iyi diyebilecek durumdaydım. Bunu niçin söyledim? Büyük bir tepki hareketi olacağım açık, büyük bir kabullenmezlik temsili yapacağız. Ana daha o zaman anlıyor ki, bu çocuk kendisini asla dinlemeyecek. Yine çok sonraları sömürgeci ajanları ona, “sen niye bu adamı böyle büyüttün?” diye sorduğunda, “ben de dizimin dibinden kalkmasını istemiyordum” diyor, bu basına da yansımıştı. Bir gerçeği ifade ediyor. Her ana gibi bağlı bir çocuk istiyor, fakat bu bizim kişiliğimizde hiç gerçekleşmiyor, tek bir an bile gerçekleşmiyor.

Düşünüyorum da biz niye bu kadar karşı çıktık? Artık bu bir şansımız ya da şansızlığımız oluyor. O gün bu gündür karşı çıkışlar, retler sürekli gelişiyor. Neden böyle bir çocuk olunduğunu bilmiyorum tabi, olduk bir kere. Daha sonra da devam etti, çok sınırlı beğeniler, bu aynı zamanda kendini de beğenmeme oluyor veya beğenilenler nedir diye düşünüyorum kendim için. Erkenden arkadaşlık aradığımı hatırlıyorum. Köy ortamında iyi bir çocukluk arkadaşı arıyordum. Çok tuhaftır ki, ailenin bir an önce bizi büyütüp de karşı çıkarmaya ve mümkünse sert bir aile kavgasında belki de bitmemize gidebilecek bir tarzda hazırladığı bir ailenin, benim yaşıtımda olan çocuğuna ilgim arttı. Artık bu bir zeka örneği midir veya kendini çok erkenden savunma ihtiyacı mıdır bilemiyorum. Karşı ailenin çocuğunu esas alıp, onunla ilişki arayışı, onun arkadaşlığına derin bir tutku duyuşum var. Hasan arkadaşımdı, daha sonra talihsiz bir biçimde şehit oldu.

Bu benim ilk gizli örgütümdü. Kimden gizliyordum bu örgütümü? Ailemden gizliyordum, halen hatırlıyorum, biraz köyün dışına çıktığımızda büyük bir istekle bu arkadaşımla yol almaya çalışıyordum. Yine halen hatırlıyorum, nenem bizi gördü, anama bağırdı, “senin bu çocuğun namussuz çıktı” dedi. Öyle anlaşılıyor ki, çok erken yaşlarda, büyük bir toplumsal değere ve namus anlayışına karşı çok kötü bir duruma düşmüşüm. Buna rağmen arkadaşımı bırakmadım. Bu büyük saldırı karşısında, değişik bir biçimde de olsa sonuna kadar bu arkadaşlığımı ilerlettim. Bu neyi kanıtlıyor? Büyük bir feodal ilkeye karşı çıkmaya başladığımı gösteriyor. Köy kanunlarına bağlı yaşamayacağımı, aile içinde de ana-baba kuralına bağlı yaşamayacağımı gösteriyor ve böylece ilk devrimlerimi çok erken yaşlarda yapmış oluyorum.

Bu Kemalist cumhuriyetin burjuva toplumuna ilk adım attığımda da kendimi fazla iddialı görmüyordum. Aynı çaresizliği, yalnızlığı bu toplumun yansımaları karşısında da gördüm ama, çok tuhaftır ki, onun içinde sahte bir yürüyüşe kendimi mecbur hissettim. Basamaklar vardır, ucunda hiçbir yükselme şansı görmesem de en önde bu basamakları tırmanmalıyım diye kendimi zorladıkça zorladım. Bütün okul sınıflarını birinciliğe yakın bitirdim, üniversite son sınıfına kadar ama, hiçbir zaman o dersleri anlamadım. Fakat hepsinden de birinci oluyordum. Bu da kendi başına bir direnme biçimi olsa gerek. Düzeni kendi diliyle, başarı ile aşmak, fakat özüne hiç inanmamak, özünü hiç bilmemek, bu herhalde savaş biçimimizde bir tarz oluyor, halen de öyleyim. Bazı sözcükleri dünyanın dili ile söylüyorum ama, bu sözlerin anlaşıldığına, -en azından benim tarafımdan- fazla bir ciddiyet ifade etmediğine inanıyorum. Benim durumum biraz daha farklı. Neden?

Yine gerçeklikte aranmalıdır, öyle bir Türkiye Cumhuriyeti ki, yine öyle bir dünya gerçekliği ki, bana göre insan olmanın temel özelliklerini yitirmiş, insan duyarlılığı bir yerde durmuş. Benim bugün TC’ye karşı en büyük öfke ve savaş hareketi olduğumu herkes söylüyor, bu doğrudur da, ama bunun nasılına ilişkin çok az şey biliniyor veya kimse aslında fazla bir şey bilmiyor. Bu içinde hareket ettiğimiz parti de, savaşanlar da buna dahildir.

Niçin bu kadar büyük dengesizlik içinde, böylesine geliştirilen bir savaş? Bu TC olanakları olmasaydı, belki de ben biçim olarak gelişemezdim. Kemalist TC gerçekliği bütün topluma damgasını vurduğu gibi, benim gelişimime de damgasını vurmuştur. En azından okuyuş tarzı, sahte yükseliş tarzı onun sayesindedir, itiraf etmek gerekir. Ama içeriğine katılmıyorum, baştan itibaren kendi özüme karşı bir yok etme hareketi olarak görüyorum ve burada sanıyorum usta bir devrimcinin nasıl olması gerektiği de kendini ortaya çıkarıyor. Mecburiyet karşısında uyabildiğin kadar uy, fakat esasta ruhunu satma. Sanıyorum bu gerçekleşmiş oluyor. Öyle sanıyorum ki, temel insani ruhumu halk için satılmaması gerektiği kadar satmama, kişi olarak da kendini her gün belki de bin defa düzene satacak kadar koşulların zorladığı bir ortamda, yine kendimi satmama, belli bir kişisel haysiyet ve onurunu koruma gereğini bilme.

Ortaya şu çıkıyor ki; bütün bir insanlık ailesi bile seni yok saydığında, bütün haksızlıklara karşı sesini bile çıkarmadığında, eğer sen ruhunu satmaz ve biraz onuruna bağlı olmayı bilirsen, yapacağın işler az değildir. Şimdi mutlaka benim için anlaşılacak veya yapılacak bir tanımlama olacaksa, bir tanesi böyle olabilir. Zaten ben de kendimi halen fazla tanımlayamaz durumdayım. Bu kadar tahrip edilmiş bir gerçekliğin ağır yansımaları altında bir kişi doğal olarak biraz da delice ve çılgıncadır.

Bu büyük inkara ve kendini bu kadar düşürmeye karşı, onurlu insanın ayakta kalması çok zordur. Hele kendini yitirmemesi. Gerçekten adına mutlaka bir büyüklük denilecekse, dayanılabilirse ve biraz da düşmeden başarıyla kendini yürütebilirse, buna gerçek bir büyüklük demek mümkündür. Şimdi bu, kişilikte, bir çok ulusta, hatta sınıfta, sınıfsal kurtuluşta, başka tür kurtuluşlarda da olduğu gibi bir zemin yok.

Çok iyi tanıdığınız Bulgar kurtuluşu gerçekleştiğinde, kendi milli kimliğine hızla sahip çıkan bir Bulgar halkı var. Bir Rus Devrimi ve gerçekliği söz konusu olduğunda diri bir Rus ulusu var. Çin Devrimi söz konusu olduğunda, büyük Avrupa devrimleri söz konusu olduğunda, devrimcilerin dayandıkları çok sağlam bir ulus temeli, o ulusun sosyal, kültürel, tarihi, hatta siyasi kalkışmışlık düzeyi çok ilerdedir. Denilebilir ki, bütün dünyada bu böyle ama, bir Kürt gerçekliği söz konusu olduğunda hangi zemine dayanacaksın? Kişi olarak bile kendine dayanmak istediğinde çoktan bitirilmişsin. Hani derler ya, “yerinde yeller esiyor”, ulus dersen yerinde yeller esiyor, sınıf dersen yerinde yeller esiyor, kişinin kendisi dersen çoktan yerinde yeller esiyor. Şimdi bunları dile getirmek zorundayım, çünkü çok yanlış yazılıyor veya gerçeklik hiçbir zaman anlaşılmak istenmiyor.

Ben gerçekliğin zemininin bu olduğuna inanıyorum. Karşı iddiası olan varsa söylesin. Eğer gelişmiş bir ulusal koşul, sınıfsal koşul, hatta başarı kazanmış tarihi kişilikler söz konusuysa, o zaman bunların başarıları nerede? Düşmana karşı ne kadar dayanabildiler ve bir ulusun adını kendisine ne kadar kabul ettirdiler? Bırakalım savaşını düşmana karşı yürütmesini, adını kaç kişiye kabul ettirebildiler? Hatta en yakınlarına, çocuklarına bile bir gerçeği ne kadar kabul ettirebildiler? Bunları iyi sormak ve haklı bazı cevapları araştırmak gerekiyor; yoktur bizde bunlar. Kalkışmalar var, isyanlar var, ama ilk anlarda en yakınları tarafından ihanete uğratılmış isyanlardır bunlar ve ardından da bir tek olumlu miras bıraktıkları söylenemez. Her isyan, ulusal ve toplumsal gerçekliği bir adım daha mezara gömmüştür.

Öyle bir duruma gelinmiş ki, son isyanda Kemalist TC artık şunu rahatlıkla söyleyebiliyor ki: “Bu tümüyle mezara gömüldü ve üzeri betonlandı, artık bu topraklarda başka bir ulusal gerçeklik, şekillenme, kalkışma, isyan, kurtuluş beklenemez.” “Adı bile artık duyulamaz, çoktan mezarında çürümüştür” diyor ve bu biraz da gerçekliktir. Bizim eylemi değerlendirirken, düşmanın bu iddiasını kesin olarak göz önünde bulundurmak gerekiyor. Uyanmış, başarılmış gerçeklik hakkında konuşmak kolaydır. Şimdi bakıyorum ki, herkes günümüzde Kürt gerçekliği üzerine çok konuşuyor, çok konferanslar yapılıyor, çok ahkamlar kesiliyor. Hatta benden daha fazla “zafer yakındır” diye kendini kaptırmış gidiyor. Ben bu değerlendirmeleri fazla anlamlı bulmuyorum. Öyle iliklerine kadar gerçekliği yaşadıklarını da sanmıyorum. Bana göre durumlar daha farklı. Dünyanın bizi ne kadar anladığı şurada kalsın, bizim kendimizi ne kadar anladığımız tartışmalıdır. Bırakalım halkımız için bu değerlendirmeyi yapmayı, en yakınlarımda bile sağlıklı bir kaç yardımcı çıkaramadığıma büyük hayıflanıyorum.

Yine çok açık itiraf etmeliyim ki, büyük arkadaş, yoldaş arayışıma rağmen, çok büyük desteklerime rağmen, ne kadar ölümüne bağlı olsalar da, ne kadar kahramanca direniyoruz deseler de –zindanda, dağda, her tarafta- akıllı bir kaç yardımcı ortaya çıkaramadığıma gerçekten de çok öfkeleniyorum. Belki bin defa ölüme varlar ama, güçlü bir yardımcılığa kimse gelmiyor. Buna büyük Kürt namussuzluğu mu desem, kişiliksizliği mi desem? Adam sigarasına gösterdiği ilgiyi değerli bir yardımcılığa gösteremiyor, gücü yok, belki de ulusal ve toplumsal gerçekliği çoktan kırıma uğradığı için bunu yapamıyor. Başkaları için çok büyük yardımcı olabiliyor, çok büyük bir eşek olabiliyor, çok iyi karı olabiliyor veya koca olabiliyor; başkaları için çok iyi bir asker veya komutan olabiliyor, çok iyi bir işçi-köylü veya aydın da olabiliyor, sanatkar da olabiliyor, ama söz kendi öz kimliği, öz kurtuluşu olduğunda bitiyor, “ben yokum” diyor, trajedi burada.

Kendine, kimliğine gelemiyor, gerçeğine gelemiyor ve burada tam bir namussuz, dökülüyor, sağa dökülüyor, geriye, intihara geliyor. Velhasıl sağlam bir kendine yardımcı olmaya gelemiyor. Tabii bu noktada benim fazla yüklenmeme gerek yok. Böyle kişilere, böyle bir partiye, hatta böyle bir halka daha fazla yüklenmek belki de acımasızlık olur; gerçekleri bu kadar. En iyisinden yaptıkları ölümdür ve her gün intiharlar karşısında dayanmak kolay değildir. Dolayısıyla yapmam gereken, yine daha fazla kendime yüklenmek. İşte bunun adı Önderlik oluyor. Ne Önderliği? İşte bu trajedinin biraz yaşama geçirilmesi için bir Önderlik.

Yaşam Önderliği midir? Kurtuluş Önderliği midir? Kimlik

Önderliği midir? Adını ne koyarsan koy. Tabii bu artık bende bir tutku haline geldi. Namussuzlara, zayıflara, yalancılara, düşkünlere, kaçanlara, tam yiğitçe kendi savaşımını vermeye yanaşmayanlara karşı, ne kadar kendilerini dolaylı veya direkt dayatırlarsa dayatsınlar, özde ve biçimde ne kadar “biz yapamayız, adam olamayız” diye dayatırlarsa dayatsınlar, bende gelişen inat bunun tam tersi. Burada bir büyük intikam olayı gerçekleştiriliyor. Ya adam olacaksınız, ya da sizi böyle yaşatmayacağız; şimdi halkıma karşı benim böyle bir sloganım var. Yine çevreme, partime karşı; ya yaşamayı sandığınız gibi yaşamayacaksınız, ya da bazı temel doğrulara göre sizi yaşatmasını bileceğiz.

Bu bizim yürüttüğümüz en büyük savaş oluyor. Tabii tarzını, temposunu, üslubunu ben ayarlıyorum, benim özgürlük alanım. Büyük bir haklılık gerekçesi bulmuşum. İnsanlık kitabından çıkardığım bütün sonuçlar benim böyle yüklenmemin hem gerekli, vazgeçilmez, hem de çok haklı ve kendime sonuna kadar güvenebileceğimi gösteriyor. Yaptığım tespitler beni hızla, çok erkenden bu sonuca götürdüğü için büyük bir üstünlük kazanmış bulunuyorum. Ve karşımda insan tanımıyorum. Her sınıftan, her soydan, cinsten insanlara yaklaşımım iddialı ve güçlüdür. Büyük bir dil gücü kazandığım gibi, büyük bir eylem gücü de kazanmış bulunmaktayım. Tabii bu kadar büyük gücü kazandıktan sonra, bunu güçsüzlük günlerimle karşılaştırdığımda, bunu nasıl ustaca kullanmak gerektiğini de bilmek gerekir.

Çocukluğumdan itibaren bütün değerler karşısında, dayatılanlar karşısında en büyük güçsüzlüğü yaşayan bir kişinin güçlenmeyi bildikten sonra büyük bir önder kesileceğini tahmin etmek gerekir. Benim böyle olup olmamam o kadar önemli değil. Acaba diye düşünüyorum kendime, insan olarak neyim ve Önderlik denilen olay ne anlama geliyor? İnsan olmakta ısrar ettiğim doğru. Bu bir halk gerçekliği temelinde olur, bu bir kişinin gerçekliği temelinde olur, kendime göre bir insan olmakta ısrarlıyım. Gerektiğinde kanunlarını bir tanrı gibi kendim koyarım ve yine ben bir insanım diyeceğim, bunu bir halk gerçekliği biçiminde ve giderek bir insanlık gerçekliği temelinde de dayatmakta tereddüt etmeyeceğim. Tek bir yardımcım bile olmasa bu böyledir.

Yaşantımda öyle ricayla, yalvarmayla dost istemek yoktur. Yine en nefret ettiğim bir durumdur bu. Adım attığım her yerde benim karşımdakiler bana muhtaçtır. Onlar istediği için ben oradayım, kendim istediğim için değil. Başkalarının talebi olmadan bir yere adım bile atmam. Tabii bu benim karşımdakileri küçümsediğim anlamına gelmez. Tam tersine ilk ilişkilerimde bile, bu ister bir çocuk olsun, ister en üstten kendini sanan bir kişi olsun, bende inanılmaz yakınlığını bulur. Şöyle bir örnek göstersem belki daha iyi anlaşılır: Döneme göre en değerli yerde veya büyük bir yerde olması gereken birisi ile ilk buluşmamızda şu sözü söyleyebilmiştir: “Ben seni en eski çocukluk arkadaşım gibi hatırlıyorum”. Hayret ettim, bu sözcüğü nasıl söyleyebildi? Ve aslında bir gerçeği ifade ediyordu. Siyasal gerçekliğin çoktan belki de kendisi olmaktan çıkardığı bu kişilik, birden bire kendi en eski çocukluk arkadaşlığını bende görüyor, aslında beni biraz tanımlıyor.

İşte insan ve Önderlik anlamında, ne olduğumu benden iyi gösteriyor. Bir Önder kişi, sade bir insanı bende görebiliyor veya Önder en eski çocukluğunu bile inkar etmemeli gerçeğine burada bir örnek sunuyor. Şimdi bunu daha da genelleştirebilirim. İnsanlığın malı olmak gerekir. Her insan, ulusu, cinsiyeti, hatta sosyal, siyasal düzeyi ne olursa olsun, bir parça kendini sende görmelidir. Şimdi öyle sanıyorum ki, böyle bir değerlendirmeyi geliştirmekte olan her değerli insan biraz insanlık bekliyor bizden ve biraz böyle olduğum için de mutlu oluyorum veya en azından insanı anlamak isteyen, halen insanlıktan bir şeyler bulmak isteyen kişiler var diye ben de hayli duygulanıyorum, umutlanıyorum. Bana göre en değerlisi de budur. Dönemin kalkışmış maddi düzeyi, hiç ilgimi çekmiyor. Birilerinin ulusu ne kadar büyük, sınıfı ne kadar gelişmiş, maddiyatı ne kadar gelişmiş, ilgimi çeken şeyler değil. İlgi arayışım, bu değerlerden kopup da gerçekten insanın temel sorunlarına, en azından bir arayış düzeyi olan için çok değerlidir diye düşünüyorum.

Bir ulusun gelişmişlik koşulundan kopup da gelmek bana büyük bir haz ve gurur verir. Gerçek insanlığı ben bu adımda görürüm ve yine sınıfsal düzeyi ne olursa olsun onu da bırakıp gelen ve yine basit maddi taleplerini karşılayıp yaşayacağı halde buna fazla değer vermeyenler benim insan dağarcığımda hep önemli yer işgal ederler. Ama bunlar gerçekten çok az. İnsanlar sanıldığından daha fazla kaba materyalisttirler. Kaba materyalizm, ulusuna düşkünlük, -ister ezen, ister ezilen, ister sömüren, ister sömürülen- sınıfına düşkünlük, ailesine düşkünlük, en çok da kendine düşkünlük biçiminde gösteriyor. Şimdi genel olarak yaşanılan budur, fakat insanlık diyebileceğimiz de tam bunun tersidir. İlk insanlara bakalım, bu tersliği kanıtlayanlardır. Yaşayanlar bunlardır belki denilebilir, ama insanlığın parlak sayfasını açanlar asla bunlar değildir. Bizim tercihimiz böyle insanlar olmak değil, hatta böyle bir ulus olmak da değildir.

İnsanlık için böyle acaba bir çekici defter olabilir miyiz, kişi olarak, halk olarak. Fazla abartılı konuşmak istemem. İnsanlık için şöyle büyük değer, örnek olacağız. Böyle filozofça veya peygamberce konuşmaktan da pek hoşlanmıyorum. Hele bu yönlü büyüklük damgalamalarını hiç rahat karşılamıyorum. Ama insanlık yürüyüşünü de hiç durdurmak istemiyorum. Öyle çok zengin, güçlü olduğuma başkalarının anladığı anlamda inanmıyorum. Aslında kendimi maddi ve manevi olarak zor bela da olsa belki yaşatabilirim. Bu böyle olsaydı fazla zorlanmayacaktım da aslında. Ama yine bir biçimde kabullenmezliği ayyuka çıkar. Bir halk karşılığında kendimi göreve mecbur hissedince, artık kişi olarak kendimi hiç yaşamama haksızlığını kendime yakıştırdım. Belki kişi haklarına da en büyük aykırılık olduğu söylenebilir. Kişinin mi hakkı önce gelir, yoksa bir halkın mı hakkı önce gelir? Kendim için bu konudaki ayrımı fazla tanımlayamam veya anlatamam. Ama bu kadar kendi kendini kabullenmezliğe mahkûm etmiş bir halkı kendine kabul ettirmek, benim için bir onur meselesi.

Nasıl bir halk ki, bunu hiç anlamak ve savunmak istemiyor? Bu kadar şerefsizliği kendisine yakıştırmak istiyor. İşte benim büyük öfkem burada. Artık kendimi bir tarafa bıraktım. Kendi hareketim için, “vay, benim objektif ya da subjektif koşullarım var mı, yok mu?” bunları hiç anlamak bile istemem. Sen misin kendini böyle inkar eden? Sen misin kendini böyle adam yerine koymayan? Seninle hesaplaşacağım. Bu, aslında güncel insanlıkla da hesaplaşmak oluyor. Karşımda bana her gün “en büyük terörist” diyen bir dünya jandarması Amerika var.

Dışişleri Sözcüsü’nün benim için her gün bir demeç vermesi hoşuna gidiyor. Şimdi ben kimim? O kim? O bir dünya gücü, ben ise dünyanın en altında, zor bela kendi kimliğine sahip çıkmaya çalışan birisi. Öyleyse bu niye böyle konuşuyor? Tabi ki dünya da onlara yardakçılık yapıyor. Bir kıl ağrısı kadar bile, bu durumdan ağrı çekmiyor. İşte benim öfkemin büyüklüğü de bu durumla paralel olarak gelişiyor. Eğer insanlığı savunacaksam, gerçeğin bu olmadığını, öyle çokça bahsettikleri insan haklarının hiç de böyle olmadığını kanıtlamam gerekir. Başka türlü insanlığın savunucusu olunamaz. Eğer bunlar insan değilse, sayılmayacaksa, niye hayvanların bile yaşatılamayacağı bir biçimde yaşamaya mecbur ediyorsun? Öldür ve toprağa göm, bu daha temiz bir sonuç olmaz mı?

Bir sömürü amacı, bir cellatlık amacından çok daha kötü bir duruma getirilmiş. Verdiği hüküm tamamen, öldürme ama, “sen sağmal inek veya kullanacağım eşeklerden olabilirsin” diyor. Bu çok kötü bir yaşam dayatmasıdır ve çok şerefsizdir. Çok erkenden öldürülmesi gerekirken, düşmanı tarafından yaşatılıyor, çünkü “sen iyi bir hayvan olarak yaşatılacaksın” diyor. Dünya gücü de bunu tamamen onaylıyor ve buna jandarmalık ediyor. Tabii benim direnme inadım bu konuda da büyük bir gelişkinlik arz ediyor. Ben bu halkın acılarına-sızılarına karşı duyarlıyım ama, öyle esas aldığım için devrim yapmıyorum. Şan-şeref için ise hiç yapmıyorum. Bir iddiam var ve bunun bir konusu da kendimim. İnkarla, kendi kendini hiçe sayarak olmuyor.

Çok şerefsiz bir biçimde yaşamak veya çok ucuz bir biçimde ölmek benim için fazla kabullenilmiyor. Dayatılan gerçekliği ne kadar kabullenmeme varsa, şerefsiz, onursuz birisi gibi yaşama da kabul edilmiyor. Bunun karşılığı ucuz ölümdür ki, Kürt’te bu çok yaygındır. Hemen bir isyan parlaması ve hemen ölme, en iyisi bile ancak böyle yapar. Ya da bunun zıddı çok sahtekarca, ikiyüzlüce yaşamadır. İkisi de benim için yanlış ve dayanılmaz oluyor. Ne öyle ölürüm, ne de böyle yaşarım.

Tüm dostlar ve yoldaşlar, benim yaşam diyalektiğimi kavramak istiyorlarsa, anlamak durumundadırlar: Hangi ölüme karşıyım ve hangi yaşamı ret ediyorum? “Nasıl yaşamalı” diye kendime soru sorduğumda da tüm dünya karşımda yer alıyor. Bu halkın kendisi ve bütün yoldaşlar karşımızda. İşin zorluğu ve Önderlik olarak çözmem gereken iş burada. Eğer insanlık veya insanlığın resmi temsilcileri biraz bu halkın kabullenmezliğini kavrayıp da bir şeyler yapsalardı, ben hiçbir şey yapmazdım. Bu halkın kendisi, kendi derdine biraz anlam verseydi, bu kadar kendi kendini aşağılatmasaydı, ben yine bu kadar müdahalede bulunmazdım. Hatta partililer, sözüm ona komutanlar, savaşçılar, kendilerine saygılı davranıp, işe anlam verselerdi, ben yine kişi olarak bu kadar rolümü, Önderliğimi konuşturmazdım. Ama hiç yapamıyorlar.

Amerika en büyük güçtür, Rusya büyük bir devrimden çıkmış dünyanın ikinci gücü sayılır, hiçbir şey anlamak istemiyorlar. Gerçeği gözüne bile soksan, rahatsız olmuyorlar. Halkın kendisine soruyorsun, çoktan ölmüş-bitmiş ve hatta düşmanın dayattığı yaşamı şeref ve köşeyi dönme olarak ele alıyorlar. Yoldaşlara ise özgürlük tutkusunu veriyorsun, bunu bozuk para gibi bir anda harcamaktan ve gerekirse kendini bir gün paşa gibi yaşatıp, ikinci gün ölüsünü sunmaktan öteye gidemiyor. İşte Önderlik burada kendisini sürdürmek zorundadır. Dünya ne kadar anlayışsız, halk anlayışsız, partililer anlayışsız ve artık en büyük anlayışı sen kendi kendine yaşayacaksın, yaşatmayı bileceksin. Tabii kendi tarzında, dayatılan tarzda değil. Şimdi dayatılan ölüme de, yaşama da “hayır” diyoruz, yani nasıl? İstediğim gibi bir yaşam? Peki dünya kabul ediyor mu? İster etsinler, ister etmesinler. Halk kabul ediyor mu? İster etsin, ister etmesin. Partililer, yandaşlar kabul ediyor mu? İster etsinler, ister etmesinler. Ama ben yine de onlar için gerekeni yaparım, gerekeni kendileri yapıyorsa yapsın ama, ben yine de kendi yolumda yürümesini bileceğim.

Bu noktada, “tanrılar katına kadar çıkma” diye tabir edebileceğim bir yürüyüş başlıyor. Şimdi tanrıyı ya da tanrısallığı daha iyi anlıyorum. Bütün büyüklükleri, hatta insanlığın çıkardığı bütün büyük destanları şimdi çok daha iyi anlıyorum. Destansı büyüklükleri de çok daha iyi anlıyorum. Ciddi bir eğitimden geçmediğim halde, iki cümleden hemen tarihi dönemin kimliğini, kişiliğini tespit etmekte zorluk çekmiyorum. Neden? Çünkü benim yaşadıklarım aslında bir yerde tarihin kendisi oluyor, özetidir. Şimdi ben buna çok mu razıyım? Buna çok mu seviniyorum? Bu sözcüklerin de fazla yeri yok. Benim için başarı veya başarısızlıktan ziyade, dayatılanlara karşı benim dayatmalarım çok önemli. Yani tek başıma dünyayla, halkımla, etrafımla her gün hesaplaşıyorum. Eğer bunda tutku, zevk denilecek bir şey varsa, kendim için yaşamın bu biçimidir diyorum.

Nereye kadar gidebilirim, ne olabilirim? Kendi kendimi yine tanımladığımda, eskiye göre korkular azaltılmış, yine yoksulluklar azaltılmış, kendi kendine yeten insan düzeyi güçlenmiştir. Her bakımdan üretecek insan düzeyi yakalanmıştır. Bir yerde, düşen insan, düşkün insan adına ne varsa silip süpürülmüş ve hep kaybeden, hep sömürülen insan adına ne varsa silip süpürülmüş, son derce kendi kendine yeterli, kudretli, üretim yanı güçlü, yine çirkinlikler karşısında az-çok güzeli yakalamış, irade gücü olunabilmiş ve bu anlamda kendini tamamlamaya oldukça yakın bir insan olmayı bilmiş kişi kimliği çıkıyor. Şüphesiz bunu yalnız kendim için yapmıyorum, en başta uğruna mücadelesini verdiğimiz halk ve onun şahsında da ilgili bir insanlık çevresi için yapmakta aynı tutkular, sonuna kadar öyle gerçekleştirme çabası var.

Acaba dünyanın diğer yanlarında da bazı dostlar ve yine kendini yoldaşlık seviyesine getirebilecek kişiler çıkar mı? İstemimiz veya eylemimizin kendisi buna bir çaredir. Biz asla alışagelmiş dostluk çağrıları yapmayacağız. Zaten böyle çağrılarla iyi dostluklar kurulamaz, iyi yoldaşlıklar kurulamaz. Ama varsa yüreğinde veya böyle olmak isteyenler, sınırsız bir gücü temsil ettiğimizi ve bu gücün onların hizmetinde olduğunu bilmeleri gerekir. Bu bir kişi de, bir halk da, tüm insanlık da olabilir. Burada rica-minnetle, benimle destek ve dayanışma içinde ol demeye fazla yer yoktur. Zaten büyüklüklerin şanına bu yakışmaz. Kendinle böyle olmak istiyorsan yerinde büyük ol, yerinde büyük savaş, bu biçimiyle savaş ver. Böyle anlamaları gerekiyor. Öyleleri tarihte de var, gelecekte de olacaklarına inanıyorum. Şimdi böyle olsak da iyidir derim.

Bana göre her ulusun içinde böyle bir-iki dost bile olsa yeterlidir, artar bile. Ama gerçekten böyle olabileceklerse. Böyle olmak için iddia varsa, onlar da kendini biraz doğru tanımlasın ve mümkünse eylemlerini geliştirsinler. Burada benim halkım, benim partim demenin adı bile gereksiz. İnsanlığa bir şeyler vermek isteyenler, bu benlik özelliklerini asla kendilerine yakıştıramazlar. Böyle olmaya büyük özen gösterdiğimi vurgulamalıyım. Böyle insanların çok büyük değer ifade ettiğine ilişkin inancımı belirtmeliyim. Eğer bu temelde doğru anlaşılırsak ve bu anlaşılmayla birlikte, her halk için de dost ve biraz yoldaş olabilirsek, o halklar da bu temelde kendilerini anlayabilirlerse ve başka halkları anlayabilirlerse, en az halkımız kadar, bütün halklar için böyle olacağıma dair kendime güvenimi, inancımı, büyük bir iradeyle vurguluyorum. Başka halkların da buna benzer değerlerinin kesin temsilcisi olduğuma, en az onlar kadar o halkın da değeri olacağıma dair kendi gerçekliğimi vurguluyorum ve adına insanlık denilen bir kavram ve özlü gelişme varsa, ancak böyledir diyorum.

Parti Önderliği

3 Eylül 1995

 

 

 

 

    Mail    
       X       
© 2026 ypssehit.org KURDISTAN