DİRENİŞÇİLERİN KALEMLERİNDEN – YPS https://yps-online.org/tr Son Ne Olursa Olsun Muhteşem Olacak Sun, 12 Jun 2022 08:28:39 +0000 en-US hourly 1 https://wordpress.org/?v=6.8.3 Sözü ve Yaşamı bir olan Halk Önderi https://yps-online.org/tr/2022/06/12/sozu-ve-yasami-bir-olan-halk-onderi/ Sun, 12 Jun 2022 08:28:39 +0000 https://yps-online.com/tr/?p=22000 24 Temmuz saldırılarından sonra ağustos ayının başlarında Cizre alanına geçtim. Cizreye geçtiğim süreçlerde gençlikten ve askeri güçlerimizden doğru orda bulunan arkadaşlar öncülüğünde barikat ve hendekler kurulmuş ve bazı mahalleler tutulmuştu. Düşman her gün tutulan bu mahallelere saldırıyor, barikat ve hendek yapımını engellemeye çalışıyordu. O süreçte Cizre Halkı üzerinde yoğun psikolojik bir saldırı vardı. Düşmanın; 43 yıllık mücadelemizin sonucunda iradeye dönüşen halkımızı, baskı altına alarak korkutma ve sindirme girişimlerine başlamıştı. Tabi Cizre Halkı üzerinde bunu uygulamaya koymak öyle sandıkları gibi kolay değildi. Çünkü Cizre’de bir direniş geleneği vardı. Muhakkak birileri bu geleneği sürdürecekti. Bu kesindi. Cizre bu dönemde de öncülerini ortaya çıkaracaktı. Berivan (Binevş Egal) karakteri ve serhildan geleneğine layık olmak bunu gerektiriyordu. Sözünü ettiğimiz bu süreçte Cizre Halkı öncüsünü yaratma arayışına girmişti. Herkes gibi biz de bir yandan öncünün kim olacağını düşünürken diğer taraftan da çalışmalarımızı sürdürüyorduk. Devrimci ve mücedeleci Cizre halkı içerisinde bu öncülüğü üslenme istemi yaygındı, halk sahipleniyor kendi özgürlüğünü sağlamanın artık zamanın geldiğini düşünüyordu.

Halk için önemli olan bu öncülüğe kimin layık olduğu idi. Genel olarak aktif katılım olacaktı ve hemen herkes bedel vermeye hazırdı fakat direniş tarihinde adı sembolleşecek olan ve bilinci, ruhu, pratiği ile halka öncülük yapacak olan doğru belirlenmeliydi. Bu zorlu ve bedel gerektiren süreçte Kürdistan’ın duruşunu belirleyeci konumda olan Cizre’de, Cizre’nin halk önderi kim olacaktı. Herkesin en çok merak ettiği ve tartıştığı konuydu. Kim bu kutsal görevi üstlenecekti. Tabi ki bu görevden kaçanlar da az değildi. Çünkü bu öyle herkesin yapabileceği bir görev değildi. Düşman tarafından tüm Cizre’yi saran bir korku havası da oluşturuluyordu. Düşmanın oluşturduğu bu korku havasını kim cesareti ve duruşuyla dağıtacaktı. Bir yandan bu soruları kendimize sorarken diğer taraftan da Cizre’nin direniş geleneğine de büyük bir güven vardı. O yüzden umutluyduk. İlk günden başlamak üzere son günlere kadar da hem halktan hem kurumlardan kiminle görüşme yaptıysak herkes onu işaret etmişti. Böyle bir sürece ancak onun öncülük edebileceğini büyük bir gurur ve güvenle söylemişlerdi. Herkesin ortak önerisi Mehmet Tunç olmuştu. Biz de gelişen öneriler doğrultusunda onunla bir görüşme gerçekleştirdik. Bu görüşme onunla ilk tanışmamız da oluyordu. Kendisiyle yaptığımız bu görüşmede bizler sürecin önemi, zorlukları ve bedelleri üzerinden uzun uzun bir aktarımda bulunduk. Böyle bir sürecin doğru öncülere ihtiyacı olduğunu anlatırken o bizi büyük bir sabırla dinlemişti.

Bizler sözlerimizi sonlandırdıktan sonra kendisi söz hakkı alıp o gür ve heybetli ses tonuyla konuşmaya başladı. ‘Sizler sürecin önemi, zorlukları ve bedelleri üzerine aktarım yaptınız. Belirttiklerinize katılıyorum. Aktarımını yaptığınız sürecin farkındayım ve her yönüyle de hissediyorum. Ayrıca gelişecek olan süreçten dolayı da çok da heyecanlıyım. Artık kendi kendimizi yöneteceğiz. Bu farklı bir duygu. Kendi kendimizi yönetme zamanı da gelmiştir. Ne zamana kadar işgal altında yaşayacağız. Gerçekten de Kürt halkı en güzel şeyleri hak ediyor. Cizre Halkı da bu günleri hem hak ediyor hem hakkını verecek. Sözünü ettiğiniz bu sürece öncülük etme konusu da gerçekten de yürek işidir. Fakat elimizden geldiği kadar herkesi de katmaya çalışalım. Sonra demesinler bize söylenmedi. Bir diğer konu ben de bir süredir zindandan çıktım. Zindandan çıktıktan sonra hemen çalışmalara başladım. Nur mahallesi meclisi sözcülüğüne alındım.  Zindana girmeden önce de Cizre halk meclisi kent sözcüsü çalışmasını yürütüyordum. Yani parti çalışmalarından hiç kopmadım. Hem zindan öncesinde hem zindan sürecinde partiye verdiğim bir söz var. Verdiğim sözün de bilincindeyim ve o söze hep bağlı kalacağımı da biliyorum. Bundan sonra da ne olursa olsun verdiğim sözün gerekliliklerini yerine getirmeye hazır olduğumu belirtmek istiyorum. Ben bu hareketin bir kadrosuyum. O yüzden partimin bana vereceği görev ne olursa olsun partimizin en küçük görevinden tut en büyük görevine hatta en zorlusuna riski ve bedeli ne olursa olsun hazırım. Parti de görevin büyüğü küçüğü olmaz, bunu da biliyorum. Doğru öncülük yapma konusunda da en ufak bir şüpheniz ve kuşkunuz olmasın. Her şeyi göze alarak bu cevabı verdiğimi bilmenizi isterim,’ diyerek konuşmasını sonlandırdı.

Öz yönetim ilanlarından sonra düşmanın saldırıları artmaya başladı. Düşman bu durumu hiç hazmedemiyordu. Kürtlerin irade olmasını kabullenemiyordu. . Halk ise özlem duyduğu bu günleri ve anları büyük bir heyecan ve moralle izliyordu. Halk kaygılarından kaynaklı bu sürece katılımını henüz tam olarak gerçekleştirmemişti. Başladıktan sonra tekrardan kaybetme kaygısı vardı. Mehmet Tunç arkadaş büyük bir cesaretle çalışmalarını yürütüyordu. Bu, halkı da cesaretlendiriyordu. Halk, öncüsünden aldığı güç ile katılımını gerçekleştirmeye başlamıştı. Akşam karanlığı çöktüğünde evine çekilen halk artık evlerine girmiyordu. Herkes evinin önünde oturuyor ve nöbet tutuyordu. Karanlık günler yerini, coşkulu günlere bırakmıştı. Tüm sokaklar her taraf cıvıl cıvıl olmuştu.

Diğer taraftan Mehmet Tunç arkadaş öncülüğünde gelişen direnişle diz çökmeyen halk gerçekliği yaratılıyordu. Bu duruş adeta düşmanı çıldırtıyordu. Düşman her tarafa saldırıyordu. Fakat her taraftanda cevabını alıyordu. Artık bu halkı durduramazdı. Çünkü artık Cizre halkı özgürlüğü tatmıştı. Bu yolun dönüşü yoktu. Artık yola girilmişti. Büyük hakikat yoluna girilmişti. Önder APO bir sözünde Büyük Hakikat iddası ve Derdi olmayanların Hakikat yoluna girmemeleri gerekir diyordu. Mehmet Tunç ve yoldaşları Hakikat yaşamını dert edinmiş ve büyük bir iddia ile özgürlük yoluna bir daha çıkmamak üzere girmişlerdi. ‘Ben bu hareketin kadrosuyum’ diyordu. Kendisine öyle yaklaşıyordu. Gerçekten de yaşamı ve duruşuyla son güne kadar da militanca katıldı ve militanca yaşadı. Mehmet Tunç yoldaş bu yolda çok söz söyledi. Fakat hiçbir zaman sadece söylemekle yetinmedi. Söylediği herşeyi uyguluyordu. Bir tek sözü bile rastgele değildi. Çünkü hepsini inanarak ve hissederek söylemişti. Bize ilk gün ne demişse öyle yaşadı, ona göre katıldı ve söylediği sözlerin doğru öncüsü oldu. Mehmet tunç yoldaş bu anısında Akif arkadaşın söylediği gibi mücadeleye katıldı. Mehmet tunç arkadaş direnişin 30. günlerinde basına verdiği bir röportajda gerillayla olan bir anısı için şunları söylemişti. ‘Bir gün bir grup gerilla köyümüze gelmişlerdi. Grup komutanı Akif arkadaştı. O zaman askeri kanun vardı ve gençleri o yöntemle gerillaya katıyorlardı. Ben de evin tek erkek çoçuğu idim. Gruptan bir arkadaş benim için bunu da götürelim dedi. Grup komutanı olan Akif arkadaş o arkadaşa ‘ew her ye me ye’ dedi. ‘Gerçekten şimdi düşünüyorum ben hep onlarındım’ diyordu. Sözünün eri ve Halk Önderi Mehmet Tunç yoldaşımın  dediği gibi gerçekten de o hep özgürlük mücadelesiyle oldu. Tüm yaşamı boyunca Akif yoldaşa layık bir duruşun sahibi oldu. O yüzden şunu şimdi rahat söyleyebiliriz; Akif yoldaş, için rahat olsun; o hep bizim oldu…

 

Cuma Garzan

 

 

]]>
Sur Direniş Günlükleri- 4. Bölüm https://yps-online.org/tr/2020/10/18/sur-direnis-gunlukleri-4-bolum/ https://yps-online.org/tr/2020/10/18/sur-direnis-gunlukleri-4-bolum/#respond Sun, 18 Oct 2020 09:09:42 +0000 https://yps-online.org/tr/?p=15286 Savaşın amansızlığına rağmen gülmeyi bilmek

Savaşın amansızlığına rağmen gülmeyi bilmek, Sûr direnişçilerinin en büyük güç kaynağı. Gülmek, içinde bulunduğun duruma karşı büyük bir özgüveni ifade ediyor. Ayakta kalabilmenin, sorunlara, sıkıntılara güç getirebilmenin işareti oluyor. Tabii kararlılık sahibi olabilmenin de en temel göstergesi.

09 Eylül 2016 Cuma 08:27

Tarihi Sur Direnişi’nin günlüğünü tutan Xemgîn Roj’un günlüğün 21 Ocak 2016 tarihi için ‘ikinci bölüm’ diye başlık atması dikkat çekici. Bu tarihten itibaren Sur Direnişi açısından önemli tecrübelerle yeni bir hamle içerisine giren direnişçiler, AKP ve onun savaş güçlerine karşı en ağır darbeyi bu süreç itibariyle vurmaya başlıyordu. Büyük imkansızlıklar içerisinde yaşama ve savaşa dair en küçük bir kolaylaştırıcı gelişmenin bile ne büyük sonuçlara yol açtığını kaleme alan Xemgîn’in anlattıkları, bu amansız direnişte bile hiçbir zaman eksik olmayan moral ve coşkunun kanıtı biçiminde. Bu besbelli ki düşmanlarını da kahrediyor.

Büyük imkansızlıklar içinde direnişçiler için en zorlayıcı husus, yaralıların durumu oluyordu. Çok sayıda yaralıya imkansızlıklar içinde çare olmaya çalışmak, yaralıların o koşullarda bile mücadeleye devam etme konusundaki kararlılıkları, onlarca kitaba konu olmayı hak ediyor.

Direnişin 51. günü… (21 Ocak 2016) Düşman tüm tekniği ile saldırmaya devam ediyor. Yaşanan çatışmalarda düşmanın en az 4 ölü ve 7 yaralısı var. Dün bir arkadaş yaralandı. Ama hayati tehlikesi bulunmuyor. Fakat bir hafta önce yaralanan Welat arkadaşın hayati tehlikesi devam etmektedir. Hastanede ilaç sıkıntısı en zorlayıcı durumdadır. Kan durdurucu bitmek üzere, serum bulunamıyor. Yaraların dikişi için artık normal ipler kullanılmaya başlandı. Doktorların hiçbir teorik eğitimi bulunmuyor. Hal böyleyken yaraları ağır olan arkadaşlara müdahale etmek nerdeyse imkansız hale geliyor. İnsanın yoldaşına yardım edememesi, an be an şehadete doğru gidişini izler pozisyonda kalması, en ağır çaresizlik olarak bizleri zorluyor. Welat arkadaş belinden mermi almış ve mermi vücutta kalmış.

Bombaatarlar daha isabetli, mermiler daha yakından geçiyor. Tank uzaktan nokta atışı yapar hale gelmiş ve alan Emniyet Fırını merkezli hale gelmiş durumda. Dördü ağır 12 yaralımız hastanede kalıyor. Buna rağmen sonuna kadar direnişe devam tavrımız ve tutumumuz kararlılığını korumaktadır.

Direnişin 52. günü… (22 Ocak 2016) Welat (Hakan Aslan) arkadaş, yaralanışının 7. gününde şehit düştü. Çok direnmesine rağmen elimizdeki imkanlarla kurtarmayı başaramadık. Doktorlar (sağlıktan anlayan ama gerçek anlamıyla hiçbir eğitim almayan) karın bölgesini açıp temizledikten sonra Welat arkadaş şehadete ulaştı. Direnişin başından beri en kararlı duruşu sergileyenlerden olan Welat arkadaş, yaralı haliyle dahi 7 gün boyunca yaşam mücadelesini devam ettirip bir çare bulunacağı umudunu yitirmedi. Bu savaşın hazırlıklarında eksik kalan bir nokta da doktor ve ilaç temininin yapılmamış olmasıdır. Sağlıktan anlayan birkaç insan, çatışmalar başlamadan önceki Sağlık Ocağı ve eczaneden aldığımız ilaç ve malzemeler (ki onlar da tükeniyor) dışında ciddi bir hazırlığı yapmadığımızı anlıyoruz. Ama bu bir çözüm değildir.

Xerzî arkadaşın halayı…

Gün içerisinde bir operatör ve bir birim komutanı suikast ile öldürüldü. Düşman her gün yeni bir tekniği daha devreye koyarak ilerlemeye çalışıyor. Havanın ardından Keçi Burcu’na yerleştirdiği top atar (iki tekerlekli) ile top atışlarını da devreye koymakta. Evleri yıkıp yeni yollar yapması, belli ki düşmanı kurtarmıyor. Direnen iradeyi kıramayınca daha da saldırganlaşıyor. Bombaatar silahını taramalı bir şekilde kullanıp bir binayı yıkabiliyor.

Arkadaşların güvenliğini almaya çalıştıkları 5 katlı bir bina uzun süredir mermi, bombaatar ve birçok silahın hedefi halinde vuruluyordu. Düşmanın girişine izin verilmiyordu. Binada durmak ve düşmanın gelişini beklemek cesaret isteyen bir durumdur. Fakat buna rağmen Xerzî ve İhsan arkadaşlar orada nöbet tutmaya devam etmektedir. Derken bina artık bombalardan yorgun düşer ve bir bütünen yıkılır. Bu yıkım düşmanın ilerleyişini epey bir zorlaştıracaktır.

Xerzî arkadaşın keyfine diyecek yoktur. Düşmanın tüm girişimlerine rağmen bina savunulmuş, artık durulamayacak hale gelen bina çökmüştür. Xerzî arkadaşın her zamanki moralli duruşuyla binanın artık çok güvenli olduğunu anlatırken halaya durması, direnişin morali ve halayıdır.

Direnişin 53. günü… (23 Ocak 2016) Düşmanın ilerleyişi eskiye oranla yavaşlamış olsa da yeni yöntemlerle saldırılarını devam ettirmekte. Piyade birlikleri ev ev ilerleyip o evlere konumlanma temelinde alanımızı daraltmaya çalışıyor. Konumlandığı son noktayı bırakıp geri gitme durumu bizim tekrardan ilerlememizi sağladığından ev ev denetimine alıp ilerlemeye çalışıyor. Kurşunlu sokağında aynı yöntemle ilerlemeye çalışırken arkadaşlar daha önce eve döşemiş oldukları tuzağı düşmanda patlatıyor. Burada düşmanın 2 özel harekat polisinin cenazeleri evin içinde kalıyor. Cenazeler tekrardan tarandıktan sonra üzerine gidilmeye çalışılıyor. Ama düşmanın da evi yoğun vurmasından dolayı üzerine gidilemiyor.

Yenikapı (…) Sokağı’nın Kurşunlu ve Yoğurtlu Pazarı, yeni bir cephe olarak örgütlendirildi. En nitelikli arkadaşlar bu cephede hareketli bir şekilde konumlandırılmış haldeler. Daha güçlü tutmaya çalıştığımız Emniyet Fırını ve Dört Ayaklı Minare arasındaki bölgede daha fazla arkadaş konumlandırılmış ve Gaziler Caddesi’ne doğru ilerlenmeye çalışılmaktadır. Savunma hatları düşmanın yönelimlerine ve arkadaşların nitelik ve niceliklerine göre ayarlanmaya çalışılmaktadır.

Cephane konusunda çok ciddi bir sıkıntı yaşanmıyor olsa da gübrelerimizin hiç kalmamış olması zorlayıcıdır. Tarama ile mermi atmak yasaklandı.

Rodî arkadaş alana gelişinden beri Karnas silahı ile eylemler yapıyor. Her yaptığı eylemin tekmilini yazılı olarak yönetime, sözlü olarak da tüm gördüğü arkadaşlara vermesiyle bilinen bir arkadaştır. Bazı günler tekmili abartılı görününce arkadaşlar arasında şakalaşılmasına sebep olmaktadır. Bu da kendisinde belli bir daralmayı yaratmaktadır. Hastalığına rağmen kendisini hiç geri vermeden fedakarca çalışmalarını sürdürmektedir.

Direnişin ömrünü uzatan iki taktik

Savaşın amansızlığına rağmen gülmeyi bilmek, Sur direnişçileri için bu direnişin en büyük güç vericiliği. Gülmek, içinde bulunduğun duruma karşı büyük bir özgüveni ifade ediyor. Ayakta kalabilmenin, sorunlara sıkıntılara güç getirebilmenin işareti oluyor. Tabii tüm bunlar için kararlılık sahibi olabilmenin de en temel işareti. Direniş boyunca o amansız ve acı verici gelişmeler içinde YPS direnişçileri gülmeyi biliyor. Xemgîn günlüğü bu anlara dair gelişmeleri de not etmeyi ihmal etmiyor.

Direnişin 54. günü… (24 Ocak 2016) Tank ile vurulan evler, havan ile yıkılan binalar ve kepçe ile açılan yeni yollar… Savaşın adaletsizliği ancak bu kadar olur. Kleş ile kepçeye vuruyoruz, B7 ile tanka… Darbelenip geri çekiliyorlar ama bu şekilde durdurmak çok zor. Bunların karşısında durmak tabi ki cesaret ve irade gerektiriyor. Her şey bir yana düşmanın bu saldırılarına alıştık ama sigara sorunu zorluyor. Siyasi sigaralar zaten çoktan bitmiş. Bazen yıkılan yeni dükkanlardan çıkan sigaralar arkadaşları oldukça sevindirirken artık tütün ve en önemlisi de tütün yaprağına talibiz.

Tütün yaprakları da tükeniyor ama çareler tükenmez herhalde, yeni yöntemler aranıyor tütünün içilebilmesi için. Derken Hebûn arkadaşın bugünkü eylemi oldukça önemliydi. Taktik ve stratejik olarak yeni bir durumdur. Düşman ile burun mesafesinde ve tankın açısına giren bir dükkanın duvarları delinerek tam olarak 37 adet tütün yaprağı ele geçirildi. Her bir destesi adil bir şekilde arkadaşlara dağıtıldı. Ve direnişin ömrü böylece daha da uzatılmış oluyor.

Yine önemli bir taktik gelişme de Harun (Kovboy Harun) arkadaş tarafından geliştirildi. Klas Otel’in hizasında alanımızın genişletilmesi çabaları çerçevesinde duvar delme işlerinin yapılması gerekmektedir. Ama düşmana yakın olunduğundan balyoz ile duvar kırma sesi düşmana gidebilir. Bunu engellemek için Klas Otel’e konumlanmış olan düşmanın silah sıkması gerekiyor ki duvar sesini duymasınlar. Bunun üzerine Harun arkadaş askeri bir montu bir ağaca bağlayıp otelin göreceği bir sokakta sallamaya başlıyor. Düşman taramaya ve bomba atar atmaya başladığında da “bileklere kuvvet” denilerek delme işlemleri sürdürülür. Bu yaratıcı taktik en az Hebûn (Balyozcu Hebûn) arkadaşın taktiği kadar önemlidir. Her iki taktik de direnişin ömrünü uzatır nitelikte olduğundan dolayı takdir edilmelidir.

12 yerinden vurulan Xebat arkadaş

Sur Direnişi karşısında ağır darbeler yemeyi sürdüren AKP savaş güçleri, ağır silahları kullanarak direnişçilerin alanını daraltmaya ve bazı bölgeleri denetim altına alıp yıkarak direnişçileri bölmeye çalışır. Bu süreci değerlendiren direnişçiler bu saldırıyı boşa çıkartarak tüm direnişçileri bir arada tutabilecek pozisyonda yeniden üstlenir ve yeni bir savunma hattı oluşturarak direnmeye devam eder. Bu süreçte yaralı direnişçilerin birçoğu, ayaklanabilecek bir düzeye gelir gelmez kendi ısrarlarıyla yeniden çatışma mevzilerine döner. Bunlardan biri de 12 yerinden vurularak yaralanan Xebat’tır.

Direnişin 56. günü… (26 Ocak 2016) Yoğun teknik kullanımı ile beraber düşman, hatlarımızı parçalayarak alanımızı daraltmaya çalışıyor. Bir arada kalarak direnişi sürdürmeye çalışacağımızı bildiğinden dolayı düşman, geçiş hatlarımızı keserek bizi geriletmeye çalışmaktadır. Yenikapı Sokak’tan Dört Ayaklı Minare’ye doğru giden sokak, alanımızın orta kısmını oluşturuyor.

Bu hattın bir bütünen ateş altına alınması geçişleri oldukça zorlayacağından bir tercih yapmak zorunda kalacağız. Ya iki parça halinde devam edip büyük bir riski göze alacağız ya da Kurşunlu-Yoğurtlu Pazarı‘ndaki gücü Dört Ayaklı Minare – Emniyet Fırını hattına çekeceğiz. Bunun da riskleri var fakat bir arada kalınması daha iyi bir savunma hattının oluşturulabilme ihtimalini artırıyor. Bu temelde elden geldiğince düşmanın hattı kesme girişimleri engellenecek ve en çok zorlanılan anda da Kurşunlu hattındaki arkadaşlar çekilecek temelinde karara varıldı.

Kobanê’de IŞİD’in dahi kullanamadığı tekniğin onlarca mislini kullanan düşmanın tüm gücüyle saldırmasına rağmen ilerleyişini istediği temelde gerçekleştirmesine izin vermiyoruz. Bir evden kendisine tek bir mermi sıkılmışsa o ev havan, bomba atar ve eğer tankın açısına giriyorsa tank ile imha edilmeli. Aksi durumda ilerleyişi mümkün değildir. Gün içerisinde bir kepçe ve bir zırhlı araç B7’ler ile vurulurken, bir eve konumlanan düşman gücüne de B7 ile vuruluyor. Yine sızma girişimindeki bir birliğe vurulması sonucu bir asker öldürüldü.

Tankın vurması sonucu bir arkadaş yıkılan evden yaralı olarak kurtulmayı başardı. Yaralanan Xebat arkadaş direnişin başından beri düşmanın tank ile vurduğu cephede yer almaktaydı. Tank konusunda tecrübeli olmasına rağmen tank açısına giren nöbet yerini arkadaşlar eleştirir diye terk etmiyor. 12 yerinden yaralan Xebat arkadaş, kısa sürede ayağa kalkabilecek durumdadır.

Birçok arkadaş (bazı arkadaşlar 40 günden fazladır) uzun süredir temizlik ihtiyacını karşılayamamaktadır. Mevzilerdeki arkadaşlar ihtiyacından dolayı yaralı arkadaşlar dahi yaraları tam iyileşmeden tekrardan mevzilerine dönmektedir. Yaralı olmanın psikolojisi oldukça ağır olmaktadır. Bir yandan arkadaş sıkıntısı yaşıyorken yaralanmak, yaralı olmak, bir şey yapamıyor olmak, hem yaralı arkadaşlar açısından hem de diğer arkadaşlar açısından zorlayıcı olmaktadır.

Yaralanmaların önüne geçmek için arkadaşların sürekli uyarılmaları ve yeni tedbirlerin alınması, sokak yerine tünellerin kullanılması, üst katlar yerine mümkünse bodrumların kullanılması gerektiği, yine tank açısına giren nöbet yerlerinden tank geldiğinde yan evlere geçilmesi gerektiği, sürekli olarak dile getirilmekte ve tartışılmaktadır. Her şeye rağmen bu halimizle en az bir 150 gün daha direniriz. Alipaşa tarafında da direniş başlatılmış. Biz bu moralle bir 150 gün daha da direniriz.

Düşman en ağır kayıplarını yaşadı

Direnişin 57. günü… (27 Ocak 2016) Artık günlerin yerine ayları saymak gerekecek. İkinci ayın sonlarına gelirken düşman en kapsamlı saldırısını iki helikopter ve bir keşif uçağının desteğiyle gerçekleştirdi. Yoğun teknik kullanımının ardından neredeyse her taraftan piyade birlikleriyle sızmaya çalışan düşmana son dönemlerin en ağır kaybı yaşatıldı.

Hiçbir yerde ilerlemesine izin verilmedi. 3 farklı yerde döşemiş olduğumuz basmalı tuzaklar düşmanda patlarken, altı ayrı yerde de sıcak çatışmalar yaşandı ve en az 20 asker öldürüldü. Ölenlerin içerisinde bir yüzbaşı da yer almakta. Yaşanan çatışmaların ikisinde arkadaşlar kaçan düşmanın geride bıraktığı iki melez silahını ele geçirdiler. Akşam bir araya gelen arkadaşların (yönetim) her biri çatışmanın sadece kendi yanlarında yaşandığını zannetmekteydiler. Fakat ortaya çıkan tablo hepimizi şaşırttı.

Ve düşmana vurulan ağır darbeler büyük bir moral verdi. Savaş gücümüz eskiye oranla daha ileri düzeyde. Kazanılan tecrübeler ve düşmanın daha çok ev ev ilerlemeye çalışması, düşmana vuruş kabiliyetimizi arttırmaktadır.

Düşman çok yoğun teknik kullanarak bir yeri vuruyorsa birkaç gün içinde mutlaka sızmaya çalışıp o evi ya da bölgeyi kendi denetimine almaya çalışıyor. Tank, havan, doçka ya da bomba atar ile vuruyorsa tedbir alıp yaralanmamak ve yeni hazırlıklar yapmak gerekir. Diğer yandan sessizlik varsa düşman bir yerlerden sızma girişiminde bulunabilir diye duyarlı olmak gerekir.

Hebun arkadaşın elinden balyoz eksik olmuyor

Direnişin 58. günü… (28 Ocak 2016) Teknik, bir savaşın kaderini belirleyebilir mi? Önemli bir etken olduğu kesindir fakat Önderlik en büyük tekniğin insan olduğunu sürekli dile getirmektedir. En gelişkin tekniğin, teknolojinin insan eseri olduğunu biliyoruz. Bu tekniğe karşı tedbiri de ancak insan zekası çıkarabilir.

Açık alanların ve sokakların açık hedef olma durumuna karşı evlerden açılan koridorlar bir tedbir olurken, tank ve havan atışlarına karşı da en alt katlar ve bodrum katları diğer bir önemli tedbirdir.

Tankın devreye konulmasından bu yana mevziisi tankın hedefine giren Hebûn arkadaşın elinden balyozu eksik olmuyor. Her mevzide en önemli silah olarak kullanılan balyoz, en çok da Hebûn arkadaşın elinde işlevli haldedir. Evlerden açılan geçiş hatları tank vuruşundan dolayı bozuluyor ve yenisi açılmak durumunda kalınıyor ya da bir geri hatta çekiliyorsa balyoz hemen devreye konuluyor. Fakat Sur’daki evlerin duvarları tarihi yapılarından dolayı oldukça kalındır ve kırılmaları öyle kolay değildir. Bundan dolayı balyoz, levye, çekiç ve murç önemli birer silah olarak kullanılmaktadır.

Gün içerisinde Kurşunlu tarafında yaşanan çatışmalarda düşmanın 4 ölüsü, Dört Ayaklı Minare’de de 1 ölüsü var. Şervan (gençlik kadrosu) ikinci sefer aynı gözünden yaralandı.

Onların yazmak bir görev

Sur direnişinin komutanı Çiyager’in ısrarları üzerine ve bu işi kendine bir sorumluluk bilerek hem mevzisinde çatışan hem de günlüğü kaleme alan Xemgîn Roj, kendisi için en zor olanın şehit düşen arkadaşlarını yazmak olduğunu belirtiyor. Direnişin tüm süreçlerini, yaşamlarını yitiren direnişçileri, nasıl, nerede ve ne zaman şehit düştüklerini ve o arkadaşlarının mücadele kişiliğini tarihe not eden Xemgîn Roj, yazdıklarının bir tarih olacağını bilerek bu sorumluluğunun üstesinden geliyor.

]]>
https://yps-online.org/tr/2020/10/18/sur-direnis-gunlukleri-4-bolum/feed/ 0
Sur Direniş Günlükleri- 3. Bölüm https://yps-online.org/tr/2020/10/18/sur-direnis-gunlukleri-3-bolum/ https://yps-online.org/tr/2020/10/18/sur-direnis-gunlukleri-3-bolum/#respond Sun, 18 Oct 2020 09:02:43 +0000 https://yps-online.org/tr/?p=15282 Direnmeyi miras bıraktılar

Çok zorumuza gitse de, cenazeleri alma girişimlerimizin bedelsiz olmayacağı ve yeni kayıpların yaşanabileceği ihtimalinin yüksek olmasından dolayı arkadaşlarımızı alamıyorduk. Her iki arkadaşın cenazesi bir aya yakın süre boyunca orada kaldı.

08 Eylül 2016 Perşembe 08:10

* Ayrıştırmayı kolaylaştırmak adına yaptığımız açıklamaları italikle gösterdik; bunlar dışındaki bütün cümleler, direnişçilere aittir.

Sur Direnişi günlüğünde yaşananlara dair yazılanlar, bir arada olmanın, aynı yolda kutsal bir yürüyüşe çıkmanın ve bu yürüyüşün çarpıcı resimlerine dair akıllara gelenlerin en serti, en çarpıcısı ve en tarihi olanıydı. Bu amansız saldırılara karşı büyük bir cesaret örneğiyle kafa kafaya vermiş genç bir grubun arkadaşlıkları, birbirlerine olan bağlılıkları ve birlikte yaşadıkları yanında bu birlikteliğin ani gidişler ve kahramanca hikayelerle son bulması, direnişçiler için en acı verici olanıydı. Ancak buna rağmen bu amansız direnişi sürdürmek, gidenlerin vasiyeti gereği gitmeyi anlamlandırmanın tek yoluydu. Bu yüzden Sur direnişi için yitirilen her bir genç adım adım örülen büyük zaferin tarihi taşlarıydı.

Yoğurt Pazarı’na düşmanın yönelimi gerçekleşmiyordu ama ilk günden itibaren sürekli bir arayış içerisinde olan Delil arkadaş eylem gerçekleştirmeyi başarabiliyordu. Dört Ayaklı Minare’den Çardaklı Hamamı mevzisine kadar olan alanın sorumluluğunu Delil arkadaş üstlenmişti. Kendisiyle beraber yaşları 13-14 civarlarında olan birkaç arkadaş o alanın güvenliğini sağlıyordu. Buna rağmen hiçbir zaman “Arkadaş ihtiyacımız var” diye bir talepte bulunmadı.

Hazırlık dönemi boyunca tek bir mevzinin yapımıyla ilgilenen Delil arkadaş, çatışmaların başlamasıyla birkaç gün içerisinde bulunduğu alanı genişletip yeni mevziler yapmaya başlamıştı. Delil arkadaş, sürekli olarak düşmanı vurmanın yoğunlaşması içerisindeydi. Burada, yani Sur’da büyümüş ve tüm sokaklara oldukça hakimdi. 23 Aralık’ta yaşanan durum hepimizi zorlayan bir durum olmaktaydı. Mustafa arkadaş nasıl ki Kurşunlu’dayken “sırtımız sağlamdır” diyorduysak Yoğurt Pazarı için de Delil arkadaş aynı güveni bize veriyordu. Fakat bu sefer durum farklı olmuştu. Seslerin okuldan geldiğine yönelik kuşkular üzerine, düşmana darbe vurma amacıyla, Delil arkadaşın ısrarı üzerine oldukça yanlış bir tarz ile okula girilmeye çalışılmıştı. Okulun bahçesine bakan binanın birinci katından duvar delinerek merdiven yardımıyla aşağı, yani okulun avlusunu gören başka bir binada konumlanmış olan düşman, Mazlum (İsa Oran) ve Delil (Mesut Seviktek) arkadaşları şehit düşürdü.

Duvar delerek ilerlemenin riskleri çoktu. Duvarın arkasında nelerin olduğunu bilmemekle beraber eğer düşman varsa dahi pusu atıp bekleyeceği aşikardı. Çünkü duvar kırılırken neredeyse 100-150 metreye kadar kırma sesi yayılıyordu. Aynı yöntemi defalarca kullanan düşman gücüne nasıl ki bizler darbe vuruyorsak, aynı şekilde düşmanın da pusuda bekleyip darbe vuracağını tahmin edebilmek gerekiyordu. Cenazeleri almak için çok uğraşılmasına rağmen düşmanın pusuda bekliyor olması buna engel oldu. Diğer yandan düşmanın cenazeleri aldığı bilgisinin bir şekilde yayılmış olması, yeni girişimler yapmamızı engellemişti. Düşman cenazeleri almamış ve pusuda beklemeye devam etmişti. Arkadaşlar Aralık ayının 23’ünde şehit düştü, cenazelerin alınmadığını 10 Ocak gibi fark ettik. Her iki arkadaş da ilk şehit düştükleri pozisyondaydı ve yağan kardan dolayı simaları tam olarak seçilemiyordu. Mazlum arkadaşın silahı bir sopanın yardımıyla alınmıştı. Cenazeleri alabilmek için tekrardan harekete geçildi fakat düşman pusuda beklemeye devam ediyordu. Çok zorumuza gitse de, cenazeleri alma girişimlerimizin bedelsiz olmayacağı ve yeni kayıpların yaşanabileceği ihtimalinin yüksek olmasından dolayı arkadaşlarımızı alamıyorduk. Her iki arkadaşın cenazesi bir aya yakın süre boyunca orada kaldı.

Mazlum arkadaş nerede ihtiyaç varsa oradaydı

Mazlum arkadaş yönetimde yer alan bir arkadaştı. Canlılığı ve pratik zekasıyla kolay çözüm üretebilen ve karar verebilen bir yapıya sahipti. Askeri tecrübesi çok olmamasına rağmen duvar kırıldıktan sonra aşağı inilmemesi gerektiğini belirtmiş fakat arkadaşların ısrarı üzerine kabul edip önden kendisi gitmişti. Gençlik kadrosu olan Mazlum arkadaş, hangi mevzide ihtiyaç varsa o mevzide yer alıp güç veren bir arkadaştı. Yönetimden Mazlum arkadaşın ve mevzi sorumlusu Delil arkadaşın şehadeti en ağır kayıplarımız olmuştu. Yoğurt Pazarı’nı yanındaki iki genç ile tutan Delil arkadaşın yerine 6 arkadaşın düzenlemesi yapılarak yaşanan boşluk ancak doldurulabildi. Mazlum arkadaşın yerine de Devrim arkadaşın düzenlemesi gerçekleşti.

Devrim (Raman) arkadaş yönetim düzeyinde direnişte yer alan bir arkadaştı. İlk gelişinde Hasırlı mevzisindeki pratiğe dahil oldu. Çok alanı dolaşıp tanıma fırsatı ve yine şehir savaşının nasıl olduğunu anlama fırsatı bulamadan çatışmalara dahil oldu. İlk başlarda kısmi bir yalpalanma durumu yaşasa da kısa sürede en aktif katılımın sahibi olan ve büyük güç veren arkadaşlardan olmayı başardı.

Ararat arkadaş ısrarla suikastçi olmak istiyordu

22 Aralık’ta Ararat arkadaş (Serhat Doğan) şehit düştü. Direnişin başından itibaren sürekli karnas silahını kullanmak için ısrar eden bir arkadaştı. Silah verildikten birkaç gün sonra Çardaklı tarafında binanın çatısına çıkarak 3-4 mermi atan ve orada yerinin deşifre olmasından dolayı başından vurularak şehit düşen Ararat arkadaşın cenazesi dışarı çıkartıldı. 20 gün boyunca çatışmaların ve düşman saldırısının hiç durmadığı sağlık ocağı mevzisinde en moralli katılımı sağlayan Ararat arkadaş, ısrarla suikastçi olmak istiyordu.

Bu temelde isteği yerine getirildi. Çatılardan suikast yapmak çok çok riskliyken bir yerine birden fazla mermi atılmış ve yer deşifre olmuştu. Düşman ilk günden beri sürekli çatıları tararken, kendisi için hedef haline getirirken, kullanılmaya çalışılması ya anlık olmalıydı ya da hiç kullanılmaması gerekmekteydi.

Mardinkapı Okulu’nun bir karakol gibi kullanılmaya başlanmasından sonra düşman, Yenikapı taraflarına doğru ilerlemeye başlamış ve aramızda özgün mevzi olarak adlandırdığımız mevziye çift taraflı saldırı başlatmıştı. 2 metre genişliğinde ve 2 metre yüksekliğindeki mevzi, birkaç tank atışından sonra dağılmıştı. Düşmanın yeni hedefi Süleyman Nazif Okulu’ydu ve okula doğru ilerleyişini iki hattan gerçekleştiriyordu. Birinci hat için geniş cadde bulunurken, ikinci hat için özgün mevzinin olduğu dar sokaktaki evler tank atışları ile yıkıldıktan sonra kepçe ile temizlenip cadde haline getiriliyordu. Zırhlı aracın dahi geçemediği sokaktan tank geçirilip okula varıldı. An be an düşmanın ilerleyişi geciktirilip darbe vurulmaya çalışılırken 30 Aralık’ta Devran arkadaşın (Ramazan ÖĞÜT) şehadeti yaşandı. En genç arkadaşlardan biri olan Devran arkadaş, gece dürbünü ile caddeyi kontrol ederken başından vurulmuş ve şehit düşmüştü. Caddenin kullanılmaması gerektiği konusundaki tüm uyarılara rağmen kullanılmış ve aynı gece Kasap arkadaş da sağ bacağından ağır yaralanmıştı. Kasap arkadaşın hayati tehlikesi yoktu fakat bacağındaki kemikler kırılmıştı.

İlerleyişimiz duvarlar delinerek sürüyordu

Yaralılarımızın sayısı gittikçe artıyor, bu da bizleri zorluyordu. 13 Aralık’ta Zozan arkadaş ayağından yaralanmış ve bir aydan fazla yerde kalmıştı. Yine Nuda (Nûcan Malatya) arkadaş ayağından yaralanmış ve bir aya yakın yerde kalmıştı. İsmail (Lezgin) arkadaş ayağından yaralanmış ve bir süre dinlendikten sonra yaralı haliyle sabit bir evde sokağın denetimini almak için nöbet tutuyordu. Parça kemiğe isabet ettiğinden dolayı halen topallıyor.

Süleyman Nazif Okulu hattına çekilmenin sebebi yine hattımızın kesilmesi ve arkadaşların darbe yeme ihtimalinin yüksek olmasından dolayıydı. Yeni hattımız Sağlık Ocağı, Süleyman Nazif ve Mardinkapı Okulu şeklindeydi. Düşman, saldırılarını paralel bir şekilde ilerletmeye çalışıyordu. Yılbaşı gecesi oluşan bu yeni hat bir çizgi halinde doğusunda (Yenikapı tarafı) düşman, batısında bizlerdik. Saldırının esas yönü doğudan gelişirken, diğer yönlerden de düşmanın saldırı hazırlıkları gelişiyordu. Bugünlerde havanın kar yağışlı olmasından keşif uçakları uçuşlarını yapamıyordu. Bu fırsatı düşmana darbe vurma ve alanımızı genişletme temelinde kullanmaya çalışmak etkili oldu. Yoğurt Pazarı, Dört Ayaklı Minare ve Emniyet Fırını hattımızı Gaziler Caddesi’ne doğru -düşmanın mevzilerine doğru- ilerletmeyi esas alıyorduk. İlerleme, duvar delmek temelinde gerçekleşiyordu.

Kaçan düşmanın geride bıraktığı malzemeler

Sur direnişi süresince Türk ordusu, boyutları iç savaşı da aşan bir düzeyde ordunun da dahil olduğu kapsamlı saldırılarını sürdürürken özel savaşı da etkili kullanıyordu. Özellikle yaşadığı ağır kayıpları, ölü sayısını gizliyor ve medya aracılığıyla her gün süslü hikayelerle kazanılmış sahte zaferler inşa ediyordu. Buna karşı Sur direnişçileri silah ele geçirmeyi önemsiyorlardı. Ele geçen her silah sonuçta kayıpların kanıtıydı. Şehir savaşının silah ele geçirmeye imkan sunmayan koşullarına rağmen direnişçiler, özellikle direnişin son süreçlerinde çok sayıda silah ele geçirmişti.

Buna karşı Sur’da ağır kayıplar veren AKP ve onun savaş güçleri birebir ve göğüs göğse çatışmadan tümüyle kaçınıyor, tekniğe dayalı yıkıcı bir savaşı tırmandırıyordu. Mahalleler ve sokaklar artık obüs ve havan atışlarıyla da dövülmeye başlanmıştı. Yine direnişçilerin tam olarak çözemediği ve savaş suçu kapsamında sayılabilecek yeni silahlar Sur üzerinde deneniyordu.

Düşmanın üzerinden silah kaldırma bir hedef olarak sürekli gündemimizdeydi. Kar yağışı fırsat bilinerek yapılan operasyonlarda düşmanın önceden girdiği hatlara girildi ve daha önce yaşanan çatışmalarda düşmanın kaçarken geride bıraktığı bir melez silahı, termal dürbünüyle beraber ele geçirilmişti. Bu tüm arkadaşlarda büyük bir moral oluşturmuş ve silah kaldırma hedefini daha da güncelleştirmişti. Şu an (67. gün) itibariyle düşmanın 4 melez, 2 termal dürbünü, 2 kalkan, yaşamsal malzemeleri ve birkaç çantası ele geçirildi. Cenazeler ile henüz tam temas sağlanmamış da olsa kaçan düşmanın geride bıraktığı malzemeler moral güç oluşması açısından önemliydi.

Düşman ilerleyemedikçe tekniğe sarılıyordu

Düşmanın Süleyman Nazif Okulu’nun içine girebilmesi için öncelikle boşaltmış olduğumuz alanlarda operasyon yapıp bizlerin oralarda olup olmadığını netleştirmesi gerekmekteydi. Bırakmış olduğumuz birkaç basmalı mayınımız düşmanda patladı ve ilerleyişini daha temkinli yapmaya zorladı. Bu da bize zaman kazandırıyor ve yeni hazırlıklarımızı güçlendirmemizi sağlıyordu. Mardinkapı Okulu’nda yaptığımız hatayı tekrarlamayıp bu sefer okulun içine de mevzilenilmişti. Düşmanın okula girişi beklediğimizden daha uzun süreyi almış ve ancak 9. gün (Süleyman Nazif Okulu’na çekilişimizin 9. günü) bu gerçekleşmişti.

Bizler için daha dar sokaklarından dolayı kırmızı çizgilerimiz diye adlandırdığımız bu hatta, düşmana daha ağır darbeler vurabilir pozisyondaydık ve öyle de oluyordu. Fakat bir sorun vardı, o da düşmanın ilerleyemedikçe tekniğe sarılıyor olmasıydı. Mevzilendiğimiz evler teker teker tanklarla vuruluyordu. Zaman ilerledikçe düşmanın kullandığı teknik de artıyordu. Ocak ayının ortalarından itibaren 60’lık havanları da kullanmaya başladığını patlamamış güllelerden anlıyorduk. Anlayamadığımız birçok bomba ve silah çeşidini de kullandığını biliyoruz fakat tam olarak hangi silahlar olduğunu çıkaramıyoruz.

‘Orada biz kalırız’

Savaşı kazanılır hale getirenin fedakarlık olduğunu belirtiyordu, YPS direnişçileri. Feda etmek, fedakarlıkta bulunmak, arkadaşının önüne geçmek, arkadaşını sırtlamak, arkadaşın için savaşmak… Bunlar anlatılmayı hak eden bir direnişin en temel harcıydı. Sur Direnişi, bunların yüzlerce örneği ile doluydu. Özellikle direnişin büyük komutanı Çiyager için anlatılanlar ve günlüğün teyit ettikleri, Çiyager’i tarihi bir direniş komutanı haline getiren temel vasıflardı. O çatışma ortamında mevziden mevziye koşan, arkadaşlarının sorunlarına çare bulan, deyim yerindeyse direnişi çekip çeviren, iki sözüyle zifiri bir karanlık gibi çöken karamsarlığı yerle bir edip büyük bir mücadele etme coşkusu yaratan Çiyager, bu direnişin bayrağı olmayı böylelikle hak ediyordu. Çiyager gibi onlarca direnişçi bedel ödemede en birinci olmanın erdemiyle mevzilerinde direnişlerini sürdürdü.

Doğu hattımızın en solunda, Sağlık Ocağı mevziimiz olan binada Agir (Velat Bilen) arkadaş sorumluluğunda olan arkadaşlar, sağa doğru Rêber, Cahit ve Felat arkadaşların kaldığı bina, okulun arka tarafında Xerzî, Ş. Yılmaz (Turgay GİRÇEK), Delal, Berivan, Sarya arkadaşlar ile birlikte 15 civarında arkadaş yer alıyordu. Bu cephenin sorumluluğu Şîlan arkadaştaydı. Fakat çatışmaların başından itibaren sürekli çatışmaların en yoğun olduğu cephede Çiyager arkadaş birebir yer alıyor ve mevzilerde arkadaşlar ile birlikte nöbete dahi katılarak büyük güç veriyordu. Süleyman Nazif Okulu’nun sağındaki evlerde mevzilenmiş olan bölgeye Delal, Berivan ve Sarya arkadaşların düzenlemesi gerçekleşmişti. O evlere bir yandan tank vururken bir yandan da düşmanın sızma ihtimalinin yüksek olduğu evlerdi. Her üç arkadaşın da “Orada biz kalırız” diyerek öneri yapmaları örnek bir duruştu.

Yüreğine kötülük uğramamış Sarya arkadaş…

Sarya arkadaş, en genç kadın yoldaşlarımızdandı ve savaş tecrübesi ya da herhangi bir eğitim alma durumu yoktu. Fakat düşmanı vurma istemi ve cesareti örnek alınacak bir duruştu. Henüz kötülüğün uğramadığı temiz yürekli Sarya arkadaşa, başına taktığı kırmızı bezden dolayı ‘kızıl ordu’ diye hitap edilmeye başlanmıştı. Sokaktaki düşmanın hareketliliğini gözetlemek için başını pencereden çıkararak bakmanın tehlikeli olduğunun anlaşıldığı ve uyarıldığı bir dönemde pencereden ayna kullanılmadan bakılmış ve Sarya arkadaş başından vurulmuştu. 8 Ocak’ta yaşanan şehadetin dersleri büyüktü.

Başından beri tuttuğumuz alan, Süleyman Nazif Okulu’nun da düşmanın eline geçmesiyle yarı yarıya oluyordu. TC devleti işgal edilmemiş yeni topraklara saldırır gibi tüm ordusu ve tekniğiyle saldırıyor ve teslim almak için tüm yol ve yöntemleri deniyordu. Kendi askeri gücünü ortalama 10 günde bir değiştirip yenilerken bizler, verdiğimiz yaralı ve şehadetlere rağmen daha fazla direnmeyi esas almak zorundaydık. “Ablukaya al, elektriğini kes, ordunun tüm cephanesini istediğin kadar kullan, oradaki direnişçiler lojistiksiz kalsın ve teslim olsunlar” üzerinden yapılan hesaplar tutmuyor ve direniş bir türlü kırılamıyor, bu da düşmanımızın öfkesini her geçen gün arttırıyor ve daha çılgınca saldırılar yapmasına sebep oluyordu. Varsın kudursunlar, direniş kırılmayacaktır.

Patlamadı ki!

Doğudan (Yenikapı tarafından) saldırılarını yoğunlaştıran düşmana ağır darbeler vurulmaya devam ediliyordu. Bir binaya giren düşman ile sıcak temas sağlanmıştı. Kürt askerlerin ve korucuların konuşturulmasıyla teslim ol çağrıları Kürtçe yapılırken arkadaşlar teslim ol çağrılarını iade edip sonuna kadar direnileceğini Türkçe belirtiyordu. Düşmanla bu şekilde birçok diyalog kuruldu.

Sınırlarımızı birçok zaman sadece bir duvar oluşturuyor ya da dar bir sokak. Atılan ve patlamayan el bombalarını birbirimize iade ediyor ve “patlamadı ki” diye düşmanla alay ediliyor ve tahrik ediliyordu. Sokak kullanılarak karşıdan karşıya geçişler için asılan perdelerin arkasından koşarak geçişler sağlanmaya çalışılıyordu. Sokaklar artık daha tehlikeli olmaya başlıyor. Bunun için Paşa Hamamı kapısından (Yenikapı Sokak’tan) sokağın diğer tarafına yarı yer altı bir geçiş tüneli yapıldı. Tankın vuruşlarına karşı da tedbir olarak düşünülmüştü.

Yönetimden Nuda (Nûcan Malatya) ve Delil arkadaşlar da yaralıydı. Delil arkadaş 5 Ocak’ta yaralanmış ve 10-12 gün dinlenmek zorunda kalmıştı. Yönetim düzeyinde yaralanmalar hem arkadaşların moralini etkiliyor hem de denetimin zayıflamasına neden oluyordu. Yaralı arkadaşlar da bu durumu bildiğinden psikolojik olarak rahat olamıyorlardı.

]]>
https://yps-online.org/tr/2020/10/18/sur-direnis-gunlukleri-3-bolum/feed/ 0
Sur Direniş Günlükleri- 2. Bölüm https://yps-online.org/tr/2020/10/18/sur-direnis-gunlukleri-2-bolum/ https://yps-online.org/tr/2020/10/18/sur-direnis-gunlukleri-2-bolum/#respond Sun, 18 Oct 2020 08:56:55 +0000 https://yps-online.org/tr/?p=15279 Varsın, kudursunlar… Direniş kırılmayacak!

Bizler her evde olabilir ve o evlerdeki herhangi bir pencere ya da çatışma deliğinden düşmana isabetli bir mermi sıkabiliriz! O zaman böyle düşünüldüğünde, yani düşman açısından olaya bakıldığında her ev hatta düşmanın açısına giren her yer bir hedef halini alır. Demek ki düşmanımızın da işi pek kolay değilmiş.

07 Eylül 2016 Çarşamba 08:49

* Ayrıştırmayı kolaylaştırmak adına yaptığımız açıklamaları italikle gösterdik; bunlar dışındaki bütün cümleler, direnişçilere aittir.

2 Aralık tarihine kadar Sur’a rahat girmenin mümkün olamayacağını anlayan AKP rejimi, sokağa çıkma yasaklarıyla birlikte öz yönetim alanlarına büyük çaplı operasyona başlayacaktı. Bu tarihle birlikte Sur direnişçileri amansız bir çatışmaya girişecek, Özel Harekat güçlerine ve DAİŞ’li çete gruplarına ağır darbe vurdurmayı sürdürecekti. Oldukça kısıtlı imkanlar, az sayıda cephane ile Sur sokaklarında bir avuç Kürt gencinin yiğitçe sergilediği direnişe çarpan Özel Harekat güçleri, işlerin sanıldığı gibi olmadığını anlayacaktı.

Saldırının başlatılacağının istihbaratını az çok almış ve bekliyorduk. 1 Aralık gece 12 sıralarında Kurşunlu Camii’nin meydanında daha önceden döşemiş olduğumuz devreli mayın infilak etti ve arkadaşlar şans eseri yara almadan kurtuldular. Meydanın ortasında oluşan dev çukurun mayın sonucu açıldığı anlaşılmasın diye patlamanın hemen ardından kamuflesi yapılıp üzerine beyaz bir branda çekildi. Çatışmaların 4. ya da 5. günü bu brandanın altında ne olduğunu bir türlü çözemeyen düşman, brandanın altındaki sır perdesini aralamak için birçok girişimde bulundu ama her defasında gizemi çözmesi yeni mayın ve roketlerle engellendi.

İlk saldırı Kurşunlu Camii’ye

Ayın 2’sinde sabah saat 6’da düşmanın ilk saldırısı da Kurşunlu Camii’ne gerçekleşti. Kullandığı ilk silah da düşman için vazgeçilmez olan bombaatardı.

Peki düşman bu kadar cephaneliği kime karşı kullanıyor? Adeta düşmanın duvarlara, pencerelere, camilere, binalara ve çatılara karşı savaştığını belirtmek abartı sayılmaz. Çünkü her taraftan kendisine saldırı gelebilir ve bunu engellemesinin tek yolu savaştaki atış üstünlüğünü kullanmaktır. Bizler her evde olabilir ve o evlerdeki herhangi bir pencere ya da çatışma deliğinden düşmana isabetli bir mermi sıkabiliriz! O zaman böyle düşünüldüğünde, yani düşman açısından olaya bakıldığında her ev hatta düşmanın açısına giren her yer bir hedef halini alır. Demek ki düşmanımızın da işi pek kolay değilmiş.

Rûken ve Zinar…

İlk gün zor geçiyordu. Alipaşa taraflarında olması gereken Rûken arkadaş, Dağkapı Meydanı’nda düşmanla girdiği çatışmada şehit düştü. Rûken arkadaş alana kısa bir süre önce gelmiş, gizliliğe ve deşifre olmamaya çok dikkat eden bir arkadaştı. Canlılığıyla bulunduğu ortama hemen kısa bir sürede kendi rengini yansıtmayı bilen bir arkadaştı. Şehadetiyle birlikte düşman Dağkapı Meydanı’nı da yasaklı bölge kapsamına almak zorunda kaldı.

