DEMOKRATİK ULUS – YPS https://yps-online.org/tr Son Ne Olursa Olsun Muhteşem Olacak Fri, 25 Oct 2024 06:49:25 +0000 en-US hourly 1 https://wordpress.org/?v=6.8.3 Beritan arkadaşın eylemi çok cesur ve anlamlıdır https://yps-online.org/tr/2024/10/25/beritan-arkadasin-eylemi-cok-cesur-ve-anlamlidir/ Fri, 25 Oct 2024 06:49:25 +0000 https://yps-online.org/tr/?p=23316 Uygarlık tarihi boyunca sınıflı toplumun gelişmesi, sosyalleşme ve ulusallaşma, kölelikten günümüzün çeşitli toplumsal biçimlenişlerine kadar çeşitli aşiret ve halk topluluklarının her birinde değişik biçimlerde gerçekleşirken, bazen barışçıl, bazen savaşla, bazen kültürel ve ekonomik yöntemlerle, bazen siyasal yöntemlerle bazılarının çok olumlu gelişmesine, bazılarının yok edilmesine, bazılarının da orta düzeyde gelişmesine yol açarken, iç ve dış nedenlerle Kürdistan’da toplumsal ve ulusal gelişmenin çok güdük kalması sonucunu doğurmaktadır. Denilebilir ki, ülkemizin köleciliğin insan toplumundaki ilk çıkışına beşiklik etmesi söz konusudur. Bütün uygarlık dönemleri çok olumsuz biçimde; işgal, istila ve talan biçiminde yansıyor. Bu da sürekli dağlara kaçışı ve orada çok ilkel aile ve kabile düzenleri biçiminde yaşamaya yol açıyor. Uygarlık olumlu yönleriyle değil, daha çok işgalci ve talancı yönleriyle Kürdistan’ı kaplamaktadır. Dolayısıyla eğer Kürtlük gerçeği de diyebileceğimiz bir kimlikle varlık sürdürülmek isteniyorsa, dağlara sığınma gerekiyor. Bu da her zaman birçok dönem için ayakta kalmanın tek biçimi olarak karşımıza çıkıyor.

Aile, aşiret ve kabile düzeyi de bir yerde sosyal gelişmenin ilkel bir dönemini temsil ediyor; yani ilkel komünal dönemin temel toplumsal biçimini ifade ediyor. Ulusal ve toplumsal düzeyi geri, hele siyasallaşma daha da geridir. Diğer ekonomik ve sosyal boyutlar neredeyse kat be kat daha ağır bir geriliği yaşıyor.

Bizdeki kadın, erkek ve aile şekillenmesi göz önüne getirilirken, bu tarihsel özelliğe dikkat çekmek önemlidir; uygarlığın gelişmesinin her ülke ve halk için ne ifade ettiğini görmek kadar, onunla mukayese etme biçiminde ele alınırsa, bu şekillenmenin niteliği daha net anlaşılacaktır. Aynı zamanda bu bizi çok çapraşık ilişki düzenimizi ve bir kaos halini alan toplumsal gerçeğimizi daha doğru anlamaya götürecektir. Sadece geleneklerle kurtarılmaya çalışılan ve uğruna neredeyse en kötü biçimde gerileten bir mücadeleye yol açan kadınla onun etrafında kurulan aile ve bunun üzerinde yükseltilen çeşitli sözüm ona namus ve ahlâk anlayışları, belki de sanıldığının tam tersine, düşmana en çok hizmet eden ve kendilerini bitiren bir özelliğe dönüşmektedir.

Çok somut bir biçimde açığa çıkardık ki, kadın ve aile etrafında içine girilen son derece geleneksel ve katı bir biçimde şekillendirilen temel ahlâki tutum, bunun en belirgin ifadesi olarak namus, onur ve kişilik oluşumları, hiç de farkına varmadan aslında tersini doğuruyor. Başka bir deyişle, namusluluk namussuzluğun gerçek adı oluyor; onur onursuzluğun, kişilik de kişiliksizliğin maskesi oluyor. Ne kadar acı da olsa, toplumsal gerçekliğimizde bu böyledir. Daha da iyi ve derinliğine çözümlenmek istendiğinde görülecektir ki, tarih ve güncellik itibariyle düşman karşısında her türlü yenilgiye, bunun doğal sonucu olarak bizi daha da geri ve kabul edilemez yaşam koşullarına götüren şey, uğruna neredeyse her şeyi feda ettiğimiz bu kavramlara verilen anlamlar ve takınılan tutumların sonucu olmaktadır.

PKK’deki Önderlik gerçeği, doğuşundan günümüze kadar bunu çarpıcı bir biçimde iyi gören, giderek kapsamlı çözümlemelerle yeni toplumu ve ulusal kimliği veren, kuşatan düşman gerçeğine, yine sürekli ona hizmet eden geleneksel işbirlikçi ve tutucu feodal yanlarına karşı mücadele eden bir savaş olarak ele alınıyor. Böylece özgürlük dediğimiz tutumun ne anlama gelebileceği ortaya çıkıyor. Dolayısıyla toplum çok şiddetli bir eleştiriye tabi tutuluyor. Meşru kabul edilen ilişki anlayışları eleştirilip sorgulanıyor, bu sorgulama bireye dek indirgeniyor. Özgürlük boyutu, bunun ahlâka ve kültürün çeşitli biçimlerine yansımaları, en önemlisi de savaş gerçeği içindeki yeri konuluyor. Eski bağların ne kadar köstekleyici rol oynadığı ve utanç verici olduğu ortaya çıkarılıyor. Burada her şey alt üst ediliyor. Daha önce meşru kabul edilenin gayri meşru olduğu, utanılır olanın utanılmaz olduğu, onurlu sayılanın onursuzluk olduğu, gelişme denilenin gerileme olduğu açığa çıkarılıyor; böylesine bir alt üst oluş yaşanıyor, yeniden ayakları üstüne diriliş söz konusu oluyor. Bu, kendini hissettiriyor ve giderek PKK içinde yeni yaşamın nasıl olması gerektiğine dair artan bir tartışmayı beraberinde getiriyor. Sorun çok açık ve yoğun bir biçimde hissettiriliyor. Tarihte yitirilenin tekrar tarihin gündemine getirilişi böyle oluyor. Her sorun nasıl öncelikle gündemleşir ve cevabını ararsa, partimizin de böylesine bir cevabı gündemleştirmesi söz konusudur. Sorun iyi ortaya konulmuştur. Bu daha da detaylandırılabilir. Fakat çözüm ve cevap yanı ağır basan bir biçimde gündemleşiyor.

Sadece eskiyi eleştirmek ve suçlamakla yetinmiyoruz; yeniyi veya yaratmamız gerekenin ne olduğunu, kavrayışta ve uygulamada buna nasıl yönelmemiz gerektiğini de ortaya çıkarıyoruz. Unutmamak gerekir ki, doğru bir karar verebilmek ve doğru bir tutuma ulaşabilmek için bağımsız kişilikler gereklidir. Bütün yönleriyle bağımlı kişiliklerin, duyguda, düşüncede ve davranışta böyle olanların özgür kararlara ve bundan kaynaklanacak yaşantı biçimlerine ulaşmaları zordur veya ulaşsalar bile bu yaşam oldukça çarpıktır. Partimizde sağlanan en soylu gelişmelerden birisi de, kadın-erkek yaklaşımlarında bağımsızlıkçı tutumun büyük bir dirayet, sabır ve çabayla gerçekleşmiş olmasıdır. PKK ortamında varılan büyük çözüm veya soruna verilen cevap, aslında bağımsız kadının ve erkeğin gerçekleştirilmesidir.

Parti içi eleştirileri göz önüne getirdiğimizde görülecektir ki, çekilen en önemli sancılardan birisi de, mevcut ilişki tarzının, aile ve kabile anlayışının ölümüne içimize taşınmak istenmesidir. Parti bu konuda ilkeli ve ölümüne bir mücadeleyle buna karşılık veriyor. Çünkü parti bu yaklaşımların ulusal ve toplumsal düzeyi güdükleştirdiğini, en az düşmanın katliamları kadar toplumu çarpıklaştırdığını ortaya koyuyor. Dolayısıyla buna karşı savaşım, ideolojik ve siyasal bir savaşım oluyor. Sonuç olarak PKKlileşmek, savaş gerçeğine yaklaşmak, bağımsız kişiliğe ulaşmak, özellikle kadına dayatılan kölelikten kurtulmak ve kadının aleyhindeki ilişki düzenini aşmak isteyen herkes, tepeden tırnağa kadar bağımsız olmalı, özgür tutumun sahibi olmalı, özgün irade ve düşüncenin sahibi olmalıdır. Öyle ki, davranışı da tamamen özgürlüğün bir ifadesi olsun. Partinin özgürleşme düzeyini bu ilkenin uygulanışına bağlarken, bunu topluma taşırmak gerekir. Bu, oldukça büyük bir cevaptır. PKK’nin belki de tam açığa çıkmamış, fakat mutlaka ulaşılması gereken bir gelişim düzeyi var. Toplumun kurtuluşu öncelikle PKK içinde böylesine bir cevaba kavuşuyor. Denilebilir ki, bu cevap tutarlı bir biçimde topluma yansıtılırsa, çok köklü bir devrim daha şimdiden sağlam bir esasa kavuşmuş olur.

Partimizde varılan çözüm şüphesiz hem teoriktir, hem de böylesine küçümsenmeyecek sayıda kadronun bağımsız düşünme ve karar verme gücü biçiminde somutlaşmaktadır. Sıkça vurguluyoruz: Kadın-erkek ilişkisinin eski biçimlerine sert eleştiriler yapılır ve bunların kabul edilmezliği gösterilirken, bunun yerine özgür ilişkiye, onun ortamı ve biçimine bu denli açıklık getirme, böylesine özgür olma tutumuna elverişli bir ortam sunma sağlanan en büyük gelişme oluyor. Belki de çoğu kişinin kavramadığı ve yüceliğini takdir etmediği bir durumu, bugün bir kadın çalışmasında çok önemli bir gelişme olarak değerlendirmek, bu düzeyi daha da zenginleştirmek, örgütlemek, eylemle ve yaşamla zenginleştirmek, kadın çalışmalarının temel bir görevidir. Dolayısıyla bir kadın kongresinin, bu konuda sağlanan en önemli gelişmeyi kendisine esaslı bir tartışma konusu yapması, bu tartışmaya dayalı olarak görevler belirlemesi, daha da somut olarak yaşamı bütünleştirmesi içine girilecek en sağlıklı bir yol oluyor. Hiç şüphesiz, eğer bu esas sürekli gözetildiğinde, hangi ilişkiye el atılırsa atılsın, sağlıklı sonuçlara ulaşılacaktır.

Bunun savaş gerçeğiyle bağlantısı iyi ortaya konulmuştur. Böylesine özgür bir tutuma sahip olmak demek, mükemmel bir savaş yaşamı içinde yerini belirlemek, yine örgütsel yapı içinde yer almak ve oldukça faal bir siyasal çalışmanın sahibi olmak anlamına geliyor. İlişkilerdeki özgürlük düzeyi kurulmak ve bir yaşam biçimine dönüştürülmek isteniyorsa, iyi savaşmak, iyi siyasallaşmak ve bunun için de iyi örgütlenmek zorunludur. Dolayısıyla çok iyi örgütlenmemiş, bu temelde siyasallaşmamış ve askerileşmemiş kişiliğin özgür olamayacağını özenle vurguluyoruz. Hele söz konusu olan Kürdistan somutu ise, buna önderlik eden örgüt PKK ise, burada tutarlı olmak isteyen ve “Ben özgürüm, özgür kararın sahibiyim” diyen bir kişinin örgütlülük düzeyine bakarız. Örgütlenme için eğitime, siyasallaşma için kapsamlı, genişliğine ve derinliğine bir düzey yerine siyasallaşmanın savaşla bağlantısına, ona ne kadar katıldığına ve ne kadar gelişim şansı verdiğine bakarız; öyle ki, onun özgürlük tutumunun derecesini bilelim. Kesinlikle bunların birbirleriyle ilişkileri sıkıdır. Bir sahadaki kopukluk, diğer tüm sahaların elden gidişine yol açabilir. Bunun için sistemli ele almak gerekir. Görüldüğü kadarıyla bu aynı zamanda beraberinde çok sıkı bir disiplini de getiriyor.

Özgürlük, birçoğunun sandığı gibi, laçka ve bayat bir liberalizm değildir. Bizdeki özgürlük en emekçi sınıfın özgürlük tutumudur. Ancak onun da yüksek bir gönüllü disiplinle sağlanacağı ortaya çıkıyor. Örgütlülük, siyasallık ve askerilik, Kürdistan somutu ve onun savaş gerçeğinde en üst düzeyde disiplinli yaşamayı, ilkeye çizgi dahilinde çok sıkı bir biçimde bağlı yürümeyi, bütün yaşamını buna hasretmeyi ve bunun üstün çabasını sergilemeyi gerektirir. Dolayısıyla ister kadın ister erkek olsun, yüksek derecede bir örgütlenmeye girişmeyen, bunun siyasallaşma ve askerileşme çabasına yönelmeyen, emeklerimizin önemine ve bunun gereklerinin bizzat yerine getirilmesine bağlanmamış bir militan kendisini aldatmaktadır. Kişilere fazla güvenmemek gerekir. Tutarlılığın örgütlülük düzeyine, onun her sahadaki yoğun çabasına, özellikle savaş gerçeğiyle bağlantısına, bunun sadece lafına değil pratiğine bakmakla özdeş olduğunu ve bu ölçüyü sıkı sıkıya göz önüne getirmemiz gerektiğini bilirsek, en sağlam özgürlük tutumuna ulaşmış olacağız.

Güney savaşında şehit düşen Gülnaz Karataş (Beritan) arkadaş, özgürleşme yönünde büyük bir çabaya sahipti. Bu arkadaşın bana gönderdiği bir raporu vardı. Daha şehit olduğunu duymamıştım ve bu arkadaş hep aklımdaydı. “Önderliğin çözümlemelerinden yararlanarak bir roman denemesi yapmak istiyorum” diyordu. Bizde hiç kimse şimdiye kadar böyle bir söz söylememişti. Oldukça ilgili bir arkadaştı. Bu arkadaşı bir görüp tartışsaydım iyi olurdu diyordum. Daha sonra şahadet haberi geldi. Çok kahraman bir kızdı. Rubarok karakol eylemine takım komutanı düzeyinde katılmış ve bu eylemde yaralanmıştı. Yaralı olduğu halde, Güney savaşımı cephesinde en önde tavır almış; orada da mermileri tükeninceye kadar mevzide kalmıştı. Daha sonra işbirlikçi hain güçler etrafını sarmışlar; “Teslim ol, sana bir şey yapmayacağız” demişler. Fakat bu arkadaşın tavrı, “Siz düşmanla işbirliği yaptınız, Güney’den Kuzey’in devrimine saldırıyorsunuz, sizler hainsiniz, size teslim olmam” demek olmuş; Parti Önderliği’ni de slogan düzeyinde haykırarak kendini uçuruma atmıştır.

Bu anlamlı ve çok cesur bir eylemdir. Aslında teorik olarak güçlüdür; salt yurtseverlik veya direnişçilikten kaynaklanmayan, aynı zamanda çözümlemeleri de oldukça derinliğine anlamaya çalışan birisidir; çünkü onları daha da boyutlandırmak istiyor. Bu durumu bu yoldaşımızdan iyi bir çözümleyici çıkabileceği anlamına geliyor. Anlamakta kararlı olan ve bunun için her türlü kahramanca direnişçiliği sergileyecek kişilikler de çıkıyor ve buna değer vermek gerekiyor. Bu arkadaşın anısına iyi karşılık vermek gerekecektir. Bunlar öyle basite alınacak kişilikler ve tavırlar değildir.

Bu şahadet üzerine arkadaşlar da “Biz bu arkadaşın anısına bağlıyız, adını tabura vereceğiz” diyorlar. Sorun adını tabura vermek ve nasıl direndiğini söylemekle halledilmiyor. Sorun, Onun takip ettiği tutumu yaşatabilmektir. Zaten bu sonuçları ortaya çıkaran da bu tutumun kendisidir. Biz onu esas alıyoruz. Bu biraz da bizim gelişmesini istediğimiz arkadaşların bir örneği, bir modeli oluyor.

Halbuki gelişmekte kararlı olan bu arkadaşımız, aynı zamanda epey tersliklerle de karşılaşmış ve belki yanlışlıklar da yapmıştır. Fakat gittikçe doğru çizgide derinleşiyor ve neredeyse çok etkili bir sonuca gidebiliyor. Demek istediğim şudur: Biz yolu açık tutarsak, yaman ve hatta kahraman tipler çıkabilir. Nitekim daha önce bu alanda “Kadınlar epey ağırlık teşkil ediyor, bunları ne yapalım?” dendiğinde, ben şunu söyledim: Sizin ağırlık dediğiniz tam tersinedir, kadın aslında büyük bir fedai gücüdür. O arkadaşların oralara gelmeleri, büyük bir kısmında görüldüğü gibi kendini feda etme anlayışının yanında, cesareti de ifade eder. Siz bunu değerlendiremiyor, çok köhnenmiş feodallik ve düzen yaklaşımlarıyla yaklaşıyorsunuz. Bu, gerçekçi bir yaklaşım değildir. Gücünüz yetmeyebilir, doğru yaklaşımları sunmak da zor olabilir. Fakat benim anlayışım da böyledir. Nitekim bu anlayışın doğru olduğu ortaya çıktı. Daha sonra birçoğu, “Hepsi mevzide direnmiş, hiç kaçan olmamış. Hiç de sandığımız gibi değiller, bu daha sonraki savaşta ortaya çıktı” dediler. Bunlar da öyle fazla abartılacak sonuçlar değildir. Biraz daha kabul edilebilir bir düzeyin yakaladığını gösterse de, asıl büyük gelişler bundan sonra söz konusu olabilir.

Umarım ki, kadın için geliştirdiğimiz çabalar hem anlaşılır, hem de büyük değerlendirilir. Belki sizi biraz zorlayacağız. Disiplinli yaşam sizi sıkabilir; ama özgürlüğün ve gelişmenin bir bedeli vardır, bu bedeli ödemeden bunlara ulaşılmaz. Ucuz çözüm, rahatlatacak ilişki düzeyi ve günlük yaşam alışkanlıkları sizi tatmin edebilir, ama özgürlüğe asla götürmez. Bu da basit bir kişilik ortaya çıkarır. Biz bununla yetinmek istemiyoruz. İstesek sizi çok rahat idare edebiliriz. Fedaisiniz veya her türlü savaşıma varsınız; ancak rahatlıkla kullanılabilmeniz de mümkündür. Bazıları bunu da yapar. Ama ben böyle değersiz yaklaşmanın sakıncalı olduğunu, dolayısıyla sizlerle çalışmayı biraz daha derinleştirmek gerektiğini, bunun daha doğru bir tutum olacağını düşünüyorum. Nitekim ülkeye çok yüzeysel bir biçimde gidenlerin kolay kaybettikleri de göz önüne getirdiğinde, bu yaklaşımlarımızın yaşamaya değer olduğunu kanıtladık.

Sizi oldukça bağımsız iradeye, özgürlük tutumuna ve onun ifadesine kavuşmuş, yanlış durumlara kolay düşmeyen, yaratmak istediğimiz tipi yakalamada biraz iddialı, en azından bu konuda sabırlı ve inatçı bir tutumun sahibi kılmak istiyoruz. Bu daha iyidir diye düşünüyorum. Hiç şüphesiz, önümüzdeki dönemde partimizin özgürlükte sağlayacağı gelişme, kadın-erkek ilişkileri, aile ilişkileri ve bunların özgür yaşama yansıyışı, hem netleşme hem de pratiğe kavuşması bizzat yaşanılır bir olay haline gelecektir. Bu da tamamen mücadele ve çabaların yoğunluğuyla birlikte olacaktır. Savaşılmadan asgari sosyal yaşamı bile kurtaramayacağımızı bir an bile göz ardı etmeyeceğiz. Mevcut ulusal ve toplumsal düzeyimizi, onu doğurtan düşman gerçeğini, aile ve kadın-erkek yaşamını savaşla düzenleyeceğiz. Tabii haince, düşkünce, güçten düşüren ve yenilgiye götüren biçimde değil, özgür bir temelde başarıya ve yeniye götüren tutumun sahibi olunacaktır. Yaşamı daha fazla anlamlı kılan biçimleri, ancak savaşla yakalayacağız.

Bunun diğer bir ifadesi de toplumumuzda çok tahrip edilen anlayış düzeylerinin geliştirilmesidir. Şuna geliyoruz: Toplumumuzun ne kadar birbirine karşı olduğunu, insanların birbirine nasıl diken gibi battığını, aile içinde, hemen her aşiret ve kabile ortamında, yine çok çeşitli kişilikler arasında nasıl bir kavram kargaşası ve kaosun sürdüğünü, özellikle saygı ve sevgi olayında nasıl bir yoksulluğu yaşadığımızı gördüğümüzde, verdiğimiz savaşın bir yerde sevgi, saygı ve anlayış savaşı olduğu daha iyi anlaşılacaktır. Kürdistan’da sevgiye, saygıya ve anlayışa giden yol da bir çizgi dahilindeki savaş gerçeğine, onun bütün gereklerini yerine getirilmesine bağlı olmalıdır. Daha fazla sevebilen bir ortama ulaşmak istiyorsanız, o zaman daha fazla savaşma imkânlarına sahip olacaksınız. Bu, kesinlikle doğru bir belirleme olduğu kadar, günlük somut çabayla da bağlantılı bir olaydır. Hiç kimse savaşmadan, bunun gereken çabasını sergilemeden, sevgi ve saygı beklemesin.

Kürdistan devriminin kişilikteki en büyük yansımalarından birisi de budur. Biz bunu da başarıyla ortaya koyduk. Geriye bu temelde iyi bir örgütlenme gereği ortaya çıkıyor. Bunun olanaklarıyla birlikte, yine çokça istendiği gibi bir askerileşme imkânı da belirmiştir. Mevcut ortamların askerileşmeye katkısı küçümsenemez. En önemlisi de, daha fazla sevilebilmek, sayılabilmek ve insan soyuna özgü yüce yaşam biçimlerine ulaşmak için devrim yapıyoruz. Toplumumuzda, ulusal bünyemizde yitirilen ve bize en az ekmek ve su kadar gerekli kavramlara, bunların yaşama yansıtılışına gidebilmek için savaşmaya mecburuz. Kim bu konularda kendisine layık olana ulaşmak istediğini söylüyorsa, o zaman savaşmalıdır. Hem de başarıyla savaşmalıdır ki, özgürlüğe ulaşabilsin. Sloganın özü de budur.

Hiç şüphesiz bu konu devrimci edebiyatla daha da iyi anlatılır. Bizzat bir devrimci edebiyat savaşımıyla da kişiliğin psikolojik boyutlarına, kadın-erkek ilişkilerinin düzenlenişine, açıklığa kavuşturuluşuna, sanatla ve sanatın diğer biçimleriyle güzelleştirme dediğimiz boyutuna ulaşılır. Bu, devrimin güzelleştirme boyutunu da sanata eklemek demektir. Onun da yolu böylesine devrimci bir savaşla bağlantılı olarak konulmuştur.

Newroz’a yaklaşıyoruz. Ulusal Kadın Kongresi geliştiriliyor ve 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü değerlendiriliyor. Böyle birkaç anlamlı günün bir araya gelmesi, soruna bir daha değinmeyi yerinde kılıyor. Cinsler arası ilişki, aynı zamanda kesinlikle sınıflar arası ilişkidir. Hatta bunun ulusal düzeyle de bağlantısı vardır. Sahte yaşam hayalleri fazla mutluluk vermiyor. Yaşam acımasızdır. Onur ve sevgi kolay kazanılmıyor, hele aşk söylendiği gibi hiç de kolay kazanılmıyor. Ama yine de birbirimize değer vermeliyiz. Hatta şunu bile belirtebilirim: Bir kadın eğer bütün kişiliğinin arı, sade ve zekâ kıvılcımı gibi olmasını, şirin bir üsluba sahip olmasını, çok cesaretli olduğu kadar duygulu olmasını bilirse, bunu yaşamın her sahasına hakim kılma ilgisini gösterir, tartışma ve eylem gücünü sergilerse, böyle kadın tanrıçalara benzer bir konuma gelebilir. Kendinizi bir sığıntı gibi görmek yerine, herkesin size sığınabilecek kadar bir zenginliğin ve büyüklüğün sahibi olabilirsiniz. Bu imkânı görüyorum ve insan bundan gurur duymalıdır. Cins olarak ezilme ve horlanma bir yana, böylesine erdemlerin sahibi olmak mümkündür. Bu aynı zamanda görkemliliktir. Ayıplık şeyler bunun neresinde? Kölelik ve basitlik bunun neresinde? Bunların büyük savaşımlarla -sadece kaba anlamda bir savaştan bahsetmiyorum-, çok soylu düşünce gücü kadar örgüt ve eylem gücü olmakla da bağlantılıdır.

Biz de sürekli bu çerçevede sizlere ilgiyi geliştirmek istedik. Dolayısıyla genelde kadın gerçeğinde, özelde Kürdistan kadınının dayanılmaz ve mutlaka aşılması gereken yaşamına saygıyı böyle dile getiriyoruz. Yaptıklarımız az olmamakla birlikte, bu henüz bu işin başlangıcını ifade ediyor. Bundan sonra tecrübelerimize de dayanarak daha iyi mücadele edeceğiz. Gelecek günler insanın daha fazla kabul ve yaşamaya cesaret edebileceği günlerdir. O halde, Kadın Kongresine giderken, bu temel hususlarda net olmak kadar kendimizi açık görevlerle karşı karşıya getirmek ve bunun çabasını eksik etmemek büyük önem taşıyor. Eğer parti olarak bu temelde iyi kavranmaya çalışılır ve gerekenler yerine getirilirse, iyi bir yolda olduğumuza emin olabiliriz.

Kongre çalışmalarınız bu temelde yürürken, önemli başarılar sağlayacağınıza inanıyoruz. Tüm yoldaşların bu temelde üzerlerine düşeni her zamankinden daha fazla yerine getireceklerinden eminiz. Tüm savaş alanlarındaki katkıların da ilerletici olacağına inanıyoruz. Katkılarını eksiksiz yerine getirerek, hepsinin bu alanda da yüksek bir başarıya sahip olmalarını diliyoruz. Kongrenin üstün bir gelişme ve başarıyla tamamlanmasını selamlıyor, selam ve sevgilerimizi sunuyoruz.

Parti Önderliği

 

 

 

]]>
Davamın Sloganını “Özgürlük Kazanacaktır” Biçiminde Belirledim https://yps-online.org/tr/2024/10/09/davamin-sloganini-ozgurluk-kazanacaktir-biciminde-belirledim/ Wed, 09 Oct 2024 07:01:59 +0000 https://yps-online.org/tr/?p=23294  

Abdullah Öcalan komplosunun içyüzünü çözümlemek, dört taraftan kuşatılmış ve içte haini bol olan bir halkın trajedisini anlamak açısından hayli öğreticidir. Komploda sorumluluğu sadece dostların basitliğine ve yoldaşların zayıflığına yıkmak dar yaklaşmak olacaktır. Bu komployu emperyalizmin en üsten müdahalesiyle izah edip rahatlama da doyurucu bir anlatım olmayacaktır.

Konu üzerinde çok yoğunlaşmam beklenirdi. Öyle yaptım. Böyle yaptıkça da tarihin büyük canlanışını ve dalga dalga üzerime gelişini gördüm. Temel gerçekler canlanıyordu. Dışarıda bin yıl yaşasam da anlayamayacağım varlıklar bir bir anlam kazanıyorlardı. Sadece toplumun anadilini ve mantığını değil, tüm doğanın dilini de daha rahatlıkla çözümleyebiliyordum. Efsane denilenin gerçek, günlük gerçek denilenin kör olduğunu da anlıyordum. İlk insan yürüyüşünün nasıl başladığını, ilk anlam damlasını, bir kelimenin mucizevi türeyişini, ekini ilk ekmenin büyük coşkusunun bayram anlamına geldiğini, hayvan dostluğunun verdiği güveni, doğal kuvvetlerin tanrılaşmasını, toplumun ilk kendini tanımlamasının her tür tanrısallığın kaynağı olduğunu, ana tanrıçanın erdemini, onun etrafında dokumalı, kerpiç ve taş evli, el değirmenli ve çapalı yaşamın büyük devrimini anladıkça, bana komployu hazırlayan 20. yüzyılın son yılının kahrından biraz kurtuluyordum.

Anlama işini daha da geliştiriyorum. Doğduğum toprakların üzerinde dolap beygiri gibi avare avare dönüşümün anlamını da çözümlemeye başlamıştım. Bir atın ahırdan kaçması gibi dağa fırlamamın nedenini, anamın beni tutup üçer kez yarı-idam edişindeki değerini de anlıyordum. Cahil dediğim anamın aslında beni en iyi anlayan kişi olduğunu, “Böyle çalışmana kimse katılmayacak, herkes senden yararlanacak ve sen yalnız kalacaksın” sözünden anlayacaktım. Daha yaşım ondu. Arkama dönüp bakmadan anama, “Olsun, yalnız yürümekte kararlıyım” biçimindeki duruşumu da hatırlayacaktım. Kendimi böyle anlarken, doğduğum toprakları çözümlüyordum. 20. yüzyıl, ötesinde berisinde olanca ağırlığıyla üzerime gelirken, neden intikam aldığını öğrenecektim. Sümerli rahibin yarattığı devletle yüklendiği ana tanrıçanın bereketli topraklarına saldırısına benzer bir saldırıyla karşı karşıya olduğumu anladıkça, kendimin bile kendimden kaçtığını, geriye birkaç anlam damlasından başka bir şey kalmadığını görecektim.

Gılgamış gibi ölümsüz yaşamın peşinde olduğumu, ama onun döneminden milyon kere daha çok ve daha büyük ölüm kuvvetleri karşısında bulunduğumu; bu kuvvetlerin dört yanımda küre merkezindeki gibi her taraftan aynı merkeze saldırırcasına çoktan hazırlanmış ve yaşamını buna bağlamış olduklarını fark edecektim. Uygarlık denilen canavar büyüdükçe insanın nasıl en tehlikeli hayvan olup çıktığını anlayacaktım. Rahip mitolojilerindeki tanrıların nasıl iğrenç köleci düzen sahipleri olduğunu heyecanla fark edecektim. Ceddimiz İbrahimî peygamberlerin bu tanrıları biraz göğün ötesine atmakla vicdan-din yarattıklarını kavrayacaktım. Ama İlah, Ellah, Allah denilen şeyin aynı Sümer-Babil imalatı, köleci düzenin yaratıcıları olduklarına dair inancımı sevinçle daha da kesinleştirecektim. Yaratılan bu korku tanrılarının beni daha on yaşlarında tutsak etmeye çalışan kuvvetler ve anlam bozuklukları olduklarını anladıkça, kendime ilk defa saygıyı bu anlayışla kazanacaktım. Sümer rahip tapınaklarına merakım arttıkça artıyordu. Bu tapınaklar hakkında şu kesin hükme varacaktım: Köleci düzen sahiplerinin tanrılaştırılıp göklere çıkarıldığını ve yüceltildiğini, kul insanların zebani hizmetçiler olarak yerin diplerinde her tür zahmetli işe koşturulduklarını, toplumun sınıflaşması dedikleri olgunun orta yerinde bunun sembolü gibi devleti yaratıp diktiklerini, tapınakların bu işin döl yatağı ve ana rahmi olduğunu kavrayacaktım. Yaptıkları işin ne kadar müthiş olduğunu, tüm tarihi, günümüzü ve beni bile halen kontrollerinde tutan en büyük icadı yarattıklarını görecektim. Tanrısal iş dediklerinin bu olduğundan artık kuşku duymayacaktım. Tanrılarımın kimler olduğunu anlamış olmakla rahatlamıştım. Ciddiyetle inanıp ibadet etmediğim için kendime hak verecek ve saygı duyacaktım.

Adım Abdullah, yani ‘Allah’ın Kulu’; ama kul olmayı tam yüreğime oturtmamakla kendime saygılı olmanın, dolayısıyla o tanrısal güçler ne kadar üzerime gelirlerse gelsinler, özgür insanı savunmanın büyük erdem olduğuna kendimi inandırmıştım. Yeniden daha güçlü doğuyordum. Beğenmediğim anamın doğuruşuyla, ciddiyetine hiç inanmadığın modernitenin doğurma çabalarına karşı, tüm öldürmelerden sonra kendi kendimi üçüncü kez doğuruşumu çok ciddiye alıyor ve hoşlanıyordum. Yaşamışların arkadaşlıklarına yine ihtiyaç duymuyordum. Tüm arkadaşlarımı efsanelerde bulmaya başlamıştım. Komplocu Zeus’un Promete’ye ve Hektor’a yaptıklarıyla onun günümüzdeki Atinalı çocuklarının yaptıklarının aynı olduğunu gördükçe, arkadaşlarımı daha iyi tanıyordum. Promete ve Hektor’la arkadaşlık çok onurlu oluyordu. Bunu hak etmiş olmam bana gurur veriyordu.

Sümerli rahiplerin tanrıça anamı ve aşk kadını İştar’ı tapınağa, oradan kral sarayına, tanrı-kralların yanına götürüşünü, öldüklerinde kendileriyle birlikte canlı canlı mezara konuluşunu iliklerime kadar anlamıştım. Tanrı-krallar bile olsalar, kadını ziyafet sofralarında zevklerinin bir parçası kılmalarını hiç kabullenemedim. Ama tanrıça anamı ve aşk kadınını günümüze kadar dirhem dirhem büyük bir incelikle sömürüp yediklerini, posasını iki-başlı evlilik diye kullarının önüne, erkek kölelerine sus payı olarak bıraktıklarını da anlamıştım. Bu hediyelerini erkek olarak yüreğime kabul ettirmemekle tanrıça anamın ve aşk kadınının iyi bir oğlu olabileceğime inandıkça, daha çok sevinç ve gururla doluyordum. Ana topraklarını böylece ilk defa tarihin derinliklerinde anlamaya başlıyor, binlerce yıllık kördüğümler atılmış çelişkileri çözümlüyor, bu seferki doğuşun anlamlı olduğunu fark ediyordum. Ölümü dayatanlar, tüm 20. yüzyıl, tüm komplocular, kimler olurlarsa olsunlar hepsine dayanabileceğimi, bunu halen bana inanan bazı dostlara mesaj olarak sunmamın değerli olduğunu, onların da bunu hak ettiklerini kabul etmiştim. Dayattıkları Hiroşima’lardan bile tehlikeli paket bomba kılınmamın ve halklarımızın üzerine böyle atılmamın tüm inceliklerini çözebiliyor; pimlerini söküp tüm malzemeyi bombacıların suratına fırlatıp rahatlıyordum. İnsandan yanaydım, zorba tanrılar bir kez daha yenilmişlerdi.

Bu gerçeği daha iyi anlamak için komploculuğun içyüzünü, yapısını daha yakından tanımlamak gerekir.

Komploculuk, toplumsal olaylarda olağan süreçlerin dışında, sadece aleyhteki güçlerin değil, yanınızda saydığınız yakınlarınızın bilinçli tavırları veya gafletlerinden dolayı birleşerek, hedef aldıkları kişi, grup, parti veya halk gücünü darbeyle düşürme ve yasadışı duruma sokma hareketidir.

Tertipçiler peşine düştükleri kişi, grup, parti, halk veya daha üst düzey toplumsal hedefler üzerine sürekli plan geliştirip bütün kritik noktalarda güçlerini hazırlayarak, fırsat bulduklarında hedeflerini avlamayı esas alırlar.

Kürt halkının özgürlük hareketi en ufak adım attığında, her ülkede peşinde yasalara, politik esaslara ve hatta askeri savaş kurallarına göre bir yönelimden ziyade, karanlıkta geliştirilen planlarla bir takip başlatılır. Hiçbir kurala sığmayan yöntemlerle imha, ezme, korkutma, tahrik etme, kaçırtma, teslim alma, işkence, hapsetme, ekonomik iflas, moral değerleriyle oynama, sahte yaşam dayatma, zaaflarını kullanma, para, ikbal vb çelişkili tüm yollar denenerek, özgürlük hareketi bertaraf edilir. Dikkat edilirse, normal bir savaş mantığı bile geçerli değildir. Kirli veya özel savaştan da ağır bir uygulamadır komploculuk. Çünkü içinde dost geçinen var, gafil yoldaş var. Kürt halkının özgürlük tarihini bu anlamda aynı zamanda bir komplocular tarihi olarak ele almak abartı sayılmaz; tersine, daha çok gerçeklere götürür. Çünkü başka halklara benzer bir tarih yaşamıyoruz.

Komploculuğun daha tehlikeli bir yönü, dost ve yoldaş geçinenlerin gafleti ve zamanında görevlerini karar ve sözlere göre yürütmemeleridir. Ne kadar iyi niyetli ve çaba sahibi olsalar da, bu konumlarıyla komplocuların planlarını başarıya götürmede en kritik zemini oluştururlar. Oynadıkları rol Sezar’a ‘Sen de mi Brutus?’ dedirten, İsa’yı Yehuda İskaryot’un ihanetiyle çarmıha gerdiren, halife cinayetleri gibi tarihin olumsuz seyrine yol açan sayısız olaylardır. Kürt halkı açısından en kahırlısı, tek tek olayların değil, tüm tarihin bu yönlü hareketlerle dolu geçmesidir. Dost diye yanınızda beklediğiniz, umulmadık yerde ve biçimde sizi darbeler. Size öncülük eden, bilerek ve bilmeyerek sizi uçuruma götürürken, doğru yolda olduğunu sanır ve beklemediğiniz yerde ve biçimde devrilip gidebilirsiniz. Hareket ortamınız tam bir mayınlı sahadır. Kendinize, eşinize ve kardeşinize bile güvenmekte büyük zorluklarla karşılaşmanız adeta kaderiniz gibidir. Hepsinde kasıt arayamazsınız. Olmayan kişilik zor koşullarda bütün dengesini yitirmekte ve adına kader denilen uğursuz, insan eliyle yapılmış lanetli tarih hükmünü sürdürmektedir. Önder denilen kişinin başına gelen ise, adeta mitolojideki ‘kralın kurban edilmesi’ sahnesidir. Tüm toplumun laneti ve uğursuzluğu, daha baskıcı ve sömürücü kralların oluşmadığı dönemde, tümüyle halkın ve toplumun önderi konumundaki kişinin kurban edilmesiyle giderilmektedir. Kürtlerde eğer önder öldürülmemiş, teslim olmamış ve çıldırmamışsa, hala aklı başındaysa ve onuru yerindeyse, artık kendini bekleyen ya özgürlük, ya ‘kralın öldürülme töreni’dir. İşin daha da garip yanı, tarih öncesi bu mitolojik olayların Kürtlerde halen sürekli yaşanan gerçeklik olmasıdır. Onun için Kürtlerde efsane ve mitoloji gerçek olur; varolan gerçek ise kör, dilsiz ve sağır olur.

Böyle bir halktan olmak acıdır; kaçmak ise namertliktir. Kaçmamak ise, komploculuğun acımasız mantığına, hiçbir kuralı olmayan uygulamalarına tahammüldür. Ne kadar dayanabilir ve kurban olursanız, boynunuzdaki lanetlilik o kadar temizleniyor. Bu lanetlilik durdukça her şey haramdır. Yüreğin duyuşu bir hayvanındakinden daha değersizdir. Mantığı tümüyle gerçeğe ihanettir. Her tarafından bir cüzamlı gibi cerahat akmaktadır. Herkes sizden kaçmaktadır. Bundan kurtulmanın tek yolu, ya özgürlük ya ölümdür. Bunun dışında ananıza, atanıza, dostunuza ve sevgililerinize söyleyebileceğiniz tek sözünüz, bir defacık uzatabilecek helalinden bir el atışınız yoktur.

Bu toplumsal cüzamlığı daha küçükken fark etmiştim. Çocukken biricik sığınağım olması gereken anamı, “Beni doğurmakla ne kadar acıya yol açtığını biliyor musun?” dercesine suçlamıştım. Her adımı büyük kahırlı olan yaşamı fark etmiştim. Ama yaşama ihanet etmeyecektim. Tüm dünya bir yana ben bir yana, büyük yalnızlık yürüyüşüne dayatılan kaderi paramparça ede ede, tanrıların maskesini düşüre düşüre, bıkmadan yorulmadan sürdürecektim. Büyük acılara yol açtığımı biliyorum. Hele kendilerini benim için cayır cayır yakan bu müthiş kahramanların sınır tanımaz cesaret ve acıları karşısında, yine yaşamaya güç getirecektim. Komplo tarihi, lanetli yaşam benim kişiliğimde korkunç acılar çektiriyordu. Efsanede Hz. İbrahim bir sefer mancınıkla ateşe atılır; o ateş de su olur. Ama çağdaş Nemrutların tüm uluslararası elebaşıları, 20. yüzyılın tüm lanetliliğiyle şahsımda halkımıza çektirdikleri acıları en değme tiyatroları bile geride bırakan oyun düzenleriyle seyretmeyi sınırsız iktidarlarının bir gereği sayacaklardı. El birliğiyle yürüttükleri bir savaşın tanımını bile doğru yapmayacaklar, kurallarını uygulamayacaklardı. Ama tüm suçu şahsıma yükleyip, bir kez daha ‘sen bir hiçsin’ dercesine, zavallı Kürt halkını inkâr edip bir tarafa atacaklardı. Karşılarında kocaman dünyalarını tehdit eden bir ‘terörist’ vardı. Bu ‘terörist’ sürekli idam sehpasında tutulmalı, yüreği asılmadan durmalı, beyni çıldırmalıydı. Bu da en son icat ettikleri postmodern işkenceydi. Neron’ların yaptıklarının yanında solda sıfır kaldığı çağdaş arenanın son kurbanıydım.

Komplocular tarihinin kurbanı olan Kürt halkına özgürlük ve onuru olsun diye attırılmak istenen adıma karşı 20. yüzyılın son yılında gerçekleştirilen komployla 21. yüzyıla girerken, halen yaşamaya çalışacaktım. Milyonların birleştiği avuç içi kadar bir yürek ve birkaç damla anlamla tabutlukta kabul ettiğim yaşamı, dünya efendilerinden uzak tuttuğu için onurla karşılayacaktım.

İmralı Cezaevi’ne alındığımda beni ilk karşılayan Avrupa Konseyi’ne bağlı İşkenceyi Önleme Komitesi’nin başkanlık düzeyindeki temsilcisiydi.  Söylediği ilk söz “Bu cezaevinde kalacaksın, biz de Avrupa Konseyi üzerinden denetleyip bazı çözümler geliştirmeye çalışacağız.” Dostluğa tarihte eşine ender rastlanan bir ihanet temelinde beni ABD-CIA denetimine teslim eden Yunan ulus-devletinin Türkiye Cumhuriyeti ile ilişkileri çıkar denklemine eklenince, “Çıplak krallar ve maskesiz tanrılar çağında” İmralı Kayalıklarına Prometheus efsanesine taş çıkartan biçimde bir kadercilik mahkûmiyetine duçar oldum.

Bu sürece yol açan Suriye çıkışındaki denklem daha da çarpıcıdır. Beni Suriye’den çıkartan anlayış, özünde yine dostluğa çizdiğim paye ve İsrail’in Kürt politikasındaki çelişkinin çarpışmasına dayanır. Uzun süredir özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrasında Kürt Sorununun patronajlığına soyunan İsrail benim şahsımda giderek etkili olmaya başlayan ikinci bir Kürt çözüm tarzına tahammül edemeyecek denli hassastı. Hesaplarına kesinlikle uygun düşmüyordu. Hakkını inkâr etmemeliyim; MOSSAD dolaylı yoldan beni kendi çözüm yoluna davet etti. Buna da ben ne ahlaken ne siyaseten açık ve hazır değildim. Suriye Arap yönetimi taktik yanı ağır basan bir ilişki biçimini asla aşmak istemedi. Kaldı ki Hafız Esat önderliği ABD-Sovyetler Birliği hegemonya çatışmasına dayalı olarak vücut bulmuştu. Sovyetlerin çözülüşüyle kritik aşamada hiçbir taktik ilişkiyi koruyacak durumda değildi. Benle -PKK oluşumuyla- Türkiye’yi dengelerken bir anlamda 1958’deki Suriye üzerindeki Türkiye Cumhuriyeti’nin tehdidini ve aşırı İsrail yanlısı eğilimine yanıt arıyordu. PKK’nin uygun bir araç olması uzun süreli bir taktik ilişkiye imkân verdi. Bu ilişkinin ikinci bir Kürt politikasına yol açabileceği pek görülmek istenmiyordu. Türk yönetimlerinin tüm çabaları bu anlamda etkili olamıyordu.

Bu kısa hatırlatma bile beni Suriye’den çıkartan esas gücün İsrail olduğunu gösterir. Şüphesiz ABD’nin siyasi ve Türkiye’nin askeri baskıları da rol oynamıştır. Unutmamak gerekir ki, İsrail Türkiye ile daha 1950’lerde kapalı andlaşmalar içinde olup 1996’da ikinci anti-terör adı altındaki ilave bir anlaşmayla ABD-İsrail-Türkiye Cumhuriyeti’nin anti-PKK ittifakı tamamlanmış oluyordu.

Bu sürece eklemlenmesi gereken diğer önemli bir faktör, ABD ve İsrail ile ilişki içindeki KDP ve YNK yönetimiyle 1992’de sağlanan Kürt Federe Meclis ve Yönetimiyle Türkiye Cumhuriyeti arasında anti-PKK temelindeki işbirliğiydi. Şüphesiz günün koşullarında Türkiye Cumhuriyet hükümetleri ve silahlı kuvvetleri taktik bir anlayışla hareket ediyorlardı. Ancak tarihin kendine has bir yürüyüşü vardı. Çok çeşitli algılamalar önemli gelişmeleri belirler. Türkiye’nin günümüzde çokça öfkelenen tarihsel yanılgısı, dar, bencil, tek taraflı bir algıdan kaynaklanmaktadır.

1998’de bu aleyhteki faktörlerin birleşmesiyle Suriye’den çıkış gerçekleşti. Açıkça belirtmeliyim ki, ben de Suriye’den çıkma gereğinin tamamen farkındaydım. Aşırı bir bekleme dönemi geçirdim. Ama Kürdistan için gelişen politik çizginin çekiciliği ve stratejik düzeye çıkartmak istediğim dostluk yaklaşımım beni adeta tutsak etmişti. Suriye yönetimi en üst düzeyde bunun sakıncasını önemle belirtmişti. Bunu itiraf etmem gerekir. Ama ben halen stratejik bir halklar dostluğunun önemini ve vazgeçilmezliğini savunmak durumundayım. Beni Yunanistan’a çeken anlayış da aynıydı.  Yunan devletiyle olmazsa da halkıyla değerli dostluk ilişkileri geliştirmek ikinci düzeyde ilgimi çekmekteydi. Klasik kültür ve trajik tarihleriyle alış-veriş oldukça önemliydi. Dostluğun gereğini dayatıcı nitelikteydi.

Diğer bir çıkış yolum Kürdistan dağlarıydı. Daha çocukken diğer bir ismim de “Dhine çole, çiya” idi. Dağ, çöl delisi anlamına gelir. Fakat iki etmeni hesaplamam bu yolu ikinci plana bırakıyordu. Dağda, ülke’de olacağım yöre üzerine her tür silahla bombalamanın kaçınılmazlığının halk ve yoldaşlar üzerindeki tahribatıyla, ilişki darlığı, sadece askeri yolda yoğunlaşma, tümüyle askeri yola sapış kaçınılmazdı. Diğer önemli bir husus, gençliğin inanılmaz eğitimsizliği, onları mutlaka eğitmem gereği beni alıkoyuyordu.

Özcesi, Türkiye’de resmi, gayri-resmi birçok çevrenin “işte sıkıştırdık, bak nasıl sonuç aldık” iddiası fazla gerçeği yansıtmıyor. Nitekim aynı sıkıştırma politikası İran ve Irak üzerinde halen yoğunca denenmesine rağmen sonuç vermek yerine bir kör saplantıya yol açmıştır. İçine girilen Suriye ve İran taktik ilişkisinin ne tür sonuçlara gebe olduğu ise şimdiden kestirilemez. Çok şeye gebe bir politikaya tevessül edildiği söylenebilir. Ya ABD-AB-İsrail ya İran-Rusya-Çin ikilemi keskinleştiğinde acaba Türkiye Cumhuriyet hükümetleri her sonuca hazırlar mı?

Atina-Moskova-Roma hattındaki üç aylık maceramdan çıkardığım dersler şüphesiz tarihi değerdedir.  Bu savunmamın temel kavramı olan Kapitalist Moderniteyi içine gömüldüğü bin bir zırh ve maske içinden tanıyabilmem gibi bu macerayla direkt bağlantılıdır. Bu olmasaydı belki bu çözümlemeleri yapmam şurada kalsın ya klasik bir ilkel-milliyetçi ulus-devletçilikte çakılı kalacaktım. Ya da yüzlerce örneği gibi hatta devlet kuranları da dâhil klasik bir sol hareket olarak kaderimi sonlandırabilecektim. Kesin konuşmamayı bir sosyal bilgi ilkesi olarak hep göz önünde bulunduruyorum. Ama şu an ki çözüm gücüme kavuşamayacağıma dair güçlü bir sezgim var.

Benim için açıktır.  Sonuncu ve en güçlüsü olan sosyalist ütopya da dâhil kapitalist modernitenin asıl gücü ne parasından, ne silahından kaynaklanmaktadır; tüm ütopyaları kendi her renge bürünen, en değme sihirbaza taş çıkartan liberalizminde boğması asıl gücünü oluşturmaktadır. Tüm insanlık ütopyalarını kendi liberalizminde boğması çözümlenmedikçe kapitalizmle mücadele şurada kalsın, en benim diyen düşünce ekolü bile en iyisinden bir hizmetkârı olmaktan kendini kurtaramaz. Marks kadar kapitalin çözümünü, Lenin kadar devlet ve devrimin üzerinde çok az kişi yoğunlaşmıştır. Ama bugün açığa çıkmıştır ki, Marksist-Leninist gelenek azımsanmayacak düzeyde kapitalizme materyal ve anlam hediye etmiştir. Çok zıddı geçinseler de. Çünkü yine tarihin farklı algılar toplamı iradelerimizin beklentileri üzerinde sonuçlar doğurması çokça rastlanır bir durumdur. Bunu bir kader ve kaçınılmaz bir diyalektik ilişki olarak belirtmiyorum. Tersine Özgürlük Ütopyaları üzerinde daha yoğunca durulması gerekir diye bir sonuç çıkarıyorum. Liberalizmin tahrik ettiği birey ve toplumunu çözüp kendi doğal insanı mecrasına akıtmadıkça sonuç toplumsal kanserle ölüm olmaktan öteye gitmez.

Şunu demeye getiriyorum. Beni İmralı Cezaevi’ne buyur eden Avrupa Konseyi temsilcisi hem de 70 yaşındaki hanımcığın arkasındaki büyücü sistemi kapitalist moderniteyi çözmedikçe kaderimi doğru çözemeyeceğim açıktır. Süreç baştan sona kadar İsrail-ABD-AB ve çözülmüş bir Sovyet Rusyası tarafından yaratılmıştır. Suriye, Yunan ve Türkiye hükümetlerinin rolü ise ikinci el bürokratik hizmetlerden öteye gidemez.

Açık ki, en azından beş bin yıllık merkezi uygarlık sisteminin tarih boyunca belki de en büyük zulüm ve sömürüsüne maruz kalan halk gerçekliğimize biçim veren toplumsal kimliğimi tüm yönleriyle açıklığa kavuşturmadan, davam konusunu aydınlatmam söz konusu edilemez. Savunmamı bu kapsamda ele almamın vazgeçilmez kriterleri bu gerçekliklerde gizlidir. Çok sıkça tekrarladığım bir deyişimi tekrarlamak durumundayım: “Öyle anlar olur ki, tarih bir kişilikte, kişilik bir tarihte gizlidir.” Çok acılı da geçse, bu kişilik onurunu kısmen paylaştığım inkâra gelmez. Benim farkım şuradadır ki, ben bu trajik tarihin bir ‘kader kurbanı’ olmanın ötesinde rol oynamak istediğim için de, bu dolapların başıma çevrildiğini çok iyi biliyorum. Onun içindir ki, bu davamın sloganını “Özgürlük Kazanacaktır” biçiminde belirledim.

Trajedi oyunlarında hep tekrarlanan kaderi özgürlük lehine bozmak, her acıyı katlanılır kılmaya yeterlidir. Davam ve dava arkadaşlarımla birlikte bu sefer adı gerçekliğin ta kendisi olan bir oyunu oynamada kaderin payına düşen yenilgidir.

Parti Önderliği

 

]]>
Özgür Yaşamda Israr https://yps-online.org/tr/2024/04/29/ozgur-yasamda-israr/ Mon, 29 Apr 2024 10:05:59 +0000 https://yps-online.org/tr/?p=23124

]]>
Kurdistan’da Halk Savaşının Gelişimi ve Devrimci Halk Savaşındaki Tarihi Görevlerimiz -3 https://yps-online.org/tr/2023/09/16/kurdistanda-halk-savasinin-gelisimi-ve-devrimci-halk-savasindaki-tarihi-gorevlerimiz-3/ Sat, 16 Sep 2023 05:02:22 +0000 https://yps-online.org/tr/?p=22759  

FERİDE ALKAN

 

Devrimci halk savaşı temelinde belirlediğimiz 4. Stratejik mücadele sürecinde Bakur halkımızda önce 2011 yılında Demokratik Toplum Kongresi öncülüğünde demokratik özerkliklerini ilan etti.  Ancak bu yaklaşım faşist devletin büyük baskılarına maruz kaldı. Halkımız 2015 yılında da ülkesinde, şehrinde, mahallesinde yabancı yönetim istemediğini kendi kendini yönetmek istediğini belirterek halk meclisleri öncülüğünde öz yönetimlerini ilan ettiler.  Kürt gençleri de ilan edilen öz yönetimleri işgalcilerin saldırılarından korumak için şehir savunmalarını örgütlediler. Ancak soykırımcı faşist devlet tüm işgal güçleriyle öz yönetim alanlarındaki halkımıza, onların savunmasını yapan kardeşlerimize yöneldi. Gerilla buna sessiz kalamayacağı için öz yönetim ilanlarını yapan ve gençler tarafından savunulmaya çalışılan yerlere belli sayıda güç ve lojistikle yardıma gitti. Böylece işgalcilere karşı öz yönetim alanlarında gerçek bir halk savaşı geliştirilmiş oldu. Cizre’de Mehmet Tunç, Asya Yüksel öncülüğü bunu ifade eder. Fatma Uyar, Pakizer Nair, Seve Demir bunu ifade eder. Katledilen küçücük Cemile, altmışlık Taybet ana, panzerlerle sürüklenen Lokman Birlik, çırıl çıplak bedeniyle sokaklarda teşhir edilen Ekin Van halk savaşından korkan düşmanın gerçek yüzünü anlatır. Düşmana sendrom yaşatan Nusaybin, Sur direnişleri buralardaki devrimci halk savaşının gücünü gösterir. Bunlar tarihi, görkemli süreçlerdir ancak düşmanımızın soykırımcı karakteri, faşist yapısısı sonucu geliştirdiği insanlığa aykırı yönelimler, gerçekleştirdiği katliamlar  buralarda büyük acıların yaşanmasını da beraberinde getirdi. Tüm acılarına rağmen bu büyük direnişler bir kez daha netleştirdi ki eğer savaşımız halk savaşı olursa yani gençleriyle, kadınları, çocukları, erkekleri, yaşlılarıyla bütün halkımız en aktif biçimde ülkesini, tarihini, dilini, kimliğini, kültürünü korur, özgürlük değerlerine sahip çıkar ve bu temelde işgalcilerle her yerde savaşırsa zafer kesinlikle halkımızın olacaktır. Bunun temel ilkesi işgali, işgalcileri red etmek, buranın Kurdistan ve bizlerinde Kürt olduğunun bilinciyle hareket etmek, askerlik, eğitim, yargı başta olmak üzere tüm sömürge kurumlarına tavır almak, hizmet etmemek, her yerde kendi dilimizle, kültürümüzle, kılık kıyafetimizle var olmak, işgalcilerin işgalci olduğunu ve onları kabul etmediğimizi hep hatırlatmak, yüzlerine vurmak, tepki koymak, faşizmin tüm uygulamalarını hiç korkmadan protesto etmek, ülkemizdeki işgalci ve hainleri yok etme hakkımızı meşru görmek ve bunun için kendimize güvenmek, mücadelemizin haklı ve dolayısıyla meşru bir mücedele olduğunun bilinciyle hareket etmektir.

Halkımızın gençleri her yerde örgütlenmeli ve işgalciler karşısında nasıl mücadele edeceklerini somutlaştırıp her yerde eylemci olmalıdır. Eylem işgalciler ve onların sömürge politikaları karşısında haklı ve meşru tepkilerimizdir. Bu tepki bir protestodan başlar işgalcileri, hainleri cezalandırmaya kadar gider. Önemli olan her yerde işgalcilerin, hainlerin hedefimiz haline gelmesi, onlara karşı tavırsız kalmamamızdır. Bu bilinçle yaklaştıktan sonra sayısız eylemle onlara yaşamı kabus haline getirebilir ve ülkemizi sömürmekten, bizleri sömürge politikalarıyla yönetmekten onları vazgeçirebilir, umutsuz düşürebilir, sonuç olarak yenebiliriz. Ama bunları yapmaz ve “gerilla zaten dağlarda işgalci orduyla savaşıyor. Ne zamanki işgalci ordu yenilirse faşist devlet yetkilileri de yenildiklerini kabul eder dolayısıyla ülkemiz özgür olur” denilirse yani bu savaş sadece gerilla ile işgalci ordu arasındaki bir savaşa indirgenirse o zaman soykırımcı faşist devlet de özel savaş yöntemleriyle sorunu Kürt sorunu değilde “terör” sorunu gibi ele alır,  dünyaya böyle gösterir, halkımıza istediği politikalarla yönelme cesareti bulur. Öte yandan halkla gerillayı ayrıştırarak tüm gücüyle ve de çıkarlarına hizmet ettiği NATO’nun da gücünü arkasına alarak gerilla alanlarına yönelir ve böylece savaş gerillanın işgalci devlet ordusuna karşı yürüttüğü direniş savaşına dönüşür. Elbette gerilla ile işgalci ordu arasındaki savaşla da Kurdistan devrimi adına sonuç alınır zira Kurdistan özgürlük gerillası kırk yıldır NATO destekli işgalci orduyla kesintisiz olarak savaşıyor ve bu süre içinde onlarca kez işgalci orduyu bozguna uğratmayı, bütün planlarını boşa çıkarmayı başardı. Aslında NATO desteği yine işbirlikçi KDP ve Bakur Kurdistan’daki hain yapılanmaların desteği olmasaydı faşist Türk ordusu çoktan gerilla karşısında tümden yenilgiyi de yaşamış olurdu. Bu anlamda sorun gerillanın işgalci orduyla savaşı değildir. Bu savaş kırk yıldır nasıl geliştiyse şimdi de gelişecektir. Hatta profesyonel modern gerilla donanımıyla bundan sonra gerilla savaşı çok daha etkili de yürüyecektir. Fakat açıktır ki soykırımcı faşist Türk devleti halk olarak bize karşı sadece ordusuyla dağlarda savaşmıyor. İşgalci TC, devlet olarak bütün gücüyle, sahip olduğu bütün kurumlarıyla her alanda halk olarak bize karşı savaşıyor. O halde bizde topyekün direniş temelinde devrimci halk savaşıyla karşılık vermeliyiz. Bu anlamda devrimci halk savaşı halkımızın her bir ferdinin savaşçı olmasını gerektirir. Savaşçı illa dağda olan, elinde ateşli silah taşıyan kişi demek değildir. Savaşçı işgal altındaki ülkesinin ve sömürgeleştirilen halkının kurtuluşu için aktif yurtseverlik göreviyle hareket eden, bunun bilincini taşıyan, buna göre her alanda işgalcilere karşı tavır içinde olan, işgalciye ve işbirlikçileri olan hainlere geçit vermeyen herkestir. Kaderini halkının kaderiyle birleştiren ve bunun için elinden ne geliyorsa onu yapmaktan kaçınmayandır. Dağdaki ve şehirdeki gerillayı tamamlamak için her alanda faşizme karşı eylem halinde olandır. Eylem aracını ve yöntemini konumuna, mesleğine, imkanlarına göre kendisi oluşturan ama mutlaka işgalciler karşısında eylemci olandır. Buna öz savunma savaşı da diyebiliriz.

Bilindiği üzere varolmanın koşulu öz savunmadır. Öz savunması olmayan hiç bir canlı gerçekte var olamaz, varlığını sürdüremez. Bu, toplumlar, halklar, kadınlar, gençler başta olmak üzere tüm insan yapıları içinde geçerlidir. Ben kadın, genç, halk yada toplum olarak öz savunmasızda var olabilirim demek gerçekte varlığı tanımlayamamaktır. Başkaları beni savunur ya da başkaları benim yerime savunmamı yapar demek en az “ben acıktım başkası yesin ki ben doyayım” demek kadar mantıksızdır. Hele de baskı altındaki toplumlar, işgal altındaki halklar, erkek egemen dünyada yaşayan kadınlar mutlaka öz savunmasını yapmak, bunun için örgütlenmek, sürekli mücadele halinde olmak zorundadır. Buda pasif savunmayla, orta sınıf zihniyetli mücadeleyle olmaz. Özelde de soykırım çemberinde olan Kurdistan halkı ancak devrimci halk savaşıyla öz savunmasını yapabilir, varlığını sürdürebilir. Bunun anlamı örgütlü, radikal ve sürekli mücadeledir ki her bir Kürt bireyi bu mücadelede kendisine aktif yurtseverlik, radikal devrimcilik misyonları biçmeli ve buna göre eylemsel olmalıdır. Dönem bunun dönemidir. 4. Stratejik dönem bunu ifade etmektedir. Devrimci halk savaşı bu anlayışa dayanmaktadır. Yani Önder Apo öncülüğündeki özgürlük mücadelemizde halkımız ve gerilla birlikte, bir plan dahilinde aktif savunma temelinde halk savaşı yürüterek yirmi beş yıllık esareti sonlandırabilir, ülkemizdeki işgale son verebilir, soykırımı durdurabilir ve sonuçta özgürlüğü garantileyebilir. İki yüz yıllık serhıldanımız, elli yıllık özgürlük mücadelemiz, sahip olduğumuz değerlerimiz, her şeyden önce büyük önderliksel gerçeğimiz, yenilmez gerilla ordumuz başarıya kilitlenmiş halk savaşımız için tüm olanakları sunuyor, gerekli perspektifi oluşturuyor. O halde herkesi devrimci halk savaşına aktif katılmaya çağırıyoruz. Ve son olarak zafer devrimci halk savaşı temelinde mücadele eden halkımızın olacak diyor bu inançla yaşayan her kese başarılar diliyoruz.

]]>
Kurdistan’da Halk Savaşının Gelişimi ve Devrimci Halk Savaşındaki Tarihi Görevlerimiz -2 https://yps-online.org/tr/2023/09/15/kurdistanda-halk-savasinin-gelisimi-ve-devrimci-halk-savasindaki-tarihi-gorevlerimiz-2/ Fri, 15 Sep 2023 06:06:40 +0000 https://yps-online.org/tr/?p=22756  

FERİDE ALKAN

 

Gerilla savaşı işgal altındaki Kurdistan’da sömürgeciliğe karşı büyük bir tarihi adımı, yeniden dirilişi, soykırımcı faşist devlete karşı çok büyük bir kararlılığı, cesareti, çelikten iradeyi ifade etmektedir. Zaten bu yüzden 15 Ağustos atılımı tarihimize diriliş devrimi olarak geçti ve halkımızın yüzlerce yıllık beklentisini karşılayan büyük özlemin giderilmesini temsil etti. Bu anlamda 15 Ağustosla başlayan gerilla savaşı küllerinden kendini yeniden yaratan halkımızın öyküsünü anlatır. