Bir devrimin özgürlük düzeyi, ilişkilerdeki özgürlük düzeyine bağlı olduğu gibi, özgün olarak da kadın erkek ilişkilerindeki özgürlük düzeyiyle oldukça bağlantılıdır.

Özgürleşme, bir anlamda bireyler arası ilişkileri özgürce tartışma, kararlaştırma ve yürütme gücünde olmayı ifade eder. Böyle bireylerin oluşturduğu topluluklar, özgür topluluklar olarak da değerlendirilir. Bu toplulukların oluşturduğu topluma da, özgür bir toplum denilir. Devrim, bu anlamda bir toplumu en üst düzeyde özgürleştirme eylemidir. Bir toplum yakıcı, hızlı ve genel bir özgürleşme ihtiyacında görülüyorsa, yapılması gereken ona çok şiddetli bir devrimi dayatmaktır. 

Bir toplumda ulusal sorun varsa, öncelikle o özgürleştirilir; bu da kendi kaderini tayin etme ilkesi olarak değerlendirilir. Sınıflar arası baskı, anti-demokratlık varsa, onu çözer ve buna da demokrasi denilir. Bunu bireye indirgediğimizde, her bireyin temel haklara kavuşturulması sorunu vardır. Bu da eğitimdir, sağlıktır, iş güç sahibi olmadır, yeteneklerine göre çalışabilme ve hakkını alabilme durumudur. Bilimin özgürleşmesi de böyle tanımlanabilir. Kadının özgürlüğü ise bir adım öteyi ifade eder. En alttaki cins olarak kişiliğine ilişkin karar verme, bu kararını bilinçlice geliştirme, hiçbir baskı altında olmadan bunu yaşama geçirme kadının özgürlüğünü ifade eder.

Bu tanımları Kürdistan devrimine uyguladığımızda, ilişkilerdeki geleneksel, feodal, aşiretçi, eskinin tıkattığı, kösteklediği yaşamı özgürleştirme zorunluluğu ortaya çıkar. Parti öncüdür, savaşı örgütlüyor, ayaklanma geliştiriyor ve devrime götürüyor demekle yetinmeyeceğiz. Çok ağır kişilik sorunları ve özellikle içinde oluştuğu aile, kabile, aşiret, hemşehricilik, yani her türlü topluluk konumları aşılmadan, çözümlemelere tabi tutulup çözdürülmeden daha ileri bir özgürlüğe imkan veren ulusal kurumlaşmaya ulaşılamaz. Savaş, ordu kurumlaşmasından tutalım, her sahadaki kurumlaşması sağlanamaz. Buna aile kurumlaşmasını da dahil edebiliriz.

Ailedeki büyük tıkanıklık aşılmadan, özgür aile kurumlaşmasına ulaşamıyoruz. Bizdeki devrimin kendi özgül koşullarında çözümlemelere ihtiyaç duyması ve birçok çağdaş devrimin genel ölçüleriyle yetinmemesi gereken bir devrim olarak kendini dayatması da bu gerçeklikten kaynaklanıyor. Bizde birey kördüğümdür, onu çözmeden devrime katamıyorsun. Bireyi çözmek demek, bağlı olduğu muazzam bir ilişki ağını çözmek demektir. Birçok devrim, genel tahlille yürütülmüştür, bireyin tahliline fazla yanaşmamıştır. Ama biz kendi pratiğimizde gördük ki, sadece genel tahlille işler ilerletilemiyor.

Örneğin parti tarihimizde uzun yıllar, “Kürdistan sömürgedir, ona bir ulusal kurtuluş gereklidir” genellemesinden tutalım, 1985’lere kadar da “bir halk savaşı gereklidir, buna gerilla ordusuyla karşılık verilmelidir” genellemesiyle, yani işleri genel tahlille yürütmeye çalıştık. Bunun için kitaplardan bir çok alıntı yaptık, şemalar, tüzükler, yönetmelikler geliştirdik. Ama 1985 sonuna geldiğimizde bir baktık ki bu işler tıkanıyor. Aslında birçok devrim için yapılandan daha fazla çaba harcamamıza rağmen, bizi yenilgiye götürmekten kurtaramıyordu.