Direnişin 2. gününde düşmanın saldırısı daha da artarken Zinar (Mehmet Demirel) arkadaş da şehadete ulaştı. Alan içerisinde yaşanan her iki şehadetin de sebebi mermilerin nereden gelebileceğini tam bilememekten ve dikkatsizlikten kaynaklanmaktaydı. Sıcak çatışmaların yaşandığı yerlerde şehadetler henüz yaşanmamıştı.

Kurşunlu Camii’nin yakılmasının faili belli!

Sur Direnişi günlüğü, direniş süreci boyunca gündeme gelen Kurşunlu Camii’nin yakılması olayına da ışık tutuyordu. YPS direnişçilerine göre AKP’nin sıklıkla din istismarı adı altında kullandığı Kurşunlu Camii’nin yakılması olayının faili belliydi: IŞİD-TC-AKP terör örgütü.

Kurşunlu Camii, 500 yıllık tarihinde böylesini görmemişti. Tüm silahlar kendisine çevrilmiş ve delik deşik olan duvarlarının yanında cayır cayır yanıp kül olmaktaydı. Tarihi yapısı sayesinde yıkılmadı ama büyük bir tahribata uğramaktan da kurtulamadı. Kurşunlu Camii’ne düşmanın yerleşmemesi oldukça önemliydi. Çünkü minaresi 10 katlı bir binanın yüksekliğindeydi ve birçok sokağa hakim olabilecek temelde keskin nişancılar yerleşebilirdi. Ama her zaman için bizi rahatlatan bir durum vardı; o da Mustafa arkadaşın Kurşunlu’da olmasıydı. Her düşman girişimini darbelemesini bilip Kurşunlu’yu düşürmüyordu. Kurşunlu Camii’ne tek bir mermi dahi sıkmamamıza rağmen düşman tarafından özel savaş malzemesi olarak kullanılıp tüm dünyaya böyle lanse ediliyordu. Gerçi teröristlerin camiyi vurduğunu söylüyorlardı, bu anlamıyla söylenenler doğruydu. Camiyi IŞİD-TC-AKP terör örgütü vuruyordu.

İlerleyemeyen düşmanın kırılacağını ve geri çekileceğini ama daha sonra tekrardan saldırıya geçeceğini tahmin ediyorduk. İlk 9 gün verdiği ağır kayıpların yanında ilerleme kaydedemeyen düşman, yasağın 17 saatlik kalktığını ilan ediyordu. Abluka kaldırılmamış, sadece 100 metre geri çekilinip sivillerin giriş-çıkışları denetimli bir şekilde sağlanmıştı. 10 Aralık’taki bu uygulamada alanımıza binlerce sivilin giriş-çıkışı gerçekleşti ve sivillerin kalan büyük bölümü de alandan çıkmıştı.

Özel Harekât, ‘abilerine’ haber verdi

AKP’nin övüne övüne sahaya sürdüğü JÖH-PÖH güçleri Sur Direnişi karşısında ağır darbeler yerken çeşitli DAİŞ gruplarının da kullanılması, istenen sonucu alamamıştı. Bunun üzerine Erdoğan yeni bir plan devreye koyarak Ergenekon operasyonlarıyla tutuklu bulunan askerleri serbest bırakıp itibarlarını ve güçlerini iade ederek orduyla anlaşmıştı. Bunun karşısında orduya öz yönetim alanlarında her türlü yöntemin kullanılması temelinde saldırı emri verilmişti. Bu aynı zamanda aslında Türkiye’de yaşanan çatışmalı sürecin bir iç savaş düzeyine çoktan ulaştığını gösteriyordu. Kürdistan’ın birçok bölgesinde asker ve tank artık devredeydi.

Akşam saat 4 olduğunda alan önce büyük bir sessizliğe büründü ve ardından çatışmalara kalınan yerden devam edildi. Bu seferki saldırının boyutu, çeşidi çok farklı olacaktı. Bize güç getiremeyen Özel Harekat, abilerine haber vermiş ve abileri tankla, topla, havanla ve askerle beraber desteğine gelmişti. “Hele bir gelsinler” sözümüzden oldukça alınmışa benziyorlardı.

Hele bir gelsinler dedik ama böyle de olmaz ki ayıptır! Bu kadar az sayımıza karşılık böyle bir teknik ve binlerce askerle geliyorsun. Madem ki sen böyle bir güçle saldırıyorsun, o zaman birkaç gün aç yolu, biz de biraz takviye alalım. O zaman gel de görelim, el mi yaman bey mi? Tabii tarih eski tarih değil; mertlik kalmamış, tek bir iğnenin dahi içeri girmesine izin verilmiyor. Aklınca içeride sadece bizim askeri gücümüzü değil aynı zamanda açlığa, susuzluğa, sigarasızlığa ve elektriksizliğe ne kadar dayanabileceğimizi, irademizi ve psikolojik gücümüzü de test ediyorlardı. Amaçlarının bir bütünen bizim irademizi kırmak olduğunu biliyoruz. Bundan dolayı ne kadar kayıp verirsek verelim tek bir insan sağ kalıncaya kadar bu savaşın, bu direnişin devam etmesi gerektiğinin bilincindeydik.

Tank ile tanışma

Ordunun da savaşa dahil olmasıyla beraber düşmanın Kurşunlu tarafından gerçekleşen saldırıları oldukça yavaşlamış ve saldırının yönü Keçi Burcu’ndan Yenikapı’ya doğru gerçekleşmeye başlamıştı. Hebûn arkadaşın mevzisine gerçekleşen saldırılardan yönelimin yön değiştirdiğini anlamıştık.

Hebûn arkadaş: Bizim en öndeki mevzilerimiz var ya…

A: Eee.

Hebûn: Onlar artık yok.

A: Nasıl yani yok?

Hebûn: Düşman bir şey ile vuruyor.

A: Hadi gidip bir bakalım.

Gidilip bakıldığında gerçekten de mevzi adına hiç bir şey kalmamıştı. Henüz gözle tank görülmemiş olduğundan ilk başta neyle vurulduğu anlaşılmıyor fakat tankın güllesinin bir parçasının bulunmasıyla durum anlaşılıyordu. Ayın 12’sinden itibaren tank ile tanışılmış oluyordu. Mevzilerin dağılmış olması pek bir şeyi değiştirmiyordu çünkü her mevzimizin önünde büyük tüplere doldurulmuş mayınımız bulunuyordu. Bundan dolayı tankın gelişinin etkileyebileceğini zannetmiyorduk.

Düşmanı durduracak, zırhlı kepçesine etki edebilecek iki silahımız bulunuyordu: Biri B-7, diğeri Zagros silahı. Her iki silahı da oldukça kullandık ama darbe yiyen araçlar götürülüyor ve yerine yenisi getiriliyordu. B-7 güllelerimiz de sayılı olduğuna göre dikkatli kullanmalıydık. Düşmanımız NATO’nun bilmem kaçıncı büyük ordusuydu. Tankını vuruyorsun hemen yenisini getiriyor, zırhlı kepçesini vuruyorsun ertesi gün daha da zırhlısını getiriyor. Askeri piyade birliğini vuruyorsun, ertesi gün yeni bir birlik getiriyor. Askerinin psikolojisi bozulmuş, hemen Bolu ve Kayseri’den çeşit çeşit renklerde bereleri olan askerlerini getirtiyor. Getirmesi yetmiyor, bir de medyada bas bas bağırıp askerinin propagandasını yapıyor. Görenler, duyanlar bu askerlerin hemen gidip meseleyi çözeceğini, her bir askerin dünyaya falan bedel olduğunu zannedecek. Oysaki altlarını pisleterek kaçtıklarını kimse bilmiyor. Biz biliyoruz.

Varsın, kudursunlar…

Gerillayı ya da bir direnişçiyi savaşı anlatırken dinlemek gerekiyor. Onlara göre savaş bir tanımın karşılığı olamaz. Savaş gerçekten çok çarpıcı bir konu. Tüm olgular tüm gerçekleşmeler ve bunlara dair tüm duygular tüm keskinliği ile ve en uçta cereyan ediyor. Olağanüstü şartların, olağanüstü niyet ve hedeflerin, olağanüstü davranış ve tavırlarla karşılandığı, böylelikle insanoğlu adına bilinebilenlerin çok ötesinde, alışılmamışlıklarla dolu hikayeler peşi sıra bırakan bambaşka bir evren gibi. Bu yüzden bu evrenin insanı olmadan savaş adına yapılabilecek tanımlama ve anlamlandırmaların yanılgı ve yetersizlik payı büyük. Bu yüzden savaş çemberi içinde gelişenleri bilinen verilerle mukayese edip tanımlamak, aklın klasik denklemleriyle sonuca ulaşmak, duyguların en basit ve en zayıf haliyle anlamaya çalışmak yetmiyor. Bu yüzden savaşın kazananı ve kaybedenine dair söz söylemek basit değil. Her yenilgi yenilgi olmadığı gibi her zafer bildiğimiz anlamda zafer de değil. Bunu en çok tarihi Sur Direnişi’yle anladık sonunda. Örneğin Sur’daki mesele, çarpışan iki güç ardından bir gücün, bir başka gücün denetimi altındaki bölgeyi ele geçirmesi değil. Ya da matematiksel olarak savaşın son sabahında arkada kalanların hangi taraf ve kaç kişi olduğu değil. Kaybetmek kayıpların çokluğu ile de izah edilemiyor artık.

Sur’da kazanan Kürt gençleri, örneğin öldürdüklerinin sayısı ile kazandıklarını iddia etmediler. Onlar amansız bir yok etme saldırısına, tarihi bir tehdide, bir rest çekmeye ve zulme karşı gösterdikleri tavırla kazandılar. Özgür yaşam adına karar kıldıkları öz yönetim davasının haklılığı, Sur sokaklarında soludukları havayı, içtikleri suyu kutsal kıldı. Kendi toprakları üzerindeki istilaya karşı aldıkları direnme kararının büyüklüğü, o genç yürekleri tarihi ve büyük kişilikler haline getirdi. Zalim ve bir o kadar amansız bir düşmanın tarihte görülmemiş büyük imkanlarına rağmen direnme kararından bir adım geri adım atmayarak ve aylarca destansı bir biçimde direnerek kazandılar. En önemlisi, kendilerinden sonrakilere direnilirse kazanılacağını anlatan ve insan olan herkesin iliklerine kadar işleyecek bir kahramanlık hikayesi bırakarak kazandılar. Kendilerinden sonrakilere kim olduklarını hatırlatarak… Düşmanlarının aklında ve yüreğinde özgürlüğe ölümüne düşkün insanların neler yapabileceğine dair korkular yaratarak ve kaçınılmaz bir sonu halk adına muhteşem kılarak kazandılar.

Şervan’ın direnci hepimize büyük moral oldu

Ayın 17’sinde düşman, Mardinkapı Okulu’nu denetimine aldı ve okulu (3 katlı) karakol olarak kullanmaya başladı. Aynı gün yoğun çatışmalar yaşanmış ve Şervan arkadaş başından ağır yaralanmıştı. Yaşama şansı neredeyse hiç görünmüyordu. Kafasının sağ tarafına isabet eden mermi 2 cm derinliğinde bir kanal oluşturmuş ve beyni olduğu gibi görünmekteydi. Ameliyatı yapabilecek kimse yoktu. Nasıl müdahale edileceği konusunda da doğru dürüst bir fikrimiz bulunmuyordu. Sağlıktan az çok anlayan (Bazı arkadaşlarımız artık buradaki pratikleri ile oldukça tecrübe kazanmışlardı) doktorlarımızın müdahalesi gerçekleşti fakat acilen hastaneye ulaştırılması gerektiğini belirtiyorlardı. Bu temelde aynı günün gecesi Şervan arkadaş bir tabuta (kafasının sallanmaması gerektiğinden dolayı tabuta konuldu) konularak dışarıya ulaştırılmak istendi. Fakat ulaştırılamayarak tekrardan geri getirildi. Şervan arkadaşın o yaralı haliyle gece boyu soğukta kalmasının yanında götürülememesi ve düşmanın eline geçme ihtimalinin yaşandığı gecenin bir romanı dahi yazılabilir. Şervan arkadaş direndi ve yaşama tutunmayı başardı. Gerçekleşen ancak bir mucize olabilirdi. Doğru dürüst bir tıbbi müdahale (serum ve iğneler dışında) yapılmamasına rağmen Şervan arkadaşın direnci tüm arkadaşlara büyük bir moral oluyordu. Bilinci açık, hafızası yerinde, kararlılığı hepimizden daha ileri düzeydeydi.

Çiyager arkadaşın aktif müdahalesi etkili oldu

Düşmanın Mardinkapı Okulu’na yerleşmesi bazı eksikliklerimizden ve tecrübesizliğimizden kaynaklanmaktaydı. Tank vuruşundan dolayı 6-7 ev geri gelinebiliyordu. Zırhlı araç bir evin karşısına geçmişse artık orada kalınmaz sanılıyordu. Ama Çiyager arkadaşın bu dönemdeki aktif müdahalesi bu durumun değiştirilmesinde oldukça etkili oldu.

Emniyet Fırını, Dört Ayaklı Minare, Yoğurt Pazarı ve özgün mevzide (Yenikapı) ilk 20 gün düşmanın yönelimi neredeyse hiç gelişmemişti. Bombaatarlar sürekli atılıyor ama gerekli tedbirler tüm evlerin kapıları açık tutularak ve tüneller kullanılarak yaralanmaların önüne geçiliyordu. Okulun düşmanın eline geçmesiyle birlikte saldırı yönü Yenikapı’ya doğru gelişmeye devam etti. Afat (Piling) arkadaşın sorumlu olduğu mevzi geniş bir alanı kapsıyor ve geniş caddeden düşmanın ilerleyişi daha kolay oluyordu. Tank bilinçli bir şekilde evleri hedef alıp vurmaya başlamıştı. Kurşunlu’da arkadaşların nöbet tuttuğu ev vurulmuş ve tankın güllesi tavanda patlamıştı. Heci, Agir ve Çiyager (genç) arkadaşlar birkaç sıyrıkla bu saldırıyı atlatmışlardı. Tankın vuruşuyla yaralanan ilk arkadaşlardı. Her üç arkadaş da pansumanlarının ardından tekrardan mevzilerine dönüp moralli katılımlarına devam etmişlerdi.

]]>
https://yps-online.org/tr/2020/10/18/sur-direnis-gunlukleri-2-bolum/feed/ 0
Sur Direniş Günlükleri- 1 Bölüm https://yps-online.org/tr/2020/10/18/sur-direnis-gunlukleri-1-bolum/ https://yps-online.org/tr/2020/10/18/sur-direnis-gunlukleri-1-bolum/#respond Sun, 18 Oct 2020 08:49:26 +0000 https://yps-online.org/tr/?p=15276 YAZILMAYA BAŞLANAN TARİH: 21 OCAK 2016

Direniş zafere, pasifizm yenilgiye, teslimiyet ihanete götürür…

Tarihi Sur Direnişi’nde şahadete ulaşanların anısına…

Her bir günü bin yıl gibi geçen Sur direnişinden…Sur wê bibe Qela Dimdimê…

7 Haziran 2015 tarihindeki genel seçimlerde demokratik siyasetin zaferi, AKP çetesinin istediği çoğunluğu mecliste elde edememesi, yeni bir sürecin başlamasını da beraberinde getirdi. Önder APO ile olan diyalog düşman tarafından sona erdirilip imha ve tasfiye süreci tekrardan gündeme geldi. Suruç Katliamı ve hemen ardından Medya Savunma Alanları’na yapılan kapsamlı hava saldırısı (24 Temmuz) artık yeni direniş hamlesinin devrimci halk savaşı temelinde başlatılmasını gerekli kılmaktaydı. Ağustos ayı ile birlikte birçok ilçede ilan edilen öz yönetimlerin savunulması temelinde öz savunma birimlerinin örgütlendirilmesi ve halk ile iç içe bir direnişin geliştirilmesi devrimci halk savaşının bir gereği olarak ortaya çıkmaktaydı. Varto, Farqîn, Cizîr, Silopi, Nusaybin ve Derik gibi birçok ilçede direniş başlatılmış oluyordu. Amed gibi bir şehrin merkez ilçelerinde de direnişin geliştirilmesi tüm Kürdistan’ı etkileyecek bir durumu ortaya çıkaracaktı. Bu temelde Sur ve Bağlar’da geliştirilmek istenen süreç yeni bir dönemi de beraberinde getirdi.

Sur’daki direniş ilk olarak Şehit Berfin arkadaşın da öncülük ettiği 21 Ağustos’ta başlatıldı. Toplam eldeki silah sayısı iki B7 silahı ile birlikte 15 civarındaydı. Binbir zorlukla el konulan iki kepçenin alana getirilmesi temelinde gece 10 civarında Sur’un yarısını denetime alacak şekilde hendek kazımına başlanmıştı. Elimizdeki silah sayısı da, arkadaş sayısı da sınırlıydı. Keçi Burcu ve Saraykapı yakınlarındaki hendekler iki ana mevziyi oluştururken, Yoğurt Pazarı, Dört Ayaklı Minare, Emniyet Fırını ve Kervansaray’daki mevzilerle alan tutulmuş oluyordu. Düşmanın gece 11 gibi saldırısı başlamış ve kepçeler etkisiz hale geldikten sonra elimizdeki mevcut iki mayının döşenmesi başarılamamıştı. Çatışmalar sabaha kadar sürerken Ş. Berxwedan arkadaşın şehadeti gelişmişti.

Her bir gün altın değerindeydi

Kürdistan’ın birçok merkezinde 24 Temmuz saldırıları sonrası başlayan topyekûn imha konsepti, Kürdistan toplumunu ve onun örgütlü güçlerini yeni bir tartışmaya ve karara itmişti. Müzakereyle ve siyasi yollardan Kürt toplumunun tarihi olarak çoktan hak ettiği kendi kendini yönetme hakkına dayanarak öz yönetimler temelinde kendi geleceğini oluşturma her ne pahasına olursa olsun yeni saldırı dalgası karşısında temel mücadele yöntemi olarak belirlenmişti. Kürt gençliğinin öncülüğünde sokakların ve yaşam alanlarının saldırılar karşısında savunulması amacıyla hendekler ve barikatlar geliştirildi. Bu barikatlar ardında yaşamını kendi öz örgütlenmeleriyle idame ettirmek isteyen toplum, bunun için kendi kent meclislerini kurmuştu. Bu barikat ve hendeklere yönelik saldırı gelişmediği müddetçe öz yönetim alanlarında çatışma ve kayıp haberleri yaşanmadı. Ta ki öz yönetim iradesi topyekun saldırının hedefi oluncaya kadar…

Zorlu dönem devam etmekte ama yeni bir tecrübe kazanılmıştı artık. Tutulacak alan yeniden gözden geçirildi ve daha mantıklı olan bir yöntem ile yeni bir girişimin hazırlıkları yapıldı. Düşmanın zırhlı araçlarının girmekte zorlandığı daha dar bir alan ile başlanacak ve giderek alanın genişletilmesi esas alınacaktı.

Yeni cephane takviyesi ile birlikte 5 Eylül akşamı tekrardan direniş başlatılmıştı. Ana mevzilerimiz Dört Ayaklı Minare, Emniyet Fırını, Karadeniz Sokak, Süleyman Nazif ve Mardinkapı İlköğretim Okulları, Kurşunlu Camisi ve Yoğurt Pazarı’ndaki 7 mevziden oluşuyordu. Düşmanın saldırısı yine çok gecikmeden başlamış ama Ş. Yılmaz arkadaşın Çarşı Karakolu’na yönelik roketatarlı eylemi düşmanın geri çekilmesini sağlamıştı. Bu da sabaha kadar zaman kazanmamız demekti. Bunu fırsat bilerek sabaha kadar tüm mevziler yapıldı. Düşman sabah 6 gibi tekrar saldırılarını başlattı ve öğlen 12’ye kadar çatışmalar devam etti. Düşmanın 10’a yakın ölüsü ve birçok yaralısı vardı. İlk defa 6 Eylül’deki bu çatışmada halkın büyük bir desteği söz konusu oluyordu. 10 Ekim’e kadar bazı günler çatışmalı geçse de alan tutulmaya devam ediyordu.

Direnişin büyük kahramanı: Şehit Berfin

8 Ekim’de Şehit Berfin arkadaşın Bağlar’da ev baskını sonucu bombasını kendisinde patlatarak şehit düşmesi, direnişin nasıl olması gerektiğini bizlere tekrar hatırlatır nitelikteydi. Öncülük rolünü tam anlamıyla fedai bir ruhla yerine getiren Berfin arkadaş, Sur Direnişi’nin en büyük kahramanlarındandı.

10 Ekim günü düşman büyük bir güçle tekrar saldırılarını başlattı. Bu seferki saldırısı farklıydı; Eseddullah Timi’nin hortladığı (IŞİD’in TC versiyonu), adının duyulduğu saldırıydı. Çatışmalar gün boyu devam ettikten sonra gece saatlerinde geri çekilme sağlandı. Düşmanın operasyonu 4 gün sürdü.

5 Kasım akşamı (Farqîn’e saldırının 3. günüdür) daha önce tutulan alan tekrar tutulmaya başlandı. Düşmanın saldırısından kaynaklı mevziler zorlukla yapılabildi.

‘YPS’nin ilk şehidi ben olacağım’

Bu seferki direniş farklı olacaktı, olmak zorundaydı. 6 Kasım sabah 10 civarında düşmanın saldırısı tekrar başladı. Kurşunlu ve Yoğurt Pazarı mevzileri saldırılardan dolayı yapılamamıştı ve bu durum bizi oldukça zorladı. Akşama kadar süren çatışmalarda Avesta (Ferhat Doğru) arkadaş şehadete ulaşırken vurulan ağır darbeler ile düşman geri çekilmek zorunda kaldı. Düşmanın ilk saldırısı kırılmış ve yeni bir özgüven oluşmuştu. Artık iş hazırlıkların soluksuzca yapılmasına bağlıydı. Şehit Avesta’ya bağlılık da bunu gerektiriyordu. YPS örgütlenmesinden büyük heyecan duyan Avesta arkadaşın ilk sözü “YPS’nin ilk şehidi ben olacağım” şeklindeydi. Avesta arkadaş, Yoğurt Pazarı’nda arada kalan arkadaşların yardımına gidip düşmana el bombası attıktan sonra yaralanıp şehit düşen bir arkadaştı.

Bizim için artık her bir gün altın değerindeydi. Mevziler olabildiğince arttırılıp alan genişletilmeli, evler delinip hatlar oluşturulmalı, cephane ve arkadaş aktarımı yapılmalıydı. Yollara mayınlar döşenmeli ve yerelden gençliğin katılımı örgütlendirilmeliydi. Her savaşın yapılan hazırlıklar temelinde kazanılacağını bilerek hareket ediyorduk ama yine de hazırlıklarımızın çok kısıtlı kaldığının da farkına sonradan varacaktık.

Kepçe olsaydı…

Halkın ilgisi oldukça büyüktü. Düşmanın karakolunun önüne mayın döşeniyormuş gibi sessizce mevzilerin temeli atılıyordu. Sur sokaklarında hendek yapmak, yapmaya çalışmak anlamsızdı; çünkü ilk yarım metrede dahi su ve elektrik hatları önümüze çıkıyordu. Bunun yerine daha çok üstü kapalı mevzilerin (çatışma mevzilerinin) yapılması tartışıldı ve bir kısım hayata da geçirildi. Çatışmaların şekli çok farklı olacaktı. Hazırlıkların arasında en çok ihtiyaç duyduğumuz şey kepçe ve kumdu ama bu konudaki gelişmeler bazılarının beceriksizliğini ve duyarsızlığını net olarak bize gösterdi. Eğer ki yeteri kadar kum ihtiyacımız sağlanmış olsaydı, daha hızlı hazırlıklarımızı yapabilirdik. Hele hele bir kepçemizin varlığı, sırtımızı Sur’un tarihi bedenlerine vermemizi sağlayabilirdi. Kepçe için yapmadığımız şey neredeyse kalmamıştı. Kepçe olsaydı, Yenikapı’ya ve ardındaki Hevsel Bahçeleri’ne hakimiyet kurabilirdik. Kepçe örgütlenemedi, kum zorla bir miktar ayarlanabildi.

Hele bir gelsinler…

Kürt gençliği yaşanan her saldırı karşısında kendini savunmak üzere örgütlenmeyi, bu temelde öz savunmayı geliştirmeyi esas almıştı. Saldırının şiddeti ve kapsamı büyüdükçe YDGH’den YPS’ye doğru evrilen savunma örgütlenmesi gündeme girmişti. Diğer öz yönetim alanlarında olduğu gibi yaşanan savaştan deneyimler o kısacık süreçte elde ediliyor; gençler arasında tartışılıp yeni taktikler belirleniyordu. Sur’a gerçekleşen ilk saldırılar da Sur direnişçileri için böyle bir deneyim ve tecrübe oluşturmuştu. Mücadele sürecinin ilk günleri ardından ortaya çıkan tecrübeye dayanarak YPS savaşçıları hazırlıklarına savaş içerisinde hız vermişti.

5 Kasım’dan 28 Kasım’a kadar geçen her bir gün büyük bir fırsattı. Bu fırsatı ne kadar doğru değerlendirebilirsek o kadar savaşta başarılı olacaktık. Bu bilinçle her şey yapılıyordu. 80’e yakın silahlı birim ve arkadaş örgütlendirilmiş, cephane stoku yapılmıştı. Mevzilenmeler de Emniyet Fırını‘ndan Kervansaray’a, Karadeniz Sokak’tan Yenikapıya, Kurşunlu’dan Yoğurt Pazarı ve Dört Ayaklı Minare’ye kadar tamamlanmıştı. Yönetim düzeyinde güçlü arkadaşların örgütlenmesi sağlanmıştı. 26 Kasım’da (tahminen) hareketli takımda yer alan Mazlum arkadaşın Bağlar’da şehadeti yaşanmıştı. Ş. Mazlum’un cenaze töreninden dönen iki arkadaş takip sonucu, Sur’a gelirken, Dört Ayaklı Minare yakınlarında düşman tarafından durdurulmak istenmesi üzerine iki polis öldürülürken arkadaşlar sağlam bir şekilde alana ulaşmayı başarmışlardı. Fakat düşmanın yoğun taraması sonucu o anda Dört Ayaklı Minare için basın açıklaması yapan Tahir Elçi, düşman tarafından şehit edilmişti. Hemen ardından sokağa çıkma yasağının ilanı ve düşmanın alana saldırısı başlamıştı. Bu saldırı için düşman çok hazırlıksızdı. İki gün boyunca yaşanan çatışmalarda düşmana ağır darbeler vuruldu. Dört Ayaklı Minare’nin yakınında zırhlı araçta patlatılan mayın sonucu araç tümden imha edilirken Yenikapı ve Emniyet Fırını tarafında da düşman darbelenmişti.

29 Kasım akşamı kalkan abluka iki gün aradan sonra 2 Aralık sabahı tekrardan başladı. Bu seferki yönelimin daha kapsamlı olduğu belliydi. Sivillerin büyük bölümü alandan çıkmıştı ama yine de evinde kalanlar vardı. Zor da olsa sivillerin giriş-çıkışları ilk 10 gün gerçekleşiyordu. Böyle kapsamlı bir saldırıyı bekliyorduk. Kendimize olan güvenimiz oldukça yüksekti. Cephane ve arkadaş sıkıntısının eskiye oranla olmaması, yeni yoğunlaşmalarımızla birleşince pek de sıkıntı yaşamayacağımızı tahmin ediyorduk; bundan dolayı da birçok sohbetimizde “hele bir gelsinler” diyerek mevzilerdeki nöbetimizi sürdürüyorduk…

]]>
https://yps-online.org/tr/2020/10/18/sur-direnis-gunlukleri-1-bolum/feed/ 0
Mahsum tebbesümlü Mazlum heval https://yps-online.org/tr/2020/06/18/mahsum-tebbesumlu-mazlum-heval/ Thu, 18 Jun 2020 10:13:52 +0000 https://yps-online.org/tr/?p=14878 Bir insan melek kadar temiz kalabilir mi ? Baştan aşağı pak olabilir mi ? Bebek masumiyetiyle genç bir delikanlı olarak kalınabilinir mi ? Böyle birini tanıdım ben, hem de kızılca kıyametin içinde oraya buraya koşturur haldeyken. Adı Mazlum idi. Esmer yüzü, uzun boyu vardı. Yemeğin azlığı işlerin çokluğu mu onu zayıflatmıştı yoksa genel yapısı mı öyleydi bilemiyorum. Uzun boyu içinde beli incecikti.

 Dışardan bakıldığında çok farklı büyük işler yapan Mazlum’un nasıl biri olduğunu anlamak için tebbesümü yeterli olurdu. Ufak bir tebbesümde bile iki gamzesinin çukurluğu ele verirdi onu.

  Tek okunabilen masumiyet olurdu. Kim masum kalabilmişti ki bu kirli dünya da bir şair çocukların masum olduğunu söylerdi oda büyüyünceye kadar, ama Mazlum büyümüş ve masum kalabilmeyi başarmıştı. Tanıyan herkeste aynı duyguyu bırakan Mazlum’un masumluğu benim de hemen dikkatimi çekmişti. Olabilir mi? Dedim ilkin , bir erkek arkadaş bu kadar masum olabilir miydi ? Şaşkınlık içinde onu incelemeye almıştım. Konuşmaya başlasa belki çıkarabilecektim nasıl biri olduğunu ama pek konuşmuyor suskunca oturuyordu. Tanıdığı diğer arkadaşların onunla konuşmalarını beklemek epey zaman almıştı ara ara yapılan sohbette komik olan şeylere içinde olağanca anlam barındıran tebesümü ile refleks veriyordu. Ona baktığımı fark edince yüzünde yaşadığı utangaçlığı ve ürkekliği anlatacak kelimeler bulmak zor. Gene şok oluyorum bir erkek arkadaş bu kadar ürkek ,utangaç olabilir mi ? Utanmanın devrimci bir duygu olduğunu biliyordum her devrimci mutlaka utanmasını bilir Mazlum da olan ise her devrimci de olandan biraz daha faklıydı.

  Öğrenmeli tanımalıydım onu,  fırsat bulup sohbet etmek için yeltendim ki mevzilerimize atılan mermi ve bombaatar sesleri izin vermedi. 2 gün önce kalkan yasağın fazla bekletmeden geri geleceğini biliyorduk. Bu sefer yasak anonsu yapılmadan saldırıya geçmişti işgalci T.C Bizim açımızdan şaşırtıcı bir durumdu bu devlet bırakalım saldırmayı barikatlarımızın başına bile gelmeye korkardı. Yasak koyar öyle uzaktan tarama yapardı. Bu seferki farklı olmuştu hemen mevzilerle bağlantı yaparak durumu öğrenmeye çalıştık. Yasak konulmamış düşmana yakın bir noktaya mayın yerleştirmeye çalışan sabotajcı arkadaşları fark eden askerler onları ve diğer mevzileri taramaya almışlardı . Gereken karşılık verilince sustular. Sesler susunca aklıma birden Mazlum heval geldi nerede bu arkadaş ,nereye gitmişti? Kimdi bu arkadaş nereden gelmişti ? Kızılca kıyametin kopacağı bu şehirde ne işi vardı?

  Ortalık biraz durulunca bir arkadaş onu yanıma getirdi. Şaşkınlık birazda iyi olmasının verdiği sevinç ile karşıladım onu. Ufak bir not uzattı bana. Nohut büyüklüğünde sımsıkı laskalanmış notu açmak  zaman almıştı.  Notu okumam ile yüreğimde bir sızı hissettim. Mazlum arkadaş şehir savaşlarında yer alması için yanımıza gönderilmişti. Henüz daha iki kelime konuşmadığım hiç tanımadığım bu yoldaşın yanımıza gelmiş olması neden yüreğimi acıttı bir türlü anlayamıyordum. Oysaki mevzilerde sürekli arkadaş ihtiyacı oluyordu nöbet tutacak sayıya ihtiyaç her zaman için vardı. Hem biz bir orduya karşı savaşıyorduk onların tam teçhizat silahları binlerce asker-polisleri vardı. Bizler ise 100 kişi bile değildik. Elbette  bizim savaşımız nicelik değil irade savaşıydı, bu açıdan her yönüyle üstündük ama yine de mevzilerde irade dolu savaşçılar gerekiyordu. Genç, kadın, çocuk ve yaşlı bu herkesin savaşıydı herkese de yer vardı. Mazlum belki de tam zamanında gelmişti ama içimdeki yürek sızısı bu sevinci yaşamamın önünde engeldi. Bana bu yabancı olduğum karmaşık duyguyu yaşatan yoldaşı mutlaka tanımalıydım . Noktamıza geçip bir köşede oturduk. Nereli olduğunu şimdiye kadar nerelerde kaldığını sordum. Batmanlı olduğunu orada faaliyetlerde kaldığını savaşın aktif olduğu Nusaybin’e gelmek istediğini  bunun için arkadaşlara kendini dayattığını ve en son arkadaşların onu gönderdiğini söyledi. Normalde çok onurlu olan bu duruşa sevinmem iyi yaptın yoldaş demem gerekirken durup sadece dinlemeye devam ettim. Belki anlatır da biraz daha tanırım istedim. ama o bana kleş verin mevziye gitmek istiyorum dedi. Sustu! Ve o olağan mahsumiyetiyle gülümsedi. Hala utangaç hala ürkekçeydi ama kararlı bir şekilde silah verin savaşmaya geldim diyordu ben ise onun  şaşkınlığı içinde karmaşık duygular içindeydim. Daha önce hiç eylemlere katılıp katılmadığını sordum hiç katılmadığını Batman da bir girişimlerinin olduğunu, istedikleri gibi sonuçlanmadığını, yüzü kızararak söyledi. Biraz meseleyi anlamıştım. Mazlum heval düşman ile karşı karşıya gelmek istiyordu. Kini öfkesi vardı ve bunu kusacaktı.

Nusaybin de olmasının verdiği sevinç gözlerinden okunuyordu. Kara gözleri parıl parıldı. Mevziye gitmek istiyor yerinde duramıyordu. Ona bir kleş verdim. Kleşi sımsıkı tutup hızlı adımlarla çıkıp gitti. Arkadan bakakaldım mevzinin nerede olduğunu bilmiyordu ama çocuk sevinciyle kendisini dışarı atmıştı. İçimden çok masum bu savaşta olur mu? Diyordum.  T.C vahşi bir devlettir. Tarihi katliamlarla doludur, kurnazlık, hile en iyi bildikleri şeydir. Osmanlı oyunları entrikaları meşhurdur. Hiçbir zaman mertçe savaşmazlar. Bunun için cin gibi olmak gerekir. Acımasız aynı zaman da kurnaz! Fakat Mazlum  çok saf ve çocuksuydu. Elbette mevzilerde ondan daha küçük yaşta olan arkadaşlarda vardı. Hiç tecrübesi olmayan ama kahramanca direnenlerdi onlar. Biz kürtler de direniş söz konusu oldu mu?  Yediden yetmişe herkes içinde olurdu. Bunu biliyordum hem  annelere yaşlılara çocuklara barikatlarda direnişler de yer almaları için ısrar edende ben değil miydim, ama  bu arkadaş neden bende  bana ait olmayan duyguları ve düşünceleri oluşturuyordu.

Savaş çok farklı bir olaydır. Beyin ve yüreğin en hızlı çalıştığı, karmaşık duyguları iç içe yaşattığı bazen de an’a hapsettiği tüm dünyadan koparttığı farklı farklı bir histi. Girmeyenin, yaşamayanın anlayacağı türden değildir. Savaşın içinde çoğu kez kendini tanımaz insan. Çoğu kez de savaştan çıktıktan  sonra kim olduğunu öğrenmeye çalışır. Savaş, içinde de olsa dışında da kalsa birine temas etmişse  değiştirir. Canından çok sevdiğin gecesi gündüzünü geçirdiğin aynı yemeği yediğin aynı mevzide uyuduğun insanı sadece bir an, kısacık bir anda boyu 2 cm geçmeyen bir metal parça (mermi) alıp götürüyordur. Sedece baka kalırsın çaresizce gidişini izlersin? Sonra birini daha sonra bir diğerini verirsin toprağa… Yani onlarcasını…  Her birinin bir özelliğini alırsın yüreğine beynine ruhuna ve öylece çıkarsın savaştan belki burnun kanamadan, çıkarsın ama artık eskisi gibi değilsindir. Değişmişsindir.  

Heybende onlarca anının yükü ve acısı ile devam etmek gerekir. Her gün her an onlarla yaşayarak ve kalkarak. Savaş şiddetli fırtınayla mücadeleye benzer. Fırtınaya kafa tutmak güçlendirir fırtınayla dövüşmek güzelleştirir. Ama sonuçta şiddetlidir acıtır ve de iz bırakır. Yükü ağırdır. Hele ki yoldaşının hayatı üzerinde karar sahibiysen bu daha da ağırdır. Üzerimde koca bir ağırlık ile noktada oturmuş bir karar vermeye çalışıyorum. Dünya kadar iş varken hemen karar verip pratiğe çıkmak gerekirken saatlerdir oturup düşünüyorum savaş ortamının değiştiriciliği karşısında çaresizim. Ölçüp tartınca ihtiyacımız olduğu halde başka bir alana gitmesinin daha iyi olacağına karar verdim. Onu nasıl ikna edecektim. Zaten dayatarak geldiği Nusaybin’den başka bir yere gitmesini ikna edecektim? Uygun koşulu ve zamanı kolluyordum. Yanımızda bir süre kalıp kleş taşıyıp mevzilerde yoldaşlarla nöbet tutmasını, özlemini gidermesini bekleyecektik fakat düşmanın tekrardan yasak bırakacağı bilgisi engel oldu. Henüz iki günü dolmamıştı kendisini ikna etmek üzere çağırdım. Biraz da zorlanarak gereklilikleri ona anlatmaya başladım tebbesümlü sureti ile dinliyordu nasılki başka bir alana gitmesi gerektiğini söyledim birden olayı anlayıp hiçbir yere gitmek istemediğini söyledi. Gideceği alanda da savaş olacağını oranında öz yönetim ilanı kapsamında olduğunu zemin hazırlanması gerektiğini söyleyerek ikna olabilecek cümleler ile anlatmaya çalıştım. Uzun bir nefes alıp çocuksu bakışı ile yüzünü doğrultu ben gene itiraz beklerken peki orda kleşim olacak mı diye sordu ? Yine şaşırıp kalmıştım. Daha tanışalı kaç gün olmuştu ki defalarca kez şaşkınlığa uğratıyordu beni. İkna olmasının getirdiği ve savaş alanından uzak kalacağı duygusu beni rahatlatmıştı. Yasak gelmeden uğurlamıştık onu. Aslında aldığı görev de zorluklarla doluydu. Hiç bilmediği gitmediği bir yerde öz yönetim ilanı için zemin hazırlama faaliyeti yürütecekti. Gidişi  ihtiyaç eksenli bir karar olsa da ağır basan yön sanırım onu savaş ortamından uzak tutma isteğiydi.

Tekrardan Nusaybin’e yasak gelmişti. Bu sefer düşman sessizdi. O çok gürültülü A4’lerini çalıştırmıyor, bombaatarlar fırlatmıyordu. Bir şeylerin ters gittiğini anladık. Etrafa bakınmaya çıkmıştık ki İpek Yolu’nda arabaların geçiş yaptığını gördük. Yasak zamanı kapalı olan İpek Yolu’nu sadece devlet kullanabilirdi. Biraz daha yakından bakınca geçiş yapan askeri araçlar olduğunu fark ettik. T.C botan alanına sevkiyat yapıyordu YPS ve YPS-JIN ve gerillaların eylem yapmasından korktukları için yasak koymuşlardı. O an anladımki bu T.C devleti özünde bizden çok korkuyordu. Bu nedenle hem güç olmuş hemde harekete geçme mesajı vermişti. Farklı mekanlarda ama aynı yüreği paylaştığımız dağlarımızın kahramanları da harekete geçmeyi planlamışlardı. Önce dağlarımızın yiğit gerillaları tarafından yapılan eylem ardından Nusaybin YPS ve YPS-JIN olarak yapılan eylemler de düşman sevkiyatı ağır darbe aldı. Herkesin morali yükselmişti. Dağın ve şehrin direnişinin kesiştiği bir ana daha şahitlik etmiştik. Nasıl da başarılar getirdiğini görmüştük . Bizleri artık ne durdurabilirdi ki… Kendine güven çok önemlidir , kendimize güvenimiz vardı. Pratikler en büyük güven kaynağımızdı. Ertesi günlerde düşman zırhlı aracına bir daha eylem yapıldı. Kafalarını çıkartamadıkları zırhlı araçlardan havaya uçuşlarını izlemek bir hayli keyifli olurdu. Aynı şeyi düşman için söyleyemeyiz. Aldıkları ağır darbelerden çılgına dönen düşman sessizliğini bozarak etrafı rastgele A4 ile taramaya başlamıştı. Hah! Dedik işte şimdi güzel oldu nedir öyle sessiz uzlaşı!!! Nusaybin hiç kabul eder miydi uzlaşıyı Nusaybin düşmanın vahşi bir yaratık olduğunu bilen katliamcı devletten yüzyılın intikamını almaya yeminli yiğitlerle doluydu. Yeni bir eyleme hazırlık yapılıyordu ki T.C yasağı kaldırdığını duyurmuştu. Kısa bir ara verdiğimizi bizde biliyorduk. Belki 1 gün belki 2 gün sürecekti, bu arayı hazırlıkları tamamlama olarak değerlendirecektik. Nusaybin’in tüm yiğit savaşçıları bir yerlere koşuşturuyor tüneller kazıyor barikatları yükseltiyordu. Savaşın içinde savaş hazırlıklarına devam ediyordu. Kalabalık bir grup olarak sokak başında düşman hareketini izlerken arkadan bir sesin beni çağırmasıyla döndüm.

  Yine mahsum tebbesümlü Mazlum heval karşımdaydı.Yine şaşkınlığa uğratmıştı beni. Alanını izinsiz bırakılmaması gerekirdi. Ama o kimseye sormadan çıkıp gelmişti.  Selamlaştıktan sonra neden geldiğini sordum. Nusaybin’e yasak geldiğini bizleri merak ettiğini artık gitmeyeceğini mevzide kalacağını söyledi. Yüreğinde çok fazla şey taşıyordu en ufak bir sebep onu bu savaşın kollarına atıyordu. Kalabalık grubun yanından uzaklaşıp bir kaldırımda oturduk. İşler vardı her an yasak gelebilirdi onu tekrardan geldiği yere gönderecektim. Bu kadar iş gücün içinde bu tarz konuşmalar yok mu? Epey yorucu oluyordu ama Mazlum’un saflığı o kadar etkileyiciydi ki insan hiçbir durumuna kızamıyordu. Ona geri gitmesi gerektiğini söyledim sadece ama heval diyebildi. Sonra susup tamam demişti. Anlıyordum itiraz etmemesi gerektiğini öğrenmişti doğru bildiği her şeye fazlasıyla bağlıydı. Karşımda içini bir şeylerin kemirdiğini görebiliyordum bir taraftan partiden öğrendiği bir ilkeyi yani  görev neredeyse orada kalma gerekliliği diğer taraftan aktif savaşta kalma isteği… Anlıyordum. Ama istediğini ona veremezdim fazla yanında kalamadım yapılacak işler olduğundan yarım saat kaldırımda konuştuktan sonra tekrar ayrıldık.

Barikatlar topraklarla güçlendiriliyor sabotaj atölyesi olağan hızı ile mayın üretiyordu. Tüneller henüz istenilen seviyede değildi. Çaxçaxın altına iki mahalleyi bağlayan koca tüneller yapılıyordu.  Üst üste yasakların gelmesi Nusaybin direnişine bilmeden epey tecrübe kazandırdı. Her yasakta eksik olan şeyler fark ediliyor yasak kalkınca tamamlamaya çalışılıyordu. Tecrübeler birikiyor yeni tarza taktiğe dönüşüyordu. Kendini zafere yatırmış devrimcilerin olduğu Nusaybin direnişinde her şey daha fazla direnişi büyütmeye hizmet ediyordu. Psikolojik üstünlük düşmana vurulan sayısız darbeden dolayı direniş güçlerindeydi. Peki neydi Nusaybin’i bu kadar mücadeleci kılan? Dostunda düşmanında merak ettiği bu sorunun cevabı o kadar da bilinmez ve zor değildi. Özgürlük davasının ekmeğini, suyunu içmiş herkes çabucak anlayabilirdi.  Nusaybin sokaklarında bir ruh dolaşıyordu. Mevzilerde çatışmalarda sohbetlerde şakalaşmalarda hep o ruh vardı. Bu ruh Nusaybin’in ilk tutulan mahallesine adını veren yiğit Gelhat yoldaşın ruhuydu. T.C özel JÖH ve PÖH’lerini  barikat ve hendeklerden geçirtmemek için kahramanca direnip şehit düşmüştü daha ilk günlerde. Zırhlı aracın karşısında çıplak elleri ve demir yüreğiyle durmuş düşmana geçit vermemişti. İmkansızlık, güç dengesizliğini kendine bahane etmemiş düşmana geçit vermeyen Apocu ruh ile durmuştu. Düşman geri çekilmiş mahalle tutulmuştu kazanan Heval Gelhat yani Apocu ruh olmuştu. Her zaman Nusaybin’in sokaklarında var olan ve düşmana korku salan daha ilk günlerde bir çizgi gibi ortaya çıkan işte bu ruhtu. Korkaklık kadar cesaretinde bulaşıcı olduğu söylenir. Gelhat yoldaşın cesareti mahallelere mevzilere evlere bulaşmıştı. Cesaretle düşmanın gelişi bekleniyordu.

Bir iki gün sürer dediğimiz yasak aralığı daha fazla sürmüştü. Günler birbirini kovalıyordu. Ama yasak gelmiyordu. herkeste aynı fikir oluşmuştu bu sefer ki farklı olacaktı. Esas ceng bu seferde yaşanacaktı. Hepimizde benzer düşünceler ve de duygular vardı.

Mevzi başında teneke içinde yaktığımız ateşin etrafında bir grup arkadaş ile oturuyorduk. Düşman yasak ,süreç ilk elden açılan gündemler olurdu. Espiri dolu olan yasak gündemimiz yerini daha ciddi sohbete bırakmıştı. Bu seferki farklı olacak heval değil mi? Diye sordu biri. Yüzüne dikkatlice bakıp hangi duyguyu taşıdığını anlamak istedim. Merak mı korku mu yoksa sorumluluk duygusu mu bu soruyu yöneltiyordu.  Gözlerinde aynı ruhun yansımasını görebiliyordum anladım ki sadece bilmek ve kendini ona göre hazırlamak istiyordu. Tebbesümle düşmanı kıracağız heval dedim!!! Başka bir yasak daha olmayacak !!!  Madem son yasaktır o zaman güzel bir karşılama yaparız dedi gülerek .ciddi atmosferle başlayan sohbetimiz  gene neşelenmiş, savaş içinde çıkan komik anlar anlatılmaya başlanmıştı. Gecenin bir yarısı mevzimizden yükselen kahkaha sesleri merak uyandırmış mevzinin hemen yanında olan Fatma ana gülme sesimize uyanmış  mevziye gelmişti. Fatma ananın gelmesiyle sohbet daha da koyulaştı. Mahallelerin ilk tutulma anlarındaki acemiliklere nöbete uyumalara ve bir çok konuda yaşanan komik zamanlara gitmiştik gece boyunca. Anılar birbirini kovalıyordu. Yıldızlaşan yoldaşların anıları yüreğimizi yakıyor  ,Gözlerimiz bazen buğulanıyor bazende yaş olup akıyordu ama kimse bunu bir diğer arkadaşa farketirmiyordu. İnadına gülüyor inadına moralle dolu kalıyorduk. Acının güce nasıl dönüştüğünü hissediyorduk yoksa mümkün müydü yıldızlar arasında yıldız olmadan kalabilmek! Fatma ananın gözleri çok derin bakıyordu gözlerimiz birbirine değdi. Doğal bir bağ vardı onun ile bizim aramızda o hepimizin anasıydı. Halka mal olmuş halkın sahiplendiği bu müthiş mücadelenin varlığına binlerce kez şükür diliyorum içimden. Bizim anamız ,Fatma ana mahalleden hiç çıkmamıştı tüm yasak boyunca direniş cephesinde yer almış yiğit bir anaydı. Sürekli mevzilere gelip nöbetçiler dinç kalsın diye sohpet eder şarkı söylerdi.kendi kendine böyle bir görev vermişti halkımız yapması gerekeni kimse ona söylemeden yapıyordu bu da kendi başına devrim değil miydi ? saat epey ilerlemişti  ortam neşeli halini yavaş yavaş yorgunluğa bırakıyordu ki Fatma ana dan meşhur şarkısını söylemesini istedim. sadece o şarkıyı söylüyordu ‘’qirinek te jı nav nıseybin denge dayıkan zarok digirin’’… sözleri oldukça ağır olan bu şarkıyı içine direniş tınısı koyarak canlı ve hareketli oluyordu Fatma ana şarkıya alkış sesleri de eşlik etmiş ortam tekrardan neşelenmiş uykular kaçmıştı. Herkesin tek tek yüzüne bakarken ne kadar birbirimize benzemiş olduğumuzu fark ettim. Uzun suredir beraber olmanın değil savaşın bizi aynılaştırdığını gördüm. Aynı ruh taşıyor aynı duyguyu paylaşıyorduk aynı acıyı çekiyorduk. Yürekten acayip bir bağ ile bağlanmıştık. Hangi mermi tank tok yıkabilirdi görünmeyen ama kale gibi sağlam duran bu bağı . Nusaybin de savaştıran bu bağı hangi makine öldürebilirdi ki diyerek sabahın aydınlığına selama durdum. 

Nusaybin’in gecesi başka gündüzü başka olurdu. Gündüz acayip bir trafik akış gidiş geliş olurken geceleri sadece direnişçiler kalırdı. Gündüzün yoğunluğu içinde çoğu zaman kaybolup gidiyoruz. Yasak ta bir türlü gelmek bilmiyordu. Sadece hazırlık ile sınırlı kalamazdık ,düşman saldırmıyorsa biz saldırmadan durmak olmazdı, gizli uzlaşma bize yakışmazdı. Cizre sur ve Silopi de savaş tüm yakıcılığı devam ediyorken hazırlık yapmak yeterli bir duruş olmazdı. Eylem örgütlenmeleri yapıldı. Her mahalle kendi içinde eylem planlamaları çıkarttı. Dört bir yandan düşman noktalarına saldırılar düzenlendi. Cizre sur ve Silopi’ye destek vermek amaçlı durmaksızın devam etti eylemler. Hem devrimcilik farklı mekanlarda bile olunsa aynı gündem ve ruhta birleşmek değil miydi ? Yasak gelmemişti ama aktif savaşa girmişti Nusaybin. Savaşmanın da durmanın da beklemenin de vurmanın da kararını direnişçiler alırdı. Nusaybin de inisiyatif düşman da değildi. bunu herkes görüyordu . bu durumu kendine yediremeyen düşman her zaman yaptığı gibi zayıf anında boş binalara ve de sivillere yöneliyordu.

İpek Yolu üzerinde hareket halindeki düşman güçlerine eylem yapılmıştı. Beklemediği yerden büyük bir darbe aldılar. Fedai ruhlu savaşçıların karşısına çıkamayan T.C askerleri zırhlı araçlarla sivilleri hedef aldılar. Çocukların oynadığı sokakları rastgele taramaya evlere bombaatarlarla saldırdılar. 8 yaşındaki Muğdat Ay sokakta oyun oynarken A4 mermisinin küçük bedenine değmesiyle yere düştü. Vücudu kanlar içinde kalmıştı. Küçücük bedenini koca mermi parçalamıştı. Muğdat iki abisi mevzilerde nöbet tutan Ay ailesinin en küçüğüydü defalarca savaş ortamından uzak tutulsa da ya bisikletin üstünde barikatların yanında bitiyordu yada elinde bilyesi ile mevzi önlerindeydi. Burdan başka bir yere gitmem diyordu. Kürdistan çocukları savaşın tam da ortasındaydı. Muğdat Ay bizim neşe kaynağımızdı.  Öfkemiz büyüdükçe büyüyordu. Muğdat’ın savaşçı abileri yaşadıkları acıyı intikama dönüştürmek istiyorlardı. Aynı akşam Muğdat’ın abla ve abileri olarak Muğdat’ın intikamı için harekete geçildi. İlk elden cevap verilmişti ama yeterli değildi.  Muğdat’ların intikamı için eylemler devam etmeliydi. Bir yanda bizler öbür yanda düşman durmuyordu. Gittikçe yoğunlaşan saldırılardan büyük cengin yakınlaştığını anlıyorduk. Tüm eksiklikleri gidermek için bir oraya bir buraya koşuşturur haldeydi herkes. Canla başla işler yapılıyordu. Artık zaman ile yarışıyorduk. Kızılca kıyamette bile toplantı görüşme eksik olmazdı bizde. İhtiyaç olan görüşmeler kısa zamanda bitirilmeliydi. Bir noktaya geçtik kısa bir toplantı yaptık. Kapının çalması ile beklenmeyen birinin geldiğini anladık. Bulunduğumuz nokta gizli bir noktaydı herkesin gelebileceği bir yer değildi. Meraklı gözlerle tetikte beklerken kapının açılmasıyla karşımızda Mazlum hevali gördük. Sürekli şaşırtabilmekte bir yetenektir. Mazlum Heval de bu fazlasıyla vardı. Nusaybin’e gelişinden çok bu noktayı bulmasına şaşırmıştık. Ama artık şaşkınlık yerini gülmeye bırakmıştı. Heval Mazlum savaşa gelmişti. Anlamıştım ne yaparsam yapayım savaşa katılacaktı. Konuşmasına fırsat vermeden tamam heval bu sefer kazandın dedim. İçimde yine aynı yürek acısı ile. Sevinci o kadar büyüktü ki, yanında biraz daha kalmak istememe rağmen sadece 15 dk. görebildim. Mazlum heval o çok istediği kleşi eline aldı. kendisini izlerken ‘neden sürekli kleş istiyorsun’ diye sordum. ‘Herkes bomba istiyor sen kleş istiyorsun’ Dedim. Batman’daki eylemi silahları olmadığı için istedikleri sonucu alamadıklarını söyledi. Artık Nusaybin direnişinde kalacaktı herkes gibi onunda kod ismi olmalıydı. Herekol olsun dedi. Ve ayrıldık. Uzun uzun arkadan bakakaldım. Mazlum yoldaş bebek saflığı ile düşmanın çirkinliğine karşı savaşmaya mevziye gitti. Bizler de diğer mevzilere gittik. Sona doğru yakınlaştığımızı hissediyordum . yoğun taramalar altında mevzi, tünel, barikat derken etrafımızdaki arkadaşlar ile sohbet ve konuşmalarımız azalıyordu. Mazlum heval gittiğinden beri hiç onu görememiştim. Zaman yaratıp olduğu mevziye uğradım harıl harıl barikat yapıyordu. Bizi gördüğü gibi güven dolu adımlarla yanımıza geldi. Mevzi ve kleş kendisine güvenini getirmişti ama Mazlum yine benim ilk gün tanıdığım aynı masum ve saf Mazlum’du. Sadece 5 dk yanımızda kalıp mevzisine döndü . Hiç uyumadığını gündüz barikat gece nöbet tutuğunu anlattı mevzi arkadaşları. İçinde ne biriktirmişti de durmamacasına çalışıyordu? Toplamda 2 saat görebildiğim Mazlum hevali  tanımayamamıştım. Yüreğinde beyninde olup bitenlerden habersizdim ama ondan büyük bir parçanın bende kaldığını biliyordum . heybeme bir parça Mazlum yoldaşı koymuştum.  Onu bir daha göremeyeceğimi bilerek Mazlum hevalin mevzisinden uzaklaşırken son bir defa arkama baktım masumiyet müzesi karşımda duruyordu.

Sürekli şaşırtan Mazlum Heval’in bu sefer yanıltacağını bilememiştim. Masum ve saf olabilirdi ama o bir direnişçiydi. Ve haklı mücadelenin savaşını veriyordu.  Son yasakta düşmana vurduğu üst üste darbeler ile mevzisini korumuş bir adım bile geri çekilmeye müsaade etmemişti. Kleş ile Nusaybin’de tanışan mazlum şiddetli savaşta yüksek teknolojiye karşı en ön safta son mermisine kadar savaşarak ölümsüzleşti. Çok merak ettiğim Mazlum Heval’i nihayet biraz tanıyabilmiştim. Bebek masumluğunu ve kahramanca savaşçılığı kendinde barındıran biriydi. Heybemde koca bir masumiyet müzesi taşıyordum artık. Şans olduğu kadar ağır bir yüktü. O yıkık dökük molozların arasında hangi üstün silahın bedenini parçaladığını bilmiyordum ama mahsumiyet müzesinin artık bir yiğitlik abidesine dönüştüğünü  biliyorum.

Adı Soyadı: Metin Ak

Kod Adı: Mazlum Azapert

Doğum Tarihi ve Yeri: 04.08.1990 Bingöl

Şahadet Yeri: Nusaybin

 

Mücadele arkadaşı…

]]>
Bir yerden başlamalı… – Rohat ŞOREŞ https://yps-online.org/tr/2020/05/29/bir-yerden-baslamali-rohat-sores/ Fri, 29 May 2020 20:27:54 +0000 https://yps-online.org/tr/?p=14498 Bir kavmin öyküsü bu, hepsi kim ve nerden geldiğinin peşinde…

Ve her biri büyük yok oluşlara rağmen yaşama ve savaşma cesaretini bedenlerinde taşıyan insanlar. Tarihler boyunca kurulan büyük medeniyetlerin kalbinde var oldular adeta savaşlara gebe topraklarda yaşamanın bir kader olduğuna inanılmış gibi… Sayısız hükümdarlıklar, imparatorluklara… Geçmişten günümüze yaşamlarını kirleten kirli yüzlerin yok oluşları gibi! Hepsinin yıkılışlarına şahit oldular. Unutturulmak istenen soykırım ve katliamlar hep yenilerini getirmiştir. Bu tarihin bir tekerrürüdür ve değişmez bir gerçek. Ama biz asla unutturulmalarına izin vermeyeceğiz, Ne Şêx Said ve arkadaşlarının ne de Çiyager ve arkadaşlarının Sur sokaklarında haykırdığı son sözlerini unutturmayacağız! Kin ve öfkeyle, hınçla dolu yüreğimiz.

Tarihsel ve toplumsaldır intikam hamlemiz!

Cizre bodrumlarında yakılan bedenlerimiz içindir hesap sormamız, Gever sokaklarında teşhir edilen bedenlerimiz içindir hesap sormamız, bedenleri mezarlıklarından çalınan canlarımız içindir hesap sormamız.

Tarihsel var oluş idi. Bizim yüzyılımız! Direnişin ve ihanetin başa baş yol aldığı zamanlardan geçiyoruz. Kaç katliam kaç soykırımdan geçtik kimse bilemez. Halkımız kadınlarımız gençliğimiz ve çocuklarımız hala bitmek bilmeyen saldırılarla yüz yüze. Kaderine terkedilmiş bir coğrafyamış gibi her gün varlıklarıyla hakaret etmeye devam ediyorlar! Buna dur demenin vakti gelmedi mi?

Cesaret gerek mücadelemize büyük savaşlara gebe zamanlardan geçiyoruz, kimsenin yaptığı yanına kalmamıştır bu topraklarda. Her yeni gün yeni bir hedef ve durmadan devam edeceksin, bilinmeyene dair ne varsa bilmek üstün avantajlar sağlayacağı gibi büyük bir sabırla düşmanın en olmaz anında, zayıf noktasında olacaksın. Düşmanımızı denetime almak onu yok etmekten daha zordur bazen bunu bileceksin ve tanıyacaksın.

Bir tüfeğin gelişim serüveni gibi heyecan vermeli bu süreç, uzayan bir namlusu ve bir nişangaha sahip olması onu daha etkili bir silah yapmış ve savaşların kaderini değiştirmiştir. Bu bekleyiş beklemeye değer bir zaman alsa da kazandıran oldu tarihte. Bu hamle sürecimizi hazırlıklarımızı düşmana kuşkuyla atacağımız her adımımızı biraz böyle düşünün kendini arındıran, hesap soran bir toplum ve özlü bir bilinçle yükselen gençliğimizi inşa ediyoruz bu uğurda.

Hesap sorma günlerinde yaşıyoruz hiçbir şey boşuna değildir.

Her anımız eylem her anımız savunma refleksi herkesin mutlaka yapabileceği bir şeyler olmalı, bir ajan işbirlikçi ihbar edilir, bir düşman evi tespit edilir bir düşman aracı ateşe verilir ve yurtseverlik görevidir.

Kürdistan’da düşman saldırıları büyük bir arsızlık içinde devam ediyor, Biz bugün hesap sormazsak yerlerde sürüklenen annelerimizin feryadı son bulmayacak.

Biz hesap sormazsak gündüz vakti sokak ortasında silahlarla kovalanan çocuklarımızın çığlıkları son bulmayacak.

Biz hesap sormazsak Dersim’de kaybedilen son genç kızımız da olmayacak.

Biz hesap sormazsak Batman’da yolundan keyfi bir şekilde çevrilmiş bir gencimizin maruz kaldığı hakaretler son bulmayacak.

Biz hesap sormazsak Adana’da polisin vurduğu Suriyeli genç için “Kürde benziyordu onun için vurdum’’ sözü son olmayacaktır.

Biz hesap sormazsak işbirlikçi bir ajanın ihbar ettiği son yurtsever de olmayacak.

Biz hesap sormazsak faşist Akp-Mhp rejimi ve onun paralı katil sürüleri her an saldırmaktan ve Kürde dair ne varsa kirletmekten geri durmayacaktır.

Tek bir düşman hanesine hizmet eden kişi, ev, işyeri, kurum ve kuruluş göz ardı edilmeyecek kadar net hedeftir bizim için. Devşirilen her bir ajan bir silah olarak geri dönecektir, kesilmeli bu ihanet damarı.

Kürt ana’sını görmesin deniliyor o vakit onlarda evlatlarını görmeyecek bu kadar net bir zaman diliminden geçiyoruz. Edilecek hiçbir tehdit, hakaret ve talana sessiz kalmayacağız. Bir intikam almak için gün sayacağız öyle bir nesil yetiştireceğiz ki daha önce yaşadığınız acıları özlettireceğiz size. Ve mutlaka hiç ummadıkları anda karşılarında olacağız, yaktığımız bu ateş hepsini yakana dek devam edeceğiz!
Savaşlar ve zaferler an da kazanıldığı gibi kaybedişler de an’da gerçekleşiyor bu gerçeği bilecek ve tarihsel geçmişini iyi anlayacaksın. Kürdistan da onların yüreğine bir mızrak gibi saplanacaksın! İşgalcidir Türk Devleti! Kürdistan da attıkları hiçbir adım rastgele değildir. Her gün yeni teknik silahlar ve özel politikalarla bize, halkımıza ve toplumsal değerlerimize saldırmaya devam ediyorlar.

Sonu gelmeyen savaşlar zaferler ve bahşetti bu topraklar bize… Onların ve işbirlikçi hainlerin yaşamlarını bir eylem bir intikam anına çevireceksin.

Kimse masum ya da kandırılmış değildir.

Fazlasıyla düşman hedefi ve işbirlikçi var buda fazlasıyla eylem demektir bize. Yorulmadan durmaksızın vurmaya varlıklarını, onlara hizmet eden her bir ajanı tek tek cezalandıracağız kuşkusuz. Bu kürdün diyarında vazgeçilmez bir savaştır artık. Halkımızı her an bastırmaktan, cezalandırmaktan tehdit etmekten bir an vazgeçmeyen bu yobaz işgalci katil sürüsünü yok etmek hayatlarını yaşanılmaz kılmak boynumuzun borcudur.

Mezarlıklarımızdan korkuyorlar! Kürtlerin en insani yaklaşımlarını bile umursamadan onun manevi bütünlüğünü hedef almaktan çekinmiyorlar işte bizim, bu noktada hazırlayacağımız sürprizler şaşırtıcı olmak zorunda!
Ulusal değerlerimize sarılış olmadığı kadar güçlü ve artık tarih sahnesindeyiz, inmek olmayacak bu sahneden. Ardınızdaki şu sıralı dağların her anı kahramanlık destanlarıyla dolu, her patikası Gerillasıyla mühürlü. Kendimizi bir yabancı gibi değil özgürce yaşamayı hissedebildiğimiz dağlarımız, vadilerimiz, köylerimiz ve şehirlerimiz var…

Her yeni gün bir adım daha yaklaşıyoruz özgürlüğümüze. Bu büyük umut savaşı, Kürdün özgür iradesini kırma, toprağını işgal etmek isteyen düşmanların bilmediği detaylara şimdi biz hakimiz. Hesap sormak artık olmazsa olmazımız…

Hastalıklı ve krizli bir dünyada mücadele ediyoruz. Tamda şimdi mücadelemiz insanlığa umut vadeden müthiş bir detay. Halkların ilk belki de son arzusu olmalı bu hayat, iyiye güzele ve doğruya dair buluşulan ortak bir vatan yada bir öğretinin kapılarını açmak gibi. Yıkılmaya yüz tutmuş soykırımcı ve devletçi düzenin yıkılışı hayallerimizin ötesi bir dünya da değil bu topraklarda gerçekleşecek.

İşgalcilerden hainlerden hesap bugün bu topraklarda sorulacak! Yüz yıllık savaş tohumları ekildi bu coğrafyada kesip atmak kolay olmayacak her gün daha fazla mücadeleyle savaşmak daha fazla kazanma umudu gerekiyor.

Cesaretle düşmanlarımızın yenildiğine inanılırsa yarım kalan her şey onu izler…
Yeni başlangıçlar gerekir bize, hesap sorma zamanı!

Küçük bir toprak parçasına sığamayacak kadar büyüyen özgür insan iradesinin rengiyle halkların direnişine şan kattığı şu günlerde yeni başlangıçlara ihtiyaç var ve biz direnen kürdün ve insanlığın değerlerinin yaratılacağı özgür diyarlara yürüyoruz. Şanına layık savaşlar verildi, büyüklüğünden hiç bir şey eksilmeyen direnişler ve devrimler var önümüzde. Son neslin son sesiyiz, son söz verenleriyiz, son silaha sarılanlar.

Ve en olmaz anların hesap sorucuları işte biz bu hain ve karanlık zamandan intikam alanlarız! Fazlası olmayacak, hakkı ödenmeli bu zamanın, yitirilen onur ve haysiyetin intikamı alınmalı tarihten. Beslenecek en güzel umut özgür bir ülke, özgür bir Kürdistan’dır halkımıza.

Şimdi sarılalım büyük umudumuza! Zafer hamlemize!

]]>
Nusaybin’in İsimsiz Kahramanı "Küçük Delal" https://yps-online.org/tr/2019/12/16/nusaybinin-isimsiz-kahramani-kucuk-delal/ Sun, 15 Dec 2019 22:49:49 +0000 http://yps-online.com/tr/?p=12970 Büyük direnişler adını bildiğimiz ve öncülük yapan komutanlar kadar isimsiz kahramanlarla doludur. Fakat onlar pek duyulmamış pek bilinmemişler ancak direnişin sürmesinde direniş çizgisinin oluşmasında büyük katkıları olmuştur.

Delal heval de ismi olan ama pek bilinmeyen kahramanlardandır. İstanbul’un en lüks semtinde büyümüş Kürdistan’ı hiç görmemiş, fakat mücadele hakikatinin peşinden gelmiş biriydi. Metropollerin Kürtlere yaşattığı parçalanmayı derinden görmüş anadili konuşamamanın verdiği mahcubiyeti hep hissedilirdi. Nusaybin sokaklarında dolaşırken sanki kendi benliğini Kürtlüğünü arar gibi bir hali vardı. Kürtlüğü ve Kürdistanlığını savaş gerçekliği içinde öğrendi. Belki de en doğru yer ve de zamanda gelmişti. Kürt olarak vahşi devlete karşı verilen varlık mücadelesinin bir nevi ortasına düşmüştü . Zaten hep öyle olmaz mı, Kürt çocukları savaş ile büyümez mi ? Delal fark etmese de Kürt olmanın getirdiği ortak kaderi paylaşıyordu. Savaşın içinde hem kendini tanıyor hem kürdistanı görüyor hem savaşı öğreniyor hem de büyüyordu.

Sürekli gülüşüyle moral kaynağı yeni katılmış olmasına rağmen kararlı duruşuyla örnek alınacak bir militandı. Sürekli ön cephede savaşma istemi vardı. Yaşının hem küçük olması hem de daha önce hiç askeri eğitim almamış olmasından dolayı arka cephelerde kalması istenirdi. Ama her seferinde öfkesi al al olmuş yanaklarında kendini dışa vururdu. Etraftaki yoldaşların kilosu ve küçük oluşu ile ilgili takılmalarına kızar ama ne olursa olsun gülüşünü eksik etmezdi. Ben de buradayım ve mevzilerde savaşmaya geldim inadı herkese büyük moral olurdu. Bu kadar ısrar karşısında kim ben arka cephede kalayım diyebilirdi ki. Hiç fark etmedi ama o doğal bir çizgi koyuyordu ortama. Herkes böyle kararlıca katılmalı diyordu içinden. Ön cephede kalmak istemeyenler de içinden utanır dururdu böylesi anlarda.

Bir seferinde yoğun ısrara tutulup ön mevzide kalma üzerine arkadaşları ikna etmişti. Mevzi en ön sıradaydı. Düşman ilk bu mevzi ile karşılaşacaktı. Delalin heyecanı atan kalbi sevinci her şeyi hissediliyordu. İlk defa düşmana vurma düşüncesi onu soğuk gece de sabaha kadar uyutmamıştı.

Şans mı denmeli yoksa başka bir şey mi mevzi de kaldığı 1 hafta boyunca düşman o hattan hiç gelmemişti. Diğer mevzilerden ona seslenen yoldaşlar ‘ gelmedi mi seninkiler ‘ diyerek şakalaşıyorlardı. Delal kızgınlık ve hayal kırıklığı ile düşmana sövüp duruyordu. Düşmana sövmesini duyan arkadaşlar gülme krizine girmiştiler . Çok nazik Türkçesi ile hayatında ilk kez söven biri gibi çıkıyordu ağzından kelimeler belki de hayatında ilk kez sövüyordur. pek çok ilki burada yaşamıştı zaten . Gülme seslerine kızsa da o da katılmıştı kahkahaların arasına. Mümkün değildi gülmeden, gülümsemeden durabilmesi. Kahkahalar biterken’ gösterecem düşmana ‘ demişti. Gerçekten de bunu söylemişti. Herkes gülümser bir şekilde Delale bakarken bu konuda ne kadar ciddi olduğunu kesinlikle anlamamışlardı. Zaten pek az kişi anlardı onu. Az konuşur hep gülerdi. Kafasında yüreğinde neler geçtiğini anlamaz sadece görkemli direnişte olduğu için ne kadar sevindiği bilinirdi. Bunu herkes bilirdi yoksa mümkün mü ölüme gülümseyerek gitmek bunu başka hangi yürek yapabilirdi. Hep gülmesi bundan gelirdi.

Savaş gittikçe ağırlaşıyordu. Dört bir yandan saldırılar vardı. Artık Delal hevalin mevzisi de sürekli çatışmalar içerisindeydi.
Her türlü bomba havan tank atışları altında gülmesinden hiçbir şey kaybetmedi Delal.


Olduğu mevzi günlerce bombalandı sayısız eylem gerçekleştirdiler. Bir adım düşman güçlerinin ilerlemesine izin vermediler herkes o mevzinin başarılarını konuşuyordu .Cihaz üzerinden mevzi komutanına övgüler yağıyordu. O mevzinin esas sırını kimse bilememişti. Delalin varlığı nasıl bir rol oynadığı bilinmiyordu ama mevzi arkadaşları küçük Delalin nasıl bir militan olduğunu görmüşlerdi. Ama o herkese göstermeye kararlıydı.

Delal esas hamlesini henüz yapmamış bekliyordu. Kimse aklında ne geçtiğini bilmiyordu. Evleri yıka yıka gelen düşmana güzel bir karşılama hazırlıyordu. Mevzi ikiye bölünmüştü şimdi sadece iki kişiydiler diğer 2 arkadaşta hemen yan evdeydiler ama birbirlerinin yanına gidemiyorlardı.

Bulunduğu noktaya yakın bir yerde düşman sesi geliyordu. Teslim ol çağrıları yapıyorlardı. Mevzide savaş boyunca mızmızlanan Canfeda Delale baktı. Canfeda askeri eğitimi olan mücadelede kalan biriydi. Ama ruhunu direniş ve savaşçılık kaplamamıştı. Delal niyetinin teslim olmak olduğunu anladı ve engel olmaya çalıştı. Ama çabalar nafileydi. Canfeda’nın yüreğine korku ve ihanet hakim olmuştu ne yaparsa yapsın engel olamayacağını bildiğinden zamanın geldiğini anladı.

Canfeda teslim olmak için düşmana seslendi. Düşman dışarı çıkmalarını söyledi. Delal ceplerini el bombası ile doldurdu. El bombasının pimini sıkıca kavramıştı. Düşman, esir almanın verdiği hoşnutluk içerisinde bekliyordu. Canfeda ile birlikte düşmana yaklaşan Delal düşman ile Canfeda arasında doğru zamanı kolladı.

Yan binadan bakan arkadaşlar Delal ve Canfeda’nın birlikte teslim olduklarını düşünüp bunun şokunu yaşarken patlamanın gümbürtüsü ile irkildiler. Delal ihanet ve düşmanı bedeninde taşıdığı bomba ile vurmuştu.

Binadan bakan arkadaşlar Delalin yüceliği karşısında kendilerine uzun süre gelmezken düşman etrafı öfke ve korku ile taramaya başlamıştı bile. Delal ‘düşmana göstereceğim ‘ demesindeki ciddiyeti anlamışlardı. Sürekli gülen Delal yoldaşın ne kadar ciddi biri olduğunu görmüşlerdi. Düşman alak bulak halde etrafa saldırırken Delalin hakikati arkasından giden yoldaşların eylemleri ile tam bir sendromu yaşadılar.

Hani hep denilir ya Nusaybin sendromu diye evet işte küçük Delal kazandık teslim oldular dediği andan vurdu düşmanı, beklemedikleri anda dikildiler karşılarına, evlerin molozların arasında arkalarından önlerinde çıktılar, yani hep vurdular ve en imkansız denilen yerde korkulu rüyaları oldular.

Korku sendrom oldu sendrom yenilgilerini getirdi. Onlarca Delal vardı o barikatların arkasında düşmandan intikam almaya yeminli. İşte yeminli savaşçıların düşmana yaşattığı şey yüzyıl geçse unutamayacakları Nusaybin sendromu oldu.

Mücadele Arkadaşı

]]>
Sur ‘Bedenler’ Ölümsüzdür, Şehid Mazlum Egid Anısına https://yps-online.org/tr/2019/06/17/sur-bedenler-olumsuzdur-sehid-mazlum-egid-anisina/ Mon, 17 Jun 2019 12:51:15 +0000 http://yps-online.com/tr/?p=9023 Tüm hazırlıklar yapılmış, ayarlanan günün gelmesini bekliyorlardı. 27 Kasım’da bir eylem yapmak, tarifi mümkün olmayan bir heyecanı yaratmaktaydı. Bilindiği gibi partimiz daha grup aşamasındayken, bir komplo sonucu 18 Mayıs 1977’de Haki KARER arkadaş şehit düşürülmüştü. Bu şehadete yanıt olma adına Önder APO partileşme kararı alır. 27 Kasım 1978’de Amed’in Lice ilçesinin, Fis köyünde 22 kişilik arkadaş grubuyla yapılan toplantıda Partiye Karkeren Kürdistan (PKK) ilan edilir ve 27 Kasım Kürt Halkı şahsında tarihten anlam dolu bir gün olarak bir daha hiç silinmeyecek şekilde yerini alır.

Böylesi anlamlı bir güne deryada katre misali bir anlamda onlar katmak istiyorlardı. Beklenen gün gelmişti. Takvimler 27 Kasım 2015 ‘i göstermekteydi. Amed’in Sur ilçesinden arabayla çıkıp eylemi yapacaklar Kayapınar ilçesine doğru yola koyuldular. Saatler gecenin yarısındaydı. Eyleme 06:30’ da başlayacaklardı. Saat sabahın altısını gösterdiğinde daha şafak sökmemişken, hastanenin arka caddesinde önceden planladıkları gibi yerlerini aldılar. Hedefleri hastaneye nöbete giden, içinde 5 kişinin bulunduğu devriye aracıydı. Aslında eylemi gündüz de yapma imkânları da vardı. Ama sivil halkın zarar görmemesi adına eylemi sabah vaktinde kimsenin olmadığı, kentte ölüm sessizliğinin çöktüğü anda yapmayı, kararlaştırmışlardı. Aracın gelmesine 20 dakika vardı. Herkes yerini almış hedefe odaklanmış nefes sesinin dahi duyulmadığı bir sessizlikle beklemekteydiler. Birden Harun arkadaş sessizliğini bozarak, Mazlum arkadaşa :” Tamam mısın” diye sordu. Mazlum arkadaş  :” Ne çabuk unuttun, seni uykudan uyandıran ben olduğunu .” Hepsinin yüzünü bir tebessüm kapladı. Sessizliği bozan son kahkahalar duyuldu. Tam bu esnada araba yukarıdan göründü. Harun arkadaş planladığı gibi ilk saldırıyı başlatarak aracın önünü kesip, ön camına taradı. O esnada Mazlum arkadaşta aracı yandan tarayarak, başından sonuna kadar gidip döndü. Düşman şok olmuş, hiçbir şey yapamamıştı. Harun arkadaş, biten şarjörünü hızlı bir şekilde yedeğiyle değiştirdi. Tekrardan araca silahını doğrulmuştu ki araç sendeleyerek kaldırıma çarptı. Mazlum arkadaş, Harun arkadaştan savunmasını almasını istedi. Mermisi bitmiş, şarjörünü değiştirmek için onları bekleyen arabaya gelmişti. Mazlum arkadaş araçta iken Harun arkadaş düşmanın aracının üzerine yöneldi. Hep hayal ettiği:  düşmanın üzerinden silah kaldırma görevini gerçekleştirmek için ağır adımlarla aracı taraya taraya üstüne gitmeye başladı. Bir anda aracın içinden çıkan polisin taramasıyla, Harun arkadaşın yere düşmesi aynı anda oldu. Harun arkadaştan sonra, Mazlum arkadaşın içinde bulunduğu aracı taramaya yöneldi. Mermisi yağmur gibi arabaya isabet etmekteydi ki, Harun arkadaş düştüğü yerden el bombasını aracın altına doğru yuvarladı. Bombanın patlamasıyla araba savrulup, basıncın etkisi ile polis arabadan fırlayıp betona kafasını çarparak yere yığıldı. Harun arkadaş, yerden kalkarak gelmesi için bekleyen araca seslendi.  Aracın gelmesiyle Harun arkadaş hem polis aracını hem de yerde yatmakta olan polisi tarayarak kendisini hızla araca atıp, eylem alanından bir an evvel uzaklaşmaya başladılar. Biraz uzaklaşmışlardı ki Harun arkadaş “Mazlum” diyerek seslendi. Mazlum arkadaştan çıt çıkmıyordu. Harun arkadaş, sol bileğinden akan kanı görünce aracı süren Baz arkadaşa ne olduğunu sordu. Baz :” Tarama esnasında yaralanmıştır belki bilmiyorum” diyecekti ki sözünü bitirmesini beklemeden Harun arkadaş Mazlum arkadaşın yüzündeki maskeyi çekti. Sanki biraz sonra yaşayacaklarını hissetmişti.

Gördükleri karşısında donup kaldı. Hiçbir şey diyemedi, bağırmak istedi avazı çıktığı kadar ancak sözcükler boğazına düğümlenmişti. Sadece baktılar, uzun uzun baktılar…

Kurşun Mazlum arkadaşın sağ gözünden girip beynin arkasından çıkmış, oracıkta şehit düşmüştü. Harun arkadaş silahının kabzasını koltuğa vurarak  “ Böyle olmamalıydı Mazlum” diyerek bağırdı. Hızlıca bir karar vermeleri gerekiyordu. Düşman çoktan hareketlenmişti. Vakitleri kalmamış, geçen her saniye aleyhlerine işliyordu. Ellerinden bir şey gelmemesinin yaşattığı duygularla birbirinin gözlerinin içine bakmaktaydılar. Sessizliği bozan yine Harun arkadaş oldu. “ Cenazeyi bir yere götürmeliyiz, her taraf ablukaya alınmıştır, arabayı temizleyip buradan uzaklaşalım ”dedi. Arabanın içinden cephaneleri toplayıp 3-4 km uzaklıktaki ıssız bir tarlaya varmışlardı. Aracı tarlaya bırakıp, son kez sanki bir uykudaymış edasıyla dalmış Mazlum arkadaşa baktılar. Ayakları gitmiyordu. Mazlum arkadaşı burada bırakmayı hiç istemiyorlardı. Son kez öpüp araçtan uzaklaşmaya başladılar. Eylem anında en hareketli, defalarca ölümle yüz yüze gelen Harun arkadaştı. Zaten düşmanın taraması esnasında şehit düştüğünü zannetmişti Baz arkadaş. Harun arkadaş onu çağırdığında inanamamıştı. Mazlum arkadaş ise eylem esnasında araca binmesiyle kendini güvenceye almış sayılırdı. Baz arkadaş akıl bile edemedi. Mazlum arkadaşın böyle şehit düşeceğini. Harun arkadaş ve Baz arkadaş birlikte uzlaşırken hiç konuşmadan aynı düşünceleri paylaşmaktaydılar. İçten içe kendilerini yiyip bitiriyorlardı birbirlerine beli ettirmeden. Mazlum arkadaş onların komutanıydı. Hem de çocuklarından beri… Beraber büyümüşler, aynı mücadeleye katılmışlardı. Mazlum arkadaşı bıraktıktan sonra yarım saat sonra düşman olay yerine gitmiş, aracın içinden çıkardıkları cenazeyi taramışlardı. Vücudun her tarafına mermiler isabet etmişti. Mazlum arkadaşın cenazesinin ailesine teslim edildiğinde öğrendikleri bu haber, savaştıkları düşmanı bir kez daha tanımalarını sağladı. Düşmanın ne kadar barbar ve korkak olduğunu gördüler. Zayıflıkları bir kez daha kanıtlanmıştı. Oysa düşmana vurdukları darbede ne hale koyduklarına Amed şahitlik etmişti. Ama namertler her zaman ki rollerini oynamışlardı.

Heval Mazlum 1995 doğumlu olup Çewlik’in Riz köyü’nde yurtsever bir aile içerisinde dünyaya gözlerini açmıştı. Gerçek adı Süleyman Yakışır’dır. Doğduğu kent, düşmanın asimilasyon politikalarının zirvede olduğun Kürdistan kentlerindendi.  Ailesinin yurtsever olması, düşmanın yönelimleri için yeterliydi. 95 yılları Kürdistan’da imha ve inkâr politikalarının tırmandığı yıllardı. Yakışır ailesi de bu politikalardan nasibini almaktaydı. Bu nedenle köyleri yakılmış, büyük amcası katledilmişti. Aile bu yaşananlardan sonra Mazlum arkadaş daha küçükken Amed merkeze göç etmek zorunda kalır. Artık Mazlum arkadaş burada büyüyerek, çocukluk yıllarını geçirir. İlk ve ortaokula gider. Asimilasyonun meskenleriyle hiç anlaşamaz ve bu nedenle lisede okulu terk eder. Yanından hiç ayrılmayan beraber büyüdüğü, hep birlikte hareket ettikleri bir akrabası vardı, ki aynı kervana katılmış Mahsum Gürkan…

Mahsum ile beraber liseye giderler. Lise yıllarında Şahin Öner arkadaşa arkadaşla tanışırlar. Şahin arkadaş aracığıyla gençlik çalışmalarına katılırlar. 2013 yılında Önderliğe yapılan komplonun yıl dönümünde Amed’in Şehitlik semtinde protesto amaçlı eylem düzenlerler. Bu eylemde Şahin Öner arkadaş panzer altında kalarak yaralı halde düşmana esir düşer. Hastaneye götürülmesi gerekirken zırhlı araca bindirilip karakola götürülür. Karakolda işkenceyle şehit düşürülür. Şahin arkadaşın intikamını almak üzere yönünü Kürdistan dağlarına verir ve 2013 yıllının yazında gerillaya katılır. Bir süre gerillada kaldıktan sonra düzenlemesi öz savunma çalışmalarına yapılır. Bunun için Amed’e gönderilir. Mazlum arkadaş yeniden kente dönmek istememektedir. Şehirler tuzaktır yüreği özgürlüğe hasretlere… Onun için, Gerilla demek; özgürlüğün meskeni dağlarda mücadeledir. Ama her alanda mücadelenin gerekliliğini bilir. Partide görev, yerine getirilmesi gereken iştir. Her görev devrim içindir. Bunları bildiğinden ötürüdür ki yönünü tekrardan Amed’e verir. Bir yılı aşkın bir süre öz savunma faaliyetlerini sürdürür. Ta ki 2014’ün Kasım ayına dek. Bir ihanetin neticesinde düşmana esir düşer. Amed’te 7 aya yakın zindanda kalır. Bu süre zarfında zindanı, kendisini yetkinleştirmek üzere iyi değerlendirerek epey bir mesafe kat eder.  Tahliye olur olmaz 24 saati dolmadan gerillaya hasret ve özlemle koşar. Bu süreç özyönetim ilanlarının yapıldığı vakitlerdir. Bu nedenle Mazlum arkadaşın düzenlemesi tekrardan öz savunma alanlarına yapılır. Bu defa direnişin adresi şehirlerdir. Amed, tarihte direnişe öncülük etmiş kentlerdendir. Şimdi de öz yönetim direnişlerinin öncülüğünü üstlendiği tarihlerdir. Mazlum arkadaş gerillada kalmakta ısrarcı olsa da tekrardan Amed’e döner. Edindiği tecrübeler, yaşadığı olaylardan çok şey öğrenmiştir. Kısacık ömrüne büyük bir mücadele sığdırmıştır. Mazlum arkadaş, önemli olan ne kadar ne kadar yaşadığın değil; yaşadığın süre içerisinde yaptıklarındır inancıyla mücadeleye katılır. İletişim kurduğu her insanı etkileyerek, hitabıyla bulduğu tüm mekânlarda dikkati üzerine toplayanlardandı. Mazlum arkadaşın yanında herkes kendini güvende hissederdi. Yaşananlar karşısında ki olgun tavırları, engin tespitleri yanında bulunan bütün arkadaşlarında iz bırakırdı. Ruhu düşmana öfkeyle doluydu. Yapamam, edemem terimleri yanında kılınması yasaklı sözcüklerindendir ki bunu tüm yaşam öyküsüyle bizlere gösterenlerdendir.

Şehadeti onunla birlikte eyleme katılan Harun arkadaşı derinden etkiledi. Harun arkadaş, Mazlum arkadaşın şehadetinden sonra daha aktifleşerek mücadeleye yöneldi. Gerçek adı Eyüp Yılmaz’dır. Amed doğumlu olup yurtsever bir aile içerisinde büyür. Genç yaşlarda parti ile tanışır. Kısa bir süre içerisinde de o da öz savunma çalışmalarına katılır. Dinamikliği ve gençlik ruhuyla yorulmak nedir bilmez, durmak nedir tanımaz bir ruhla çalışmalara katılmaya başladı. Bu nedenle tarihi Sur direnişine destek olmak amacıyla bir eylem hazırlığındayken sırtında taşıdığı mayının patlaması sonucu 1 Mart 2016’da Amed Şehitlik semtinde ölümsüzleşerek, şehitler kervanına katılır.

Mazlum ve Harun arkadaşlar şahsında bir kez daha tüm devrim şehitlerini minnetle anıyor, anılarına bağlılık sözümüzü yineliyoruz.

Ş.Azad

Ş.Bahoz Cudi

Ş.Harun Mirkan

Ş.Renas Cudî

Ş.Dıjraber Amed

Ş.Evrim Andok

Ş.Felat Amed

Ş.Şahin Norşin Avesta

Arkadaşların anısına yazılmıştır.

MÜCADELE ARKADAŞLARI

 

]]>
Nusaybin Sokaklarında Özgürlük Halayları Yükseliyordu. – NUJİYAN BAGOK https://yps-online.org/tr/2017/10/19/nusaybin-sokaklarinda-ozgurluk-halaylari-yukseliyordu-nujiyan-bagok/ Thu, 19 Oct 2017 17:17:27 +0000 http://yps-online.com/tr/?p=6262  

Nusaybin’de sokağa çıkma yasağı ilan edilmişti.

Elika Mahallesindeydim. İlk günümdü. Arkadaşlardan kimseyi tanımıyordum. Fakat sanki yıllardır içlerindeymişim gibi hissetim kendimi. Yoldaşlıktı . Evet, o coşkuları, o moralleri, yüreklerindeki özgürlük umutları ile halaylar çekmiştik. Hemen alışmıştım onlara. Akşam olmuştu, mevzilere dağılma vakti gelmişti. Delila Arkadaş ile mevzileri geziyorduk. Müthiş bir sevinç vardı içimde. Yasak gelmişti. Amara, Amed ve Ramazan arkadaşlarla mevzideydik. Amara Arkadaş B-7 silahı kullanıyordu. O gözlerindeki umut ışığı, Önderliğe ve şehitlere olan bağlılığı duruşundan belli oluyordu. Amed ve Ramazan arkadaşlar ise biri BKC, diğer de Karnas silahı kullanıyordu. Huyları neredeyse aynıydı. Şakaları ve moralleri renk katıyordu etrafa.

Amed, Amara ve ben düşmanı kontrol etmek için bahçedeydik. Aynayla kontrol edebiliyorduk. Bizim aynayı çıkarmamızla düşmanın aynayı kırması bir olmuştu. Tabi ki bu onların yanında kalır mı? Kalmaz tabi ki. Biz de aldık elimize eski eşyaları sokağa doğru atmaya başladık. Her attığımız eşyayı düşman kobra ile tarıyordu. Amed ve Amara arkadaşlarla hem moral hem de düşmanla dalga geçme amaçlı, “Yine vuramadı” gibi söyleyip ve zılgıtlar atıyorduk. Bu ve daha birçok şey karşısında düşman çıldırıyordu. Bizler yorulunca yerimize geçmeye karar vermiştik. Fakat düşmanın etrafı taraması hala kesilmemişti. Çok mutlu olmuştuk. Bunu mevzideki diğer arkadaşlara anlatmıştık. Onlar da çok mutlu olmuştu.

 

Hava soğuktu. Sobamızın yakılması ile sıkıntı çözülmüştü. Biz mutluyduk. Fakat düşmanın etrafı taraması durmamıştı.  Çağ-çağ mevzisine geçmiştim. Orada Kendal, Ronahi, Zelal, Derdo ve Bager arkadaşlar vardı. Annelerin ve çocukların hiç bırakmadığı bir mevziilerden biriydi.  İlk gece sohbetlerle geçmişti. Hepsinin birbirinden mükemmel olduğu arkadaşlarımızın bu mevziisinde moral hiç eksik olmuyordu. Diğer gece anneler ve çocukların sıraya geçip Çerxa Şoreşe’yi okumaları ve hemen ardından tekerler yakılıp Derdo Arkadaş’ın açtığı müzik eşliğinde halaylar çekilmişti. Diğer mevziilerde de halayların devam etmesiyle yasaklar sona ermişti.

 

 

 

 

 

 

 

 

]]>