SAVUNMA – YPS https://yps-online.org/tr Son Ne Olursa Olsun Muhteşem Olacak Mon, 29 Apr 2024 10:05:59 +0000 en-US hourly 1 https://wordpress.org/?v=6.8.3 Özgür Yaşamda Israr https://yps-online.org/tr/2024/04/29/ozgur-yasamda-israr/ Mon, 29 Apr 2024 10:05:59 +0000 https://yps-online.org/tr/?p=23124

]]>
Kurdistan’da Halk Savaşının Gelişimi ve Devrimci Halk Savaşındaki Tarihi Görevlerimiz – 1 https://yps-online.org/tr/2023/09/14/kurdistanda-halk-savasinin-gelisimi-ve-devrimci-halk-savasindaki-tarihi-gorevlerimiz-1/ Thu, 14 Sep 2023 07:43:06 +0000 https://yps-online.org/tr/?p=22752 FERİDE ALKAN

 

Kurdistan’da halk direnişinin ya da halk savaşının sömürgecilik tarihi kadar eski bir geçmişi vardır. Halk savaşı son elli yılında partimiz öncülüğünde stratejik bir çizgide kesintisiz bir şekilde başarıyla sürdürülüyor olsa da oldukça uzun bir geçmişe dayandığımızı biliyoruz. Önderliğimizle başlayan elli yıllık PKK sürecinde halkımız geçmişle kıyaslanmayacak düzeyde bilinçli, örgütlü, planlı dolayısıyla daha iradeli, inançlı, güçlü olmuştur. Ancak  halkımız partimiz PKK’nin çıkışından önce de hep direnmiş, hep serhıldan halinde olmuştur. Özelde de son iki yüzyılda yani 19. ve 20. yüzyıllar boyunca işgalcilere karşı sürekli  mücadele etmiştir. Yirminci yüzyılın son çeyreğinden başlayarak şimdilerde ilk çeyreğini bitirmeye yaklaştığımız 21. yüz yılda da partimizi PKK öncülüğünde hep savaşan durumda olagelmiştir. Bu anlamda diyebiliriz ki Kürt halkı işgalcilere karşı sürekli mücadele eden halk gerçeğini temsil etmektedir. Bu günde dünyadaki en mücadeleci, direnişçi, savaşçı halk pozisyonundadır. Bunun Önderliğimiz ve dolayısıyla özgürlük mücadelemizle ilgili boyutları bilinmektedir ve hem ideolojik-felsefi olarak hem sosyal olarak hem de politik olarak PKK gerçeğinde yeniden şekillenen, zihniyet kazanan toplum olunduğu artık herkesçe kabul görmektedir. Ancak bu böyledir diye halkımız adına her şeyi kendimizle başlatmıyor, halkımızın direnişçi geleneğini, savaşçı geçmişini miras alarak Önderlik çizgisi temelinde mücadele etmeye devam ettiğimizin bilinciyle hareket ediyoruz.

 

Bilindiği gibi Osmanlının son yüz yılında ve de TC’nin ilk yüz yılında Kürt halkı olarak büyük felaketlerle karşı karşıya kaldık. Osmanlılar dağılmalarının faturasını biz Kürtlere çıkartmaya çalıştı bunun için halkımıza dönük sayısız katliam yaptı, kendi içinde bağımsızlığı ifade eden özerk Kürt mirliklerinin hepsini baskıyla, zulümle dağıttı. Kürt önderlerini, ailelerini ve onlarla hareket eden yüz binlerce Kürdü sürgüne gönderdi, cennet Kurdistan’dan kopararak Afrika, Asya çöllerinde ülke hasretiyle ölmeye terketti. Onlarca kez Ezidi ve Alevi halkımızı sırf inançlarından dolayı ezdi, katliamlardan geçirdi, kız çocuklarına, kadınlarına el koyup köle pazarlarında sattı, kutsal mabetlerini harabeye çevirdi, ibadetlerini teşhir edip karaladı. Tüm bunlar yetmezmiş gibi dağılmış ve emperyalist devletlere yenilmiş Osmanlının kalıntıları üzerine kurulan cumhuriyet Türkiye’sinde de halk olarak daha büyük katliamlara maruz bırakıldık. Üstelik emperyalistlere karşı verilen ve adına kurtuluş savaşı denilen mücadeleyi biz Kürtlerin sayesinde kazandıkları halde. Çanakkale de, Sakarya’da, Anafartalarda, İzmir’de, Gelibolu’da, Antep’te, Urfa’da, Maraş’ta savaşan ve emperyalistleri yenen Kürt askerleri, milisleri, kadınları yani bir bütün Kürt halkı olduğu halde  sanki savaşı tek başına Türk milleti yada Türk ulusu kazanmış gibi davranıp gerçeği manipüle etmek üzerinden TC’yi inşa ettiler. Şimdi bile Çanakkale şehitliği incelenirse can veren Kürtlerin sayısının savaştaki toplam kayıpların yarısından fazlası olduğu rahatlıkla görülecektir. Yani biz Kürtlerin kanı, canı, alın teri üzerinden kurtarılan toprakları Türk ulusuna mal ederek ve de bizleri inkar ederek dolayısıyla imhamızı ön görerek cumhuriyet Türkiye’sini inşa etmeye çalıştılar. Yüz yıldır da bu temelde üzerimizde soykırım siyaseti yürütüyorlar. Başka bir ifadeyle denilebilir ki cumhuriyet Türkiye’si Kürtler yeniden güç olmasın, bir araya gelemesin ve Kürt olarak Kürdistan’da yaşar hale gelmesin böylece Türk ulusunun hamalları, hizmetçileri, köleleri olarak onlara hizmet etsinler, adları da medenileşmemiş yani cahil ya da dağlı Türkler olarak yer etsin ve kendilerine de insanlığa da böyle kabul ettirilsin diye yüz yıldır fiziki, kültürel, psikolojik soykırıma tabi tutulduk, bir insanlık suçu olan asimilasyon cenderesine alındık. Aslında turancı zihniyetle beslenen ittihatçı yapılanma, emperyalist devletlerin birinci dünya savaşı sonunda Osmanlı artıkları olarak kendilerine bıraktığı Anadolu’ya sıkışıp kalmamak için biz Kürtleri ve ülkemiz Kurdistan’ı kendilerine ekleme kararı aldılar. Bunu Lozan komplosuyla uluslararası güçlere de kabul ettirdiler. Lozan’a “din ve soy kardeşlerimiz Kürtlerle aynı emellere sahibiz, sizlere karşı birlikte savaştık ve Cumhuriyet Türkiye’si ortak vatanımız olacak” diyerek gittiler. Böylece Kürt halkı olarak bizleri Türk ulusunun parçası gibi gösterdiler. Gerçekte ise ittihatçı zihniyet temelinde yaklaşarak Türk ulus devlet inşasında Kürt olarak varlığımızın yok sayılmasını ve ne pahasına olursa olsun hızla Türkleştirilmemizi temel strateji olarak belirlediler.   İttihatçı Kemalist elit 1919’dan 1923’e kadar halkımızı yanında tutmak, emperyalist devletlere tek milletmişiz görüntüsü vermek için sistematik algı operasyonları geliştirdi, göz boyama siyasetiyle hareket etti ancak Lozan’da işlerini garantiye alıp cumhuriyetlerini ilan ettikten sonra 1924 anayasasıyla gerçek yüzlerini ortaya çıkarıp Türk usul devlet inşasını Kürt soykırımı üzerinden geliştirmeye başladı. Bu yüzden diyoruz ki yüzüncü yılına girmekte olan Türk cumhuriyetinin biz Kürtler için anlamı soykırımdır, felaketler yüz yılıdır. Çünkü sırf Türk ulus devleti var olabilsin diye Kürt halkı olarak yüz yıldır sistematik bir şekilde hem fiziki hem de kültürel soykırımdan geçirildik, geçiriliyoruz. Bilindiği gibi daha Cumhuriyetin ilk yıllarında zamanın adalet bakanı tarafından açıkça dillendirilen Türk zihniyeti “Türkiye Türklerindir ve Türk olmayanların tek yaşam şartı Türke hizmet etmektir” biçiminde olmuştur. Bu resmi devlet ve şekillendirdiği egemen Türk ulus zihniyeti, bakış açısı, davranışları, politikalarıdır. Oysa eğer Türkiye birinci dünya savaşının sonunda emperyalistlerce işgal edilen Anadolu-Kurdistan coğrafyasının adı ve de bu coğrafya da kurulan vatansa, bu toprakları işgalden kurtaran ve bunun için yüz binlerce şehit veren Kürtlerdir dolayısıyla adına Türkiye denilen bu topraklar Türklerden çok Kürtlerindir.  Zira ‘kurtuluş savaşında (!)’ vatanın (!) her karışı Kürtlerin kanıyla sulanmıştır. Aslında Anadolu-Kurdistan toprakları üzerinde Kürtler olmaksızın Türk egemenlerinin ya da Türk milletinin kazandığı hiç bir savaş da yoktur. Ne kurtuluş savaşı denilen savaş ne de Malazgirt,  Çaldıran, Ridaniye, Mercidabık zaferleri Türk egemenlerine aittir. Tarih tüm bu zaferlerin Kürtlerle yapılan ittifakların ve de Kürtlerin aktif katılımının sayesinde elde edildiğini dolayısıyla hakiki anlamlarıyla Türkten ziyade Kürt zaferleri olduğunu bir çok belgeyle kanıtlar açıklıktadır. Şimdi de hain korucular, kendi halkına ihanet etmiş kontralar, ajanlar, işbirlikçi KDP olmaksızın Türk ordusunun – ki ordununda büyük bölümü Kürtlerden oluşmaktadır- hiç bir yerde tek bir başarısı olamayacağını hatta Kürdistan başta olmak üzere işgal ettiği her yerdeki ömrünün bir kaç ayı geçemeyeceğini anlamak isteyen herkes görebilir.

 

Bunların hepsini neden yeniden hatırlatma gereği duyduk? Çünkü bizlere karşı geliştirilmiş bu iğrenç komploya karşı, bu büyük haksızlığa ve onursuzluk dayatmasına karşı ve de iki yüz yıldır Türk egemenleri eliyle bizlere yaşatılan felaketlere, yüz yıldır sistematik olarak yürütülen soykırıma karşı halk olarak direniyoruz. 1914’te Bitlîs’te, 1919’da Koçgîrî’de,  1920’de Suleymanîye’de, 1925’te Muş, Erzurum, Xarput, Bitlîs, Çewlîk, Amed’te, 1926’ya kadar Sason’da, 1927’de Motkî’ de, 1926-1930’da Agirî’de, Zîlan’da, 1915’ten 1930’a kadar Rojhılat Kurdistan’ın da, 1937-1938’de Dêrsîm’de, 1945-1946’da Mahabat’ta, 1961’den 1975’e kadar Başur Kurdistan’ın da, 1973’ten günümüze kadarki elli yılda da Önder Abdullah Öcalan öncülüğünde dört parçaya bölünmüş bütün Kurdistan’da  işgalcilerin inkar-imha siyasetine, soykırım konseptine karşı halk olarak direniyoruz. Bu anlamda denilebilir ki iki yüz yıldır Kurdistan’da halk savaşı vardır. Belki hem mekan olarak hem de zaman olarak kesintili ve de kopuk kopuktur ancak toplamında  işgalcilere, soykırımcılara karşı durmadan yürütülen halk direnişidir, halk savaşıdır. Öncülükleriyle ilgili sorunların çıkmış olması   düşmanlarımıza karşı yürüttüğümüz görkemli halk direnişi, halk savaşı gerçeğini değiştirmez. İki yüz yıldır durmadan savaşmak zorunda kalmak, direniş durumunda olmak sistematik olarak katliamlarla, işkencelerle, idamlarla, tutsaklıklarla, sürgünlerle, açlık ve fakirlikle mücadele halinde olmak bir halk adına asla azımsanamaz asla görmezlikten gelinemez büyük bir onurdur.