III. Kongre çözümlemeleri, biraz da bireylerimizde yaşanan “devrim yürümez, bundan daha fazla yapılamaz, gelişme ancak bu kadar olur” anlayışına bir çözüm getirmek için geliştirildi. Biz de kendimizi daha derinlikli olarak, parti içi ortamı çözmeye verdik. Çünkü karşımıza öyle tipler çıkıyordu ki, tam bir kördüğüm. Sözde merkez, eski, tecrübeli, istese çok başarılı da olabilir, ama pratiği tasfiye! Bunu nasıl izah edecektik? Sorunu, hiçbir devrimci partinin yapamadığı bir çözümleme yöntemiyle çözecektik. Bazı partiler bunu, daha sonraki süreçlerde kaba yargılamalar biçiminde yapmıştır; haklı haksız ayrımı yapmadan bir çok tasfiye gerçekleştirmişlerdir. Biz böyle yapamazdık. Böyle yapsaydık, partiyi kendi elimizle bitirirdik. Türkiye Solu’nda benzer kaba tasfiyelerin olduğunu biliyoruz. Zaten ajan provokatörlerin de istediği buydu. Bunun yerine, bireyin kazanılması uğruna, bütün yönleriyle onu netleştirmeyi, çözmeyi esas aldık.

Ve bildiğiniz gibi PKK’de yeni bir dönem, çözümlemeler dönemi başladı. Bireyde toplumu çözmek, an’da tarihi çözmek! Bir yerde o zamana kadar yaptığımızı tersinden tamamlama. Hep genelleme yapıyorduk, bu sefer çok özelden konuşuyoruz; hep tarihten geliyorduk, bu sefer anlık bir durumun devrimciliğinden bahsediyoruz. Bu çözümlemeler dönemi halen bütün yakıcılığıyla sürüp gitmektedir.

Neden biz bu yönteme ağırlık verdik? Gelmişler, sözümona devrimciyiz diyorlar, ama kaçıncı baharda devrimi yapacakları, rollerini ne zaman oynayacakları belli değil. Her şey mahşere erteleniyor, bir ertelemeciliktir aldı, yürüdü. Bir de kendi yaşamım var. Biliyorsunuz, günlük olarak tehdit altındayım, ben her an tasfiye olabilirim, peki bu devrimi, bir kaç bahar sonrasına ertelemek, kendi yaşamına en büyük saygısızlık değil midir? Bizim buradan çıkardığımız sonuç, anın devrimciliğinin çok gerekli olduğudur. Anı anına devrimci tarzda yaşama, yarın ölünecekmiş gibi, bugün tüm yaşamı yaşamadır. Ben bu yöntemi esas aldım. Dikkat edilirse, yıllar bu yöntemle daha iyi kavranılmaya çalışıldı, dönemlere anı anına yaklaşıldı.

Ertelemecilik yapıldı -zaten Türkiye’de çok yaygındır- devrimde çok genel bir ilke de demeyeceğim, tasarı da demeyeceğim, “Devrimci teori şöyledir, toplumlar mutlaka sosyalizme geçecektir” denir durulur. Sosyalizme mi, yoksa daha geri bir kapitalizme mi geçildiğini gördük. Belli ki reel sosyalizmin de bu konuda çok köklü yetmezlikleri var. Eğer kapitalizm biraz başarılı oluyorsa, kesinlikle gündemine daha çok hakim olduğu içindir. Anı anına neyi yakalaması, neyi yaşatması gerektiğini bildiği içindir. Demek ki ertelenemez ve anbean yerine getirilmesi gereken görevlere yaklaşmayı bilmek, çok hayati bir yaşam ilkesidir, devrimde başarı ölçüsüdür.

Bireyler geliyor. Nedir, ne değildir, çözüme tabi tutulmadan salıveriliyor. Çözersen belki altın bulursun, belki de bir pas. Bunu açığa çıkarmak için tabii ki çözümlemeyi derinleştirmek gerekir. Nasıl ki, bir maden ocağında madeni araştırır, ayıklarsın, sonra ortaya çıkarırsın; bireyi de öyle araştırmaya, ayrıştırmaya, netleştirmeye tabi tutacaksın, ondaki madeni açığa çıkartacaksın. Buna neden ihtiyaç duyulur? Çünkü içimize gelenleri, neyi temsil ettiklerini gördük. Tutkularıyla, düşüncesiyle, adına sosyal, kültürel, siyasal ne denilirse denilsin tam bir yumak gibi. Ben buna kördüğüm diyorum. Bu kördüğümü çözmek gerekiyor.

Bu çözme işi o kadar derinleşti ki, bir kişinin etrafında ördüğü ilişkiler dikkat edilmezse, çözümlenmezse bir partiyi on yıl sonra rahatlıkla yenilgiye götürebilir. Hem de iyi niyetlice. Eğer PKK gelişiyorsa, devrimde biraz iddialı bir yürüyüşün sahibiyse, kesinlikle bu yöntemle çok yakından bağlantılıdır. Öyle provokatörler tanıdık, öyle tasfiyeci öğeler ortaya çıktı ki, değil onlarcası, bir tanesi bile eğer üzerine doğru bir yöntemle gidilip çözümlenmeseydi, bu partiyi bitirirdi.

Sovyet devriminin başına ne geldi? Bu ülkedeki sosyalizm neden çözüldü? En önemli nedenlerinden birisi de budur. Devrimin başına yetmiş yıl sonra, elli yıl sonra, on yıl sonra, bir yıl sonra çözülüşü, tasfiyeyi dayatacak adamı, onun ilişki tarzını, yaşam tarzını çözemediği için, önder veya görevli, sorumlu kimseyi çözemediği için, uğruna onca kan, onca emek, çaba harcanan devrim aslında kendi eliyle tasfiye oldu.

Benim bazı alanlar üzerine, Güneybatı’daki tasfiyeciliğin temel provokatif tipi üzerine çözümlemelerim var. Aslında yıllardır uğraşıyorum. Bütün iyi niyetimize rağmen bir eyaleti neredeyse bitişin eşiğine getiren, çok kahredici, çok vahşi cinayetlere kadar götüren yaklaşımlar önlenemiyor. Bütün çabalarımız, ancak onu sınırlayabiliyor. Düşünün, merkezi sahaya geliyor, diyor ki “Burada başardığımı, bütün parti genelinde de başarabilirim.” Önderlik tarzımız eğer önünde durmazsa, ilgili değerlendirmede ortaya çıkmıştır ki, kazandığı deneyimi bütün partiye taşırarak tasfiye işini genelleştirebilir. Burada ajan olup olmaması hiç önemli değil. Önemli olan, bir kişilik dizginlenemezse, çözümlenemezse bir partiyi bitirir ve bu açığa çıkmıştır.

Bir de parti tarihimizdeki örneklere bakalım; kendi şahsında partiyi bitirmeye çalışan böyle onlarca tip vardır. Benim kendi deneyimimde çarpıştığım yüzlerce tip var. Dalga dalga kendini bize vuruyor, ben ise yüz geri ediyorum ki parti korunsun. Çözümlenmiş örnekleri tekrarlamak istemiyorum, akıllı bir militan adayı bunları incelenmesini bilir. Düşünün, onlar yaklaşımlarıyla, yaşam tarzlarıyla parti içinde serbest bırakılsalar PKK kaç parçaya bölünür, nasıl bir aşiret, feodal örgüt olur, bireylerin savaş ağalığına nasıl dönüşür? Çözümlemeleri bir de bu yönüyle değerlendirmelisiniz.

Kürdistan toplumunun oldukça provoke edilmiş, bölünmüş, birbirine karşı kışkırtılmış yapısının da partiye yansımasının ne denli güçlü olduğu göz önüne getirilirse, bu provokatif kişiliklerin -ki, bunların hepsinin ajan olmasına da hiç gerek yok, çok iyi niyetleri de var- önü alınmazsa partiyi bir günde tasfiyenin eşiğine sürüklemeleri işten bile olmaz. Bunların hepsi de, bir bakıyorsun onur meselesi yapıyor, niyet meselesi yapıyor ve öyle bir partiye takıyor ki, partiyi öyle bir batağa çekiyor ki, çok uyanık birileri olmazsa, biraz buna göre kendimi ayarlamış olmasam, bütün çabalar boşa gider. Ben halen bu kişiliklerle günlük olarak uğraşıyorum, gündemimden hiçbir zaman da eksik olmadılar. Her türlü yoldaşça destek, dayanışma var, kendimize tanımadığımız gelişme fırsatlarını sunuyoruz, ama insan neden böyle ortaya çıkıyor, halen üzerinde duruyorum, çözümlemeye tabi tutuyorum. Kısaca bir kişinin şahsında, eğer dikkat edilmezse, bir parti kaybedebilir. Bir parti kaybetti mi, bir ulus kaybedebilir. Çözümlemeler bu açıdan da önemlidir.

Anlaşılması gereken; bir kişinin parti içindeki yaşamını, eylemini, ilişki tarzını her yönüyle değerlendirmeden, günlük olarak gözden geçirip denetlemeden, bir devrimin sağlıklı, başarılı, zafer yürüyüşünün mümkün olmayacağıdır. Yaşanılan deneyimler de bunu fazlasıyla ortaya çıkarmıştır.

Parti içi yaşamı çözümlemekten bahsediyorum ve çözümleme ile birlikte, devrimci düzeyi geliştirmek; bir anlamda ilişkilerdeki devrimciliği, özgürlüğü, örgütlülüğü sağlamak anlamına da geliyor. Parti içi yaşamı o kadar devrimcileştirelim, dolayısıyla özgürleştirelim ki, artık kişiler kendileriyle oynadıklarında, verdikleri zarar sadece kendileriyle sınırlansın veya bir kişi partiyle oynadığı zaman, anında gereken karşılığı bulsun. Almış olduğum en önemli tedbir budur. Çözümleme ve ilişkilere dayattığım özgürlük düzeyi kesinlikle bunu doğurtmaya yetiyor. Bu da bir savaştır, çarpışmayla ve zaman zaman da uzlaşmayla yürütülür. Eğer görev göz ardı edilmezse, kesin parti kazanır. Dolayısıyla savaş yürütülüyorsa kazanılır.

Parti içi özgürleştirme dediğimiz nedir? Bizimle ilişkidesiniz, bir bütün olarak PKK’liler, tüm çalışma alanları belli bir ilişki içindedir ve dolayısıyla bağlılıkları var. Önderlik burada ne yapıyor? Önder adı altında birisi bu yapıyı nasıl götürüyor? Parti tarihine bir kez daha bakmalısınız; olumsuzluklara, kördüğümlere rağmen, işler nasıl bu kadar geliştirildi? İki kelimeden en karmaşık çözümlemelere nasıl ulaşıldı? Bütün isyanlara, bütün muhalif örgütlenmelere darbe indirmiş bir egemen sınıf istihbaratı, günümüzde kontrası diyelim, nasıl oldu da PKK’yi bütün örgütleri çözdüğü gibi çözemedi veya bölüp parçalayıp başarısızlığa uğratamadı? Bunları düşünmek gerekir. İlk defa bir devlete, onun devrime dayatılan kollarına karşı bir başarı söz konusu.

Tarih boyunca isyanlara devletin dayattıkları var. Anadolu’da Osmanlıların, cumhuriyet döneminde cumhuriyetin muazzam saldırı kolları var, özel savaş kolları var; MİT, özel tim, provokasyon örgütleri var. Komünizm adına, din adına yapılanlar var. Hepsini dayattılar, fakat biz geriletilemedik. Her türlü ajan kişilik, objektif-subjektif tip dayatıldı, yine boşa çıkarılamadık. Bunun Önderlik çözümleme tarzıyla ilişkisi vardır. Çünkü ilişkilere özgürlüğü dayatıyor. Özgürlük; aydınlanmadır, örgütlenmedir, güçlenmedir, özgür karardır, iradedir. Dolayısıyla bu ilişki tarzı başarısızlığa uğratılamıyor.

Bu ilişki tarzını, özgür ilişki tarzını geliştirirken, sadece düşmanın dolaylı veya direkt etkilerini, yine feodal aşiretçi özelliklerin, ailesel yaklaşımların etkisini çözmekle kalmıyor veya aşılması gerekeni ortaya koymakla kalmıyor, bunu daha da derinleştiriyoruz. Doğrusu nedir, daha fazla ona cevap vermeliyiz. Yıkılması gerekenin yerine ne yapılmalı konusunu yalnız askeri, siyasi düzey için ele almıyor, bunu ikili ilişkilere kadar yansıtıyoruz.

Yoldaşça ilişki, yoldaşça yaklaşımın her düzeyi nasıl olmalı? En temel bir ilişki tarzı olarak da, toplumda aile ilişkisi, ailede tarafların, özellikle kadın erkek ilişkisi veya bunun partiye taşırılması söz konusu olduğunda, çözümlemeleri genel özgürlük düzeyine, kadın özgürlük ilişkisine, onun daha özgül bir biçimi olarak kadın erkek ilişkilerindeki özgürlük düzeyine kadar indirgiyoruz. Çünkü savaşı biraz daha geliştirebilmek için, bireyi özgürleştirmek gerektiği ortaya çıktı. Bireyi özgürleştirmek için de, geleneksel aile, kadın erkek ilişkilerini çözüp aştırmak ve özgürlük bilincini derinleştirmek gerekiyor.

Kadınlar, artan oranda saflara, özgürlüğe koşuyor. Kaçılan bir aile kurumu var, ama bunun yerine ne konulmak isteniyor? Her gün parçalanan ilişkiler var, bunun yerine ne geliştirilmek isteniyor? Savaşı bir de bu yönüyle ele almak gerekir. Düşmana vurur, kırarız; feodal kalıntıları da parçalarız, dağıtırız, ama yerine neyi, nasıl kuracağız? Buna bağımsız bir vatan, özgür bir halk, toplum, özgürleşmiş bireyler, özgürleşmiş kadınlar, erkekler diye cevap veriyoruz, ki bu da bir genellemedir. Genellemelerle her şey halledilmiş olsaydı, devrimimiz çoktan sonuca ulaşırdı.

Kadın kişiliğinde çözümlenmesi gereken önemli hususlar var ve bu işi biraz ilerlettik. Kadının tarih boyunca nasıl yitirildiği, aileye çekilen kadının aynı zamanda köleliğe çekildiği, kişiye mal edildikçe kişilikten, özgürlükten uzaklaştırıldığı, toplumun tüm dinamik işlevinden uzaklaştırıldıkça daha da bağımlı hale geldiği, oldukça detaylı ortaya konuldu. Bunun doğal bir yapı gereği değil, uygarlaşmayla, sınıflaşmayla birlikte geliştirildiği anlaşıldı. Nasıl ki halklar, uluslar üzerine baskı, sömürü geliştirilerek birileri çok zayıf bırakılıp birileri çok üste çıkarılmışsa, cinsler arasında da buna benzer bir baskı oluşmuştur. Dolayısıyla kurtuluş, özgürlük isteyen her aşiret, hatta halk, topluluk gibi, kadın cinsinin de kendini kurtarma görevi vardır. Devrimle ulusal ve sınıfsal kurtuluş başarıldığında, kadının da düzeyi biraz eşitliğe, yani kurtuluşa yakındır denilebilir. Aslında bu genelleme doğru olmakla birlikte, yeterli değil. Daha da ötesi, parti ortamımızda ilişkiler kaskatı, dengesiz, eşitsiz, coşkudan, sevgiden uzak, ucuz, suçlayıcı, bağlayıcı, düşürücü, tıkayıcı niteliktedir.

Toplumumuz kadınla ilişkiyi ancak aile bağları olduğunda meşru kabul eder; ya karısıdır, bu nedenle her türlü ilişkiyi meşru görür, ya da yakınıdır, kızıdır, kardeşidir, normal ilişki kurar. Bu da konuşma, tartışma düzeyindedir ve çok sınırlıdır. Herhangi bir kadının, herhangi bir erkekle tartışması suçtur. “Boyundan büyük işlere kalkışma” diye tabir edilen işlere karışmaları düşünülemez bile. Öyle kadın ölçüleri oluşmuş ki, ne kadar az konuşursa, ne kadar hareket etmezse, ne kadar tartışamazsa, ne kadar kararlaştıramazsa, güç sahibi olamazsa o kadar iyidir. Hatta mal-mülk onun için değildir. Kadının itaatkarlığı, efendisine göre olması, köle gibi bağlanması; bizim toplumumuza erdem, fazilet diye yutturulmuştur. Bu tür bağlılık tarzları bizi çok erkenden ürküttü ve uzun süre meşgul etti. Kişiyi bu kadar aşağılayan, dıştalayan, hiçe sayan bir yaşam tehlikelidir. Ya kadınlar çok aşağılık bir varlık, bunu saptamak gerekiyor ya da öyle değilse hakkını vermek gerekiyor.

Devrimin geliştiği bu süreçte, kadın sorunu daha yakıcı bir sorun olmuştur. Hiç şüphesiz devrim, yalnız erkeklerin işi değildir. “Birçok devrim erkek egemenliğini, hakimiyetini geliştirmiştir” diyebilirsiniz. Bu doğrudur. Uygarlık tarihi boyunca bütün devrimler biraz da erkek devrimidir. Erkek devrimi olduğu için, erkek egemenlikli devrimlerdir. Dolayısıyla kadının gittikçe baskıya, sömürüye ve bağımlılığa çekildiği devrimlerdir. Her devrim, erkeği üste çıkarmıştır, kadını alta indirmiştir. Sınıflı toplumlardaki bütün devrimler böyledir.

Günümüze doğru gelindiğinde, bu devrimler kadınları daha da alt seviyelere itmiştir, tanınmaz hale getirmiştir. Öyle ki, biz bile bunu neredeyse doğal karşılayacağız. “Kadın dediğin zaten buna müstahaktır” denilir. Ciddi bir toplumsal devrimi düşünürken, acaba böyle midir, değil midir sorusunu kendimize sormamız gerektiği açıktır. Kadın bunu hakketmiş bir alçak mıdır? Değilse, nasıl bu duruma getirilmiştir? Eğer doğal koşullardan dolayı değil, toplumsal koşullardan dolayıysa, bunlar hangi toplumsal koşullardır? Tarihi bir süreç işiyse, bu nasıl bir tarihtir? Bir toplumsal kurtuluş sorunuysa, bu toplumsal kurtuluş nasıl düşünülmeli, bir özgürlük ve kurtuluş programı nasıl oluşmalıdır? Daha da ötesi, onun örgütlenmesi ve eylemi nasıl geliştirilmelidir? Bu sorulara cevap vermeden, özgürlük devrimini, ilişkisinin sözünü bile edemeyiz.

“Kadının katılmadığı devrim başarıya ulaşamaz” dedik ve bu doğrudur. Ama kadını devrime nasıl katacaksın? Bir köle olarak mı? Bir kölenin en iyi bağımlı kölesi olarak mı katacaksın? Çünkü saflarımıza gelen kadınların hepsi bağımlı. Bu kadar bağımlılığın olduğu bir örgüt, nasıl özgürlüğün örgütü olacak ve özgürlük isteyen kadınlar, nasıl özgürlük elde edecek? Dili özgürlük istiyor, ama ilişkisi, kölelik ilişkisi. Burada ikiyüzlülük var ve bu garip bir çelişkidir. Bu nedenle çözümlemeleri derinleştirme ihtiyacı hissettim.

Kadın erkek birlikteliklerine karşı değiliz. Her türlü birliktelik, devrimin çıkarları göz önüne getirildiğinde düşünülebilir. Ama birliktelik adı altında yaşanan ilişkilerin bela olduklarını gördük. Bu birliktelik partiyi tasfiye etmeye bile yeter. Eğer bir kişilik doğru çözümlenip netleştirmeye tabi tutulmazsa, bir partiyi bile iradesinin dışında tasfiyeye götürür. Lafta özgürlük isteyen, ama pratikte tam köle olan bir kadının da, kendisi için özgürlüğü yakalamasını bir tarafa bırakalım, lafazanlığıyla, yüzeyselliğiyle, kendi aldanmışlığıyla, belki de partimize bağımlılığını aşılar, onu da aşıladığı oranda, köleleşmiş bir yaşam, özgürleşmeden uzak parti içi ilişki düzeyi ve kaybedilmiş militanlık ortaya çıkar.

Diğer örgütler biraz da bu yüzden kaybetmişlerdir. İlişkilerdeki bağımlılık, ilişkilerdeki özgürlük düzeyinin zayıflığı, örgütlerini de, kendilerini de bu ilişki nedeniyle önemli oranda kaybetmeye götürmüştür. O halde özgür ilişki tarzı ne olacak, nasıl olacak? Bu, geleneksel aile tarzını meşrulaştırmakla olmuyor. Toplumda kadın, erkek yirmi yaşına geldiğinde anlaşırlar, evlenirler. Bu, onlar için bir çözümdür. Bu anlamıyla geleneksel aile, sömürgeciliğin en büyük dayanağı ve sorunların en köklü kaynağıdır. 12 Eylül faşizmi de bunu alabildiğine yaydı. Evliliği, en temel köleleştirici ilişki olarak dayattı. Kürt toplumunu, aile içi sorunlardan dolayı başını kaldıramaz bir duruma getirdi. Saflarımıza gelenlerin çoğu da bu hastalıktan payını almıştır. Hemen hemen her tip, bu konuda ne yapacağını veya nasıl yaşayacağını bilmiyor, “Özgürlük istiyoruz, özgür ilişki istiyoruz” demekle yetiniyorlar. Bunun fikri, bunun tarzı, bunun üslubu, bunun temel değerlere bağlılığı, savaş, parti, gerçeğine bağlılığı, hatta yurtseverliğe bağlılığı nasıl olur? Bu yönlü değerlendirmeleri geliştirmeden, bir milim bile ileri adım atılamaz. Heveslere kapıyı açık bırakmak, partiyi bitirmek için yeterlidir. Toplumdan bile daha geri ilişki biçimleriyle, devrimcilik adı altında birbirini mahvetmeler işten bile değil. Madem toplum bu kadar yıkıcı, düşürücü, köleleştiricidir ve örgüt içindeki yaklaşımlar da bunun bir nevi yansımasıdır, o halde doğrusu nedir?

Kadın, aile çözümlemeleri bu amaçla geliştirildi ve bu çok köklü ele alındı. Bir din, bir ulus, bir savaş çözümlemesi gibi, biz de kadın çözümlemesini geliştirdik. Bu iş ucuz, özellikle duygularla, hevesle ele alınıp da başarılacak bir iş değil. “Seni çok seviyorum, anlaştık, ilişkilendik” demekle, insan asla ciddi bir yaklaşım geliştiremez, çözüm bulamaz. “Ben seni şimdilik düşünmüyorum” diyen bir inkarcılıkta veya “devrimdir, böyle idare etmek istiyoruz” diyen geçici yaklaşımda insani hiç bir yan yoktur. O halde doğru nasıl bulunacak? Bu açıdan çözümlemeler anlamlıdır. Doğrulara veya benimsenmesi gereken hususlara açıklık getiriyoruz. Yaşanan deneyimler bunun doğru olduğunu gösteriyor. 

 

Parti Önderliği

20 Ekim 1993

 

    Mail    
       X       
© 2026 ypssehit.org KURDISTAN