PKK’nin tarihsel rolü, gerçek anlamı da kutsal Kurdistan topraklarının asıl sahipleri, otantik toplumu olan Kürt halkını yenilmez bir mücadele çizgisine, her koşulda başarıyı sağlama iradesinde olan bir Önderliğe kavuşturmuş olmasındadır. Yani Önder Apo ile birlikte halkımızın Medlerden günümüze neredeyse uygarlık tarihi boyunca yaşanan öncülük sorunu çözülmüş, büyük önderliksel doğuş gerçekleşmiş ve onun belirlediği yolda halkımız özgürlük bilincinde keskinleşmiş, iradeleşmiş, birlik olmayı büyük oranda başarmış dolayısıyla işgalciler başta olmak üzere her türden gericiliğe karşı temel mücadele gücü haline gelmiştir. İşgalcilerin soykırım siyasetine karşı elli yıldır yürüttüğü görkemli direnişin yanı sıra erkek egemen dünya gericiliğinin ortak ürünü olan DAİŞ felaketinden insanlığı kurtaran güç olmasının başka nasıl bir izahı, anlamı olabilir ki?

 

Bütün bu gerçeklerden yola çıkarak diyebiliriz ki aslında değişik biçimlerde de olsa iki yüz yıldır Kürdistan’da işgalcilere karşı halk savaşı vardır. Ancak bunun kesintisiz olarak sürdürüldüğü ve halk savaşı stratejisine dayanarak planlı, örgütlü yürütüldüğü süreç Önder Apo öncülüğündeki elli yıllık süreçtir. Ve önemle vurgulamalıyız ki Önderliğimizin mücadeleyi başlattığı yetmişli yıllarda özelde de Türk işgali ve sömürgeciliği altındaki Bakur Kurdistan parçasında Kürtlük adına hemen hemen hiç bir şey kalmamış adeta Kürtlüğün başa bela kabul edildiği ve kültürel soykırım olan asimilasyonun neredeyse sonuç aldığı bir süreç yaşanmaktaydı. Kürtlük adına bilinç kalmadığı gibi sahiplenme cesareti de kalmamış, Kürtlüğünden olabildiğince kaçış ve bu temelde Türkleşme baskın hale gelmişti. Denilebilir ki Bakur Kurdistan parçasında işgalci Türk devletinin soykırım çemberindeki Kürtlük yok hükmündeydi ve gerçekten de Önder Apo çıkışı olmasaydı Kürtlüğün bittiği noktada bulunmaktaydık. M. Mustafa Barzani öncülüğünde 1961’den itibaren Başur Kurdistan’ın da yürütülen mücadeleyle gelişen canlanma, büyüyen umutlar ise ne yazık ki 1975’teki büyük yenilgi ve tasfiye nedeniyle  Kürtlük hayallerini, umut kırıntılarını da yok etmiş durumdaydı. İşte tam da bu noktada büyük Önderliksel doğuş gerçekleşti ve PKK ile birlikte Kürt halkı, Kürt kadınları yani bir bütün Kurdistan toplumu olarak yeniden dirildik, hızla mücadele edebilir hale geldik, devrimci bir iradeye kavuştuk. Böylece sömürgecilik karşısındaki halk savaşı yeniden başladı ve kesintisiz olarak elli yıldırda akıl sınırlarını zorlayan bir inançla, inatla, belki de tarihin en büyük bedelleri pahasına sürdürülmeye, zafer tutkusuyla yürütülmeye devam etmektedir. Elbette Kürtlük adına umudun, cesaretin, bilincin bırakılmadığı koşullarda PKK bir öncü grubun mücadelesi olarak başladı. Ancak PKK’yi kuranlar halkın içinden çıkan, fakir-köylü, emekçi halk çocukları olduğu için yani  halktan kişiler oldukları için mücadele daha en başta halklaştı ve daha grup aşamasında halk savaşı niteliği kazandı. Hilvan Komünü yada sovyeti bunu ifade eder. En baştan beri Kürt kadınlarının yaygın katılımı, her kesimden Kürdün katılımı bunu ifade eder. Bu anlamda denilebilir ki Önder Apo öncülüğündeki PKK mücadelesinin baştan itibaren şekillenen karakteri halk direnişi- halk savaşı karakteridir. Fakat işgalci devletin soykırımcı siyaseti ve bu temelde neredeyse her on yılda bir gerçekleştirdiği faşist darbeleri nedeniyle daha ilk yılında PKK hicrete gitmek yani ülkeden çıkmak zorunda kaldı. Faşist darbe nedeniyle boğulmamak ve mücadeleyi sürdürebilmek için Kurdistan’dan Ortadoğu sahasına hicrete gitmek zorunda kalmak PKK öncülüğündeki halk savaşının belli bir dönem için kesintiye uğramasına neden oldu. Zira 12 Eylül faşist cunta koşullarında bütün Kurdistan işkencehane haline getirilmiş, zindan yasalarıyla yürütülmüş, yüz binler tutsak edilmiş, halk öncüleri ve örgütlü yapıları Diyarbakır 5 nolu zindanı başta olmak üzere bir çok zindanda vahşi uygulamaların cenderesine alınmıştı. Bu koşullarda halk belli düzeyde direnişini sürdürse de esas olarak korku atmosferine girmişti. Ortadoğu sahasına hicret eden Önderliğimiz ise canhıraş bir çalışmayla gerilla savaşının hazırlıklarını tamamlamaya ve bu temelde ülkeye dönmeye çalışmaktaydı. Bu anlamda denilebilir ki 1973’le birlikte Ankara’da Önderliğimiz öncülüğünde şekillenmeye başlayan ve 1976 ile birlikte Kurdistan’a Apocu grup olarak taşınan, 1978’de de Kurdistan’ın kalbi Amed’de PKK olarak somutlaşıp hızla halk mücadelesine dönüşen özgürlük hareketimiz 1980’de gelişen faşist cuntanın araya girmesi nedeniyle kısa bir süreliğine de olsa kesintiye uğramış, hicret durumu yaşamış, büyük zorluklar temelinde kendini toparlayarak 1982’de ülkeye dönebilmiş ve Önderliğimizin yoğun çabası neticesinde 1984’te gerilla savaşına başlamıştır. Burada belirtmek istediğimiz şey eğer 1980 faşist cuntası olmasaydı aslında 1978 yılında gerçekleşen tarihi anlamı büyük Hilvan Komininde olduğu gibi mücadelemiz ağırlıklı olarak ovaya dayalı halk savaşı şeklinde gelişecekti ve tüm Kurdistan’a en erken zamanda yayılarak başka kominlere yol açacak giderek Kurdistan kominleri birliğine dönüşecekti. Ancak faşist cunta koşullarının yarattığı zorluklar nedeniyle önce Ortadoğu hicreti ardından da Kurdistan dağlarında gerilla savaşı biçiminde devam eden bir mücadele olarak şekillendi.

 

DEVAM EDECEK…

]]>
KÜLTÜREL SOYKIRIM KISKACINDA KÜRTLERİ SAVUNMAK https://yps-online.org/tr/2019/01/28/kulturel-soykirim-kiskacinda-kurtleri-savunmak/ Sun, 27 Jan 2019 21:15:57 +0000 http://yps-online.com/tr/?p=8572  

SAVUNMA

Bir toplum için öz savunmadan yoksun kalmak, her tür iç ve dış tahakkümcü, sömürgen ve asimilasyonist uygulamalara açık hale düşürülmektir. İktidar sistemlerinin ve devlet oluşumlarının sürekli ahlâkı aşındırmaları ve yerine topluma üstten tek taraflı hukuk iradelerini (egemenlerin ahlâki biçimini) dayatmalarının altındaki temel neden, özyönetimi ve politikayı tahrip ederek o toplumu sürekli ve yapısal olarak iktidar yönetimine ve sömürüye açık hale getirme zorunluluğudur. Kendi ahlâkını güçlü yaşayan bir toplum, iktidara ve açık sömürüye kolay boyun eğmez. Bir toplum için ahlâkın en olumsuz, geri ve ilkel hali bile iktidar ve devletlerin en ileri hukukları ve yönetimlerinden daha değerlidir. Ahlâki ve politik toplumun yaşandığı yerde, iktidar ve hukuk gereksiz olmaktan da öteye, tahammül edilmesi güç bir yük haline gelir. Bir toplum ne denli ahlâki ve politik kılınırsa, o denli demokratik, özgür ve eşitlikçi, dolayısıyla iktidar elidi ve sermaye tekellerinin istismarına kapalı ve direngen kılınır. Liberalizm esinli sosyal bilimlerin politikayı demagoji seviyesine indirgeyerek, özellikle devletin prototipi partilerin temel demagojik malzemesi olarak tanımlamaları sadece büyük bir kötülük ve bilim adına bilime ihanet olmayıp, bilinçli biçimde kendilerine tanınan rolü oynayarak, iktidar ve sömürü tekellerine hizmet etme misyonlarından ileri gelmektedir.

 

 

……………………………

 

Kişisel yaşamım savunmamı, savunmam kişisel yaşamımı gerekçelendirir. Herkes gibi değil, sorunlu bir Kürt gibi yaşama zorunluluğu, sorunlu Kürt olgusunun bir sonucudur. Liberalizmin tüm gücüyle gerçekleştirmek istediği topluma ve sorumsuz birey olma yaklaşımına karşı direnmek, toplum olarak ayakta kalmanın gereğidir. Öz savunma gücünden yoksun kılınan Kürt toplumundan kopmak nispeten kolaydır. Zaten sürece yayılmış toplumsal kırım mekanizması kolayca kopuşun bütün önkoşullarını çoktan hazırlamıştır. Eyvallah demeden Kürtlükten kopmak mümkündür. Savunmasız halkın sorgulama gücünün olmayışı tüm bu vahim sonuçları doğurur. Kendiliğinden kopuşun bu denli kolay olduğu bir halkın modern toplumlara, ulus-devlet toplumlarına has bir biçimde vatanını, ekonomisini, özgür yaşamını ve kimliğini savunmasını beklemek nafile bir çabadır. Emperyalizm ve sömürgecilik hep savunmasız toplum ve bireyler peşindedir. Tüm gücüyle bunu gerçekleştirmeye çalışır. Kürtlerin durumu söz konusu olduğunda durum daha da vahimleşir. Kürtler sadece toplumsal varlığını, vatanını ve özgürlüğünü savunamaz durumda bırakılmamışlar, ayrıca kendilerinden korkan, kaçan ve utanan bir konuma getirilmişlerdir.

 

…………………………….

 

(4.)ORTADOĞU SAVUNMASI

Öz savunma savaşı, her tür direnişçilik; ahlaki, politik ve demokratik toplum inşalarıyla bütünleştirilemezse kalıcı başarı şansı olamaz. Toplumun sorunları nasıl bir bütünlük arz ediyorsa devrimin ve devrimcinin de tüm söylem ve eylemlerinde siyasi program, strateji, taktik planlamayı iç içe yaşaması gerekir. Yaşam akışkanlığı bir bütündür. Kopuk aşamalarla yaşayabileceğimizi sanmamalıyız.

 

………………………………

Kapitalizmin yok ettiği toplum; bir bütün olarak tarihselliği ve tüm alanlarını birlikte ele alan bir yaklaşım içinde öz savunmacı tutumla savunulmadıkça çıkış gerçekleştirilemez.

 

…………………………………..

 

Savaş toplumsal yaşamdaki yabancılaşmanın en aşırı ve vahşi biçimidir. Toplumsal doğayı derinden yaralar ve sakatlar. Bu durumda toplumların korunma refleksleri gelişerek yabancılaştırıcı savaşa karşı toplumsal varlığı koruyucu öz savunma savaşı biçimini alırlar.

 

 

(3.)ÖZGÜRLÜK SOSYOLOJİSİ

 

Elbette tüm doğal toplum ve yazılı tarih boyunca çeşitli biçimleri içinde toplumlar uygarlığın militarist gelişimine karşı kendilerini yoğunca savunmuşlardır. Öz savunma denilen gelenek de binlerce yıllık gelişimi içinde çeşitli direnme, ayaklanma, gerilla, halk savunma orduları biçiminde kurumlaşmış ve büyük savunma savaşları vermiştir. Savunma savaşlarını elbette militarist tekel savaşlarıyla bir tutamayız. Aralarında mahiyet, öz farkı vardır. Birisi anti-toplumcu (sömürgeci, çürütücü, yok edici), diğeri toplumcu (toplumu koruyan, ahlaki ve politik yeteneklerini özgür kılan) karakterdedir. Demokratik uygarlık, öz savunmanın sistemleştirilmesi temelinde, toplumu merkezi uygarlıkçı militarizme karşı koruma ve savunmadır.

 

…………………………

 

Toplum kendini sürdürmesi için gerekli ahlaki ve politik kurumlarını oluşturup çalıştıramama, işlevsel kılamama durumuna düşünce, baskı ve sömürü cenderesine alınmış demektir. Bu durum ‘savaş hali’dir. Tarih, uygarlıkların topluma karşı ‘savaş hali’ olarak da tanımlanabilir. Ahlak ve politika işlev görmediğinde, toplumun yapabileceği tek iş kalmıştır: Öz savunma. Savaş hali, barışın olmaması halidir. Dolayısıyla barış ancak öz savunma temelinde anlam kazanabilir. Öz savunması olmayan barış, teslimiyetin ve köleliğin ifadesi olabilir. Liberalizmin günümüzde halklara, toplumlara dayattığı öz savunmasız barış, hele hele demokratik istikrar, uzlaşı denen oyun, tek taraflı gırtlağına kadar silahlı güç ile yürütülen burjuva sınıf egemenliğinin örtbas edilmesi halinden, yani savaş halinin örtülü yürütülmesinden başka bir anlam taşımaz. Barışı bu biçimde tanımlamak ideolojik sermaye hegemonyasının en büyük çabası olarak karşımıza çıkar. Tarihte ise daha değişik biçimde ‘kutsallaştırılmış kavramlar’ adıyla kendini ifade eder. Dinler bu yönlü kavram yüklüdür. Özellikle uygarlaştırılmış dinler böyledir.

Barışın gerçekleştirilmesi, ancak toplumların öz savunması, dolayısıyla ahlaki ve politik toplum karakteri korunur ve sağlama alınırsa gerçek anlamına kavuşabilir… Bunun dışındaki anlam yüklenimleri barışın tüm topluluklar, halklar adına bir tuzak olmaktan, savaş halinin örtük biçimler halinde sürdürülüp gitmesinden öteye bir ifade doğurmaz. Barış kelimesi kapitalist modernite koşullarında tuzak yüklü bir kelimedir. Doğru tanımlanmadan kullanımı çok sakıncalıdır. Bir kez daha tanımlarsak, barış ne tümüyle savaş halinin ortadan kaldırılmasıdır, ne de bir tarafın üstünlüğü altındaki istikrar ve savaşın olmaması halidir. Barışta taraflar vardır. Bir tarafın kesin üstünlüğü söz konusu değildir ve olmaması gerekir. Üçüncüsü, silahlar toplumun öz ahlaki ve politik kurumsal işleyişine rıza temelinde susturulmaktadır. Bu üç koşul ilkesel barışın temelidir. Gerçek bir barış bu ilkeli koşullara dayanmadıkça anlam ifade etmez.

Bu üç koşulu biraz açarsak, birincisi, tarafların tümüyle silahsızlandırılması öngörülmemektedir. İddiaları ne olursa olsun, birbirlerine sadece silahlarla saldırmamayı ahdetmektedirler. Silahlı üstünlük peşinde koşulmamaktadır. Kendilerini güvenlik altında tutma haklarına ve olanaklarına saygılı olmayı kabul etmektedirler. İkincisi, bir tarafın nihai üstünlüğü söz konusu değildir. Belki silahların üstünlüğü altında sağlanan bir istikrar, sakinlik olabilir, ama bu durum barış olarak adlandırılamaz. Barış, hangi taraf (haklı-haksız) olursa olsun, üstünlük (silahla) sağlamadan savaşı durdurmayı karşılıklı olarak kabul etmeleri durumunda gündeme gelebilir. Üçüncüsü, taraflar sorunların çözümünde toplumların (yine konumları ne olursa olsun iki taraf, toplum veya iktidar) ahlaki (vicdan) ve politik kurumsal işleyişine saygılı olmayı kabul etmektedirler. Adına ‘politik çözüm’ denen koşul bu çerçevede tanımlanmaktadır. Politik ve ahlaki çözüm ihtiva etmeyen bir ateşkes barış olarak yorumlanamaz.

Bu ilkesel barış koşulları altında demokratik siyaset vazgeçilmez bir önem kazanarak gündeme girmektedir. Toplumun ahlaki ve politik kurumları çalışınca, doğal olarak ortaya çıkan süreç demokratik siyaset süreci oluyor. Barışı uman çevreler, ancak politika ahlaki temelde rolünü oynarsa bunun başarı sağlayabileceğini de bilmek durumundadırlar. Barışta en az bir tarafın demokratik siyaset konumunda olması gerekir. Aksi halde yapılan, tekeller adına ‘barış oyunu’ olmaktan öteye gitmez. Demokratik siyaset bu durumda hayati bir rol oynuyor. Karşısındaki iktidar veya devlet güçleri ile ancak demokratik siyaset güçlerince diyalog altında anlamlı bir barış süreci yaşanabilir. Gerisi savaşçılıkların (tekellerin) karşılıklı süre durdurumuyla sürüp gitmesidir. Savaştan yorulma, lojistik ve ekonomik zorluk vardır. Giderilmeleri halinde, bir tarafın üstünlüğü tam sağlanıncaya kadar savaşa devam edilir. Bu biçimlere barış süreci denmez, daha şiddetli savaşlar için yapılan ateşkesler denilebilir. Bir ateşkesin barışçı olabilmesi için barışa yol açması, saydığımız üç koşula bağlanması ilkesel bir önem taşır.

Savaşta bazen görüldüğü gibi, öz savunmacı (haklı konumda olanlar) tarafın da nihai üstünlük kazandığı durumlar olabilir. Bu durumda bile barış için üç koşul değişmez. Reel sosyalizm ve birçok haklı ulusal kurtuluş savaşlarında görüldüğü gibi, hemen kendi iktidar ve devletine koşmak, bu iktidar ve devlet altında istikrar sağlamak barış olamaz. Bu sefer yabancı gücün yerine (tekelci) yerli bir gücün (devlet kapitalizmi veya milli burjuvazi denen kesim) ikame edilmesi söz konusudur. Sosyalist iktidar da denilse, sosyolojik gerçeklik değişmez. Barış ilke olarak iktidar ve devlet üstünlükleriyle sağlanan bir olgu değildir. İktidar ve devlet ne adla olursa olsun (burjuva, sosyalist, milli, gayri milli, fark etmiyor) üstünlüğünü demokratik güçlerle paylaşmayınca barış gündeme girmez. Barış son tahlilde demokrasi ile devletin koşullu uzlaşmasıdır. Tarih boyunca bu uzlaşmanın öyküleri de büyük yer ve zaman kaplamaktadır. Birçok süre ve mekânda denenmişlerdir. İlkesel ve uzun süreli olanı vardır. Daha mürekkebi kurumadan bozulanı da vardır. Toplumlar sadece iktidar ve devlet güçlerinin kurulmasından ibaret yaşamazlar. Ne kadar alanları daraltılırsa daraltılsın, toptan yok edilmedikçe, kendi öz ahlaki ve politik kimlikleri altında yaşamayı da sürdürmesini bilirler. Belki de tarihte yazılmayan, ama yaşamın esas hali olan da bu gerçekliktir.

Toplumu devlet ve iktidar öykülerinden ibaret görmemek, tersine belirleyen doğa olarak varsaymak daha gerçekçi bir sosyal bilim oluşumuna katkı yapabilir. İktidar ve devletler, sermaye tekelleri ne kadar büyük ve zengin (Firavun ve Karun) olurlarsa olsunlar veya günümüzdekiler gibi toplumu yutacak kadar canavarlaşırlarsa (yeni Leviathan) canavarlaşsınlar, hiçbir zaman toplumu ortadan kaldıramazlar. Çünkü onları son tahlilde belirleyen toplumdur. Belirlenenler hiçbir zaman belirleyicilerin yerini tutamaz. İktidarın en şaşaalı, medyatik propaganda (günümüzdeki gibi) gücü bile bu gerçeği örtbas etmeye yetmez. Onlar dev kılığına bürünmüş en sefil ve acınacak güçlerdir. Buna karşın insan toplumu, oluşumundan beri doğanın en harika yaratımı olarak anlam bulmaktan yoksun kalmayacaktır.

Demokratik Uygarlık Sistemi hem tarihteki hem de şimdiki hali olarak toplumu, bu ana paradigma altında yorumlama, bilimselleştirme ve yeniden inşa etme sistemi olarak, bundan sonraki kısmın konusunu teşkil etmektedir.

]]>
Yiğit Kürdistan Halkına ve Devrimci-Demokratik Kamuoyuna! https://yps-online.org/tr/2019/01/27/yigit-kurdistan-halkina-ve-devrimci-demokratik-kamuoyuna/ Sun, 27 Jan 2019 20:43:29 +0000 http://yps-online.com/tr/?p=8569 Özgürlük tarihinin, halkımız şahsında bölgede yaşayan tüm halklar adına önemli gelişmelerin yaşandığı bir döneminden geçiyoruz. Büyük siyasi politik gelişmelerin yanında halkların özgürlük, demokrasi ve devrim adına geliştirdiği hamlesel çabalara sahiplik eden bu dönem büyük riskler taşıdığı kadar eğer doğru, etkili ve örgütlü direnilirse halkların kazanacağını da müjdeliyor. Deyim yerindeyse tarih, bundan tam üç yıl önce YPS direnişi süreçleriyle adını tarihe yazdıran büyük kahramanların gösterdiği ve dile getirdiği gibi direnenlerin mutlaka kazandığı gerçeğine göre yaşanıyor.

Direnmenin her zamanki gibi halkımız için tek doğru ve en onurlu yol olarak bayrak gibi göndere çekildiği bu dönemde, Büyük Özyönetim Direnişimizin mücadele örgütü olarak tarih sahnesinde yerini alan YPS’nin üçüncü kuruluş yıldönümünde, mücadeleyi zafere götürme, şehitlerimizin intikamını alma, Önder Apo ile Özgür Ülkeye yürüme sözümüzü yineliyoruz.

Değerli halkımız!

Özgür bir Kürdistan’da Özgür Önderlikle onurluca yaşamanın eşiğinde olduğumuz, özellikle bölgede yaşanan önemli gelişmelerle de açığa çıkmış bulunuyor. Bu tarihsel dönemeçler belki en çok riskleri, tehlikeleri, halkımıza ödettiği bedelleri, oldukça riskli ve sancılı yanlarıyla gündeme gelse de en az bu gelişmeler kadar büyük kazanma ihtimallerini de bağrında taşımaktadır. Bunu en çok Özgürlük mücadelesiyle onyıllardır et ve tırnak gibi içiçe geçmiş yurtsever ve fedakar halkımız bilmektedir. Özgürlük Mücadelemiz ne zamanki tehlikeli ve risklerle karşı karşıya kalmış bu anı bir çıkışa ve zafere evirmiştir. Önder APO’nun ifade ettiği biçimde “Uçurumun kenarında kanatlanmıştır!” Tabi ki bu öylesine kendiliğinden ortaya çıkmamıştır. Bunun için doğru Önderliksel hamlelere, yetkin uygulayıcı bir örgüte, başta gerillası olmak üzere direnişçi güçlere ve tabi ki her türlü bedelden asla kaçınmayan kahraman bir halka ihtiyaç vardır. Tehlikeler böyle zafere evrilmiştir. Bu açıdan mücadele geleneğimizden de anlaşıldığı üzere bu dönemde ne olursa olsun yüksek cesaret ve büyük kahramanlıklarla dolu halk direnişine ihtiyaç vardır. Bu konuda Kürt halkının bu gün bile Zindanlarda ve alanlarda açlık grevleri temelinde gösterdiği duruş bu derin bilince sahip olduğunun göstergesidir. Bu duruşlar, karşısında saygıyla durulmayı hakkeden tarihi duruşlardır ve mutlaka tarih hakkettiği değeri verecek, zaferle onure edecektir.

YPS, dördüncü yılına girerken, bu tehlikeleri zafere evriltmeye, halkımızın gösterdiği yüksek cesaret ve büyük kahramanlıklarla dolu direniş tutumunu özgürlüğe taşımaya her zamankinden daha hazır ve kararlıdır. Geçen pratik sürecin derslerini etkili bir deneyime ve tecrübeye çevirmiş olan YPS dönemin gerektirdiği tarz ve taktikle gittikçe bir faşizm karargahına dönüşen Türkiye’de halkımıza özgür ve onurlu yaşamı çok gören bu zalim AKP sisteminin karşısında durmaya devam edecektir. Her an her yerde her biçimde bu gerici faşist sistemin tüm katil kurumları ve kişileriyle yüzleşecek, bu güçlere bir hesap vaktinde Çiyagerin selamını taşıyacaktır. YPS direnişinin öncü komutanları olan Çiyager, Zeryan, Mehmet Tunç, Asya Yüksel, Xebatkar, Axin Mahir Dicle, Harun Mardin,  Çeko, Nuda, Sêvê Demir, İslam, Şahan, Ekin ve Senarlar şahsında tüm şehitlerimiz YPS’nin dördüncü yılında da zafere yürüyüşümüzde bizler için birer kazanma emri olarak durmaktadır. Bu yoldaşların gösterdiği direniş ve kahramanlık tutumunun özgür ve onurlu yaşamak isteyen tüm Kürtler için tek doğru tutum olduğu gerçeği daha yakıcı bir hale gelmiştir. Bu duruş dışındaki tüm duruş ve düşmandan medet uman yakarışlar bir faşizm ülkesine dönen Türkiye’de insanların boyunlarına asılı büyük bir utanç olacaktır. Böyle bir zamanda sıradan iyi bir insan olabilmek bile bir direnişçi tutum istemektedir. Direnmek artık insan olmanın bir sınavıdır.

Bir kez daha YPS’nin dördüncü yılını daha büyük ve daha görkemli direniş kararlılığı ile karşılarken Özyönetim şehitlerimiz şahsında tüm devrim şehitlerimizi anıyor, bu bayrağı zafere taşıma sözümü yineliyor, Özgür Önderlik ve Özgür Kürdistan için direnen herkesi selamlıyoruz.

  • Yaşasın Öz Yönetim Direnişleri!
  • Yaşasın Halkımızın Öz Savunma Örgütü YPS!
  • Bijî Serok Apo!

 

YPS GENEL KOORDİNASYONU

19 OCAK 2019

]]>
Demokratik Ulusun Öz Savunma Sistemi https://yps-online.org/tr/2019/01/27/demokratik-ulusun-oz-savunma-sistemi/ Sun, 27 Jan 2019 20:36:16 +0000 http://yps-online.com/tr/?p=8566 Canlılar dünyasında her türün kendine göre bir savunma sistemi vardır. Savunmasız tek bir canlı türü yoktur. Hatta evrendeki her elementin, her parçacığın varlığını korumak için gösterdiği direnci öz savunma olarak yorumlamak mümkündür. Bozunmaya, kendisi olmaktan çıkmaya karşı gösterdiği direnç açık ki öz savunma kavramıyla ifade edilir. Bu direnç yitirildi mi o element veya parçacık bozunur, kendisi olmaktan çıkar, başka bir unsura dönüşür. Canlılar âleminde ise öz savunma direnci kırıldı mı, o canlı ya başka canlılara yem olur ya da ölür. Aynı sistem insan türü ve toplumu için de fazlasıyla geçerlidir. İnsan gibi narin bir tür ve toplumu gibi tehditlere açık bir varoluş, güçlü bir öz savunma olmadan varlığını uzun süre ayakta tutamaz. İnsan türünde savunma biyolojik olduğu kadar toplumsaldır. Biyolojik savunma her canlı varlıktaki savunma güdüleri tarafından yerine getirilir. Toplumsal savunmada ise, topluluğun tüm fertleri ortaklaşarak kendini savunur. Hatta savunma olanaklarına göre topluluğun sayısı ve örgütlenme biçimi sürekli değişir. Savunma topluluğun asli bir işlevidir. Onsuz yaşam asla sürdürülemez. Bilindiği gibi canlılar dünyasının diğer iki asli işlevi beslenme ve üremedir. Beslenme ve üreme olmadan nasıl ki canlı varlıklar yaşamlarını sürdüremezlerse, öz savunma olmadan da yaşamlarını sürdüremezler. Canlılar dünyasının öz savunmasından çıkarabileceğimiz diğer önemli bir sonuç, bu savunmanın sadece varlıklarını korumaya yönelik olmasıdır. Kendi türünden, hatta başka türlerden varlıklar üzerinde hâkimiyet kurma ve sömürgeleştirme sistemleri yoktur. İlk defa insan türünde hâkimiyet ve sömürge sistemleri geliştirilmiştir. Bunda sömürü 383 olanaklarına yol açan insan türünün zihniyet gelişmesi ve buna bağlı olarak artık-ürün elde edilmesi rol oynar. Bu durum varlığını korumayla birlikte emek değerlerini savunmayı, yani sosyal savaşları da beraberinde getirir. Kürtler açısından öz savunma yaşadıkları somut koşullara göre tarih boyunca hep büyük önem taşımıştır. Neolitik devrimi en derinlikli ve uzun süreli yaşayan toplulukların birinci elden ardılları oldukları için hep saldırılara maruz kalmışlardır. Verimli Hilal’deki tarım devriminden kaynaklanan ürün fazlalıkları saldırılara sürekli davetiye çıkarmıştır. Binlerce yıl böyle geçmiştir. Ürün fazlalıklarına dayalı uygarlık sistemleri geliştikçe kent, sınıf ve devlet yapılanmalarına dayalı güçlerin sistemli ve planlı saldırı dönemi başlamıştır. Sümer uygarlığından günümüzdeki hâkim uygarlığın son hegemon gücü ABD’ye kadar sayısız uygarlık gücünün aynı bölgeye ve topluluklara dolaylı ve direkt saldırıları hiç eksik olmamıştır. Kapitalist moderniteyle birlikte gelişen son iki yüz yılın saldırıları farklı bir nitelik almıştır. İlkçağdan beri kabile ve aşiret birimleri halinde dağlık alanlarına dayalı olarak geliştirdikleri varlıklarını koruma, yani öz savunma sistemleri, kapitalist sisteme dayalı saldırı araçları karşısında yeterli olamamıştır. İlk defa varlıklarını yitirme tehlikesi gündeme girmiştir. Kapitalist modernitenin ulus-devlet yapılanması Kürtler açısından sadece özgürlüklerini yitirmelerine değil, varlıklarını yitirme tehlikesiyle de karşı karşıya gelmelerine yol açmıştır. Siyasi sınırlar içinde ‘tek dil’, ‘tek ulus’, ‘tek vatan’ yaratma program ve eylemi, o sınırlar dahilindeki diğer diller, uluslar ve vatanların inkâr ve imhayla karşılaşmalarına yol açmıştır. Kürtler zorla bölündükleri tüm vatan parçalarında, ulus-devletler tarafından inkâr ve imha sürecine alındılar. Hegemonik güçler tarafından desteklenen ulus-devletler Kürtleri ve Kürdistan’ı tasfiye etmeyi temel politika bellediler. Yetersiz kalan öz savunma direnişleri kırılınca, sıra toplumun çökertilmesi ve çözdürülmesine, asimile edilerek tasfiyesine geldi. Bütün yoğunluğuyla sürdürülen bu sürece tepki olarak doğan PKK Hareketi, başlangıç itibariyle esas olarak Kürt halkının öz savunma hareketidir. Önceleri ideolojik ve politik olarak yürütülen öz savunma hareketi kısa sürede karşılıklı şiddete dayanan bir öz savunma aşamasına geçti. Başlangıçta sadece kadro ve sempatizanların varlığını savunmaya dayalı silahlı savunma 15 Ağustos 1984 Hamlesiyle halkı da kapsamına alarak genişledi. Halkın öz savunma savaşına dönüşen hareket tüm ilgili hegemonik güçlerin, özellikle NATOGladio güçlerinin planlı saldırılarına uğradı. Kürdistan’da kendi kaderi üzerinde söz sahibi olacak Kürtlerin bölgedeki dengeyi alt üst etmelerinden çekinen tüm güçler bu saldırıların arkasında yer aldılar. Buna rağmen bu direnme savaşları dayatılan inkâr, imha ve asimilasyon politikalarına büyük darbe vurdu. Halkın kimliğine sahip çıkma ve özgür yaşama arzusunda ısrar etme tavrını kesinleştirdi. Ulus-devletlerin Kürt halkı üzerindeki eski tasfiyeci emelleri tümüyle sona ermemişse de, eskisi kadar iddiaları kalmamıştır. Kürt kimliğinin kabulü ve özerk yaşama saygı aşamasına gelinmiştir. Bu durum öz savunma savaşı açısından yeni bir durumdur. PKK bu yeni durumu KCK aracılığıyla değerlendirmeye çalışmıştır. 384 KCK’de demokratik ulus inşa programının önemli ve vazgeçilmez bir başlığı da öz savunmanın nasıl kalıcı bir sistematiğe bağlanacağı hususudur. Tek silahlı güç tekeli olan ulus-devletlerin fırsat buldukça uygulamaktan kaçınmayacağı yeni inkâr, imha ve asimilasyon politikaları KCK’nin öz savunma sistemini kalıcı olmaya zorlamıştır. Ulus-devletlerle ortak yaşamanın asgari koşulu, Kürt öz kimliğinin ve özgür yaşamının anayasal güvenceye kavuşmasıdır. Anayasal güvence yetmez, ayrıca yasalarla belirlenecek statülerle bu güvencenin somut koşulları aranacaktır. Dışa karşı ortak ulusal savunma dışında, güvenlik işlerinin Kürt toplumunun kendisi tarafından karşılanması gerekir. Çünkü bir toplum iç güvenliğini en iyi ve ihtiyaçlarına en uygun biçimde ancak kendisi sağlayabilir. Dolayısıyla ilgili ulus-devletlerin (Türkiye, İran, Irak ve Suriye merkezî ulus-devletleri) iç güvenlik politikalarında önemli reformları gerçekleştirmeleri gerekir. KCK’nin de barış ve demokratik çözümün sağlanması halinde, öz savunma güçlerini yani HPG’yi (Halk Savunma Güçleri) yeniden düzenlemesi gerekir. Şüphesiz yeniden düzenlenme yeni yasalar gerektirir. Eski Hamidiye Alayları ve yeni ‘köy korucuları’ gibi bir sistemin söz konusu olamayacağı açıktır. Ancak ulus-devletlerle uzlaşmaya dayalı ve yasal olan iç güvenliğe ilişkin yeni güç düzenlemeleri yapılabilir. İlgili ulus-devletlerle uzlaşma olmazsa, KCK tek taraflı olarak kendi demokratik ulus inşasını bütün boyutlarıyla koruma temelinde, kendi öz savunma güçlerinin nicel ve nitel durumunu yeni ihtiyaçlara göre düzenlemeye çalışacaktır. Yeni düzenlenen HPG güçleri, demokratik uluslaşmayı her alanda ve her boyutta savunmakla yükümlü olacak, demokratik ulusal otoriteyi layıkıyla tesis edecektir. Demokratik ulus birey-yurttaşlarının can ve mal güvenliğinden sorumlu olacaktır. Kültürel soykırımlara kadar varan bütün ulus-devlet uygulamalarına (askeri, politik, kültürel, sosyal ve psikolojik savaşlarına) karşı sürekli savaşım halinde olacaktır. Kürdistan’ın ve Kürtlerin varlığı ve özgürlüğü öz savunmasız olamaz.

]]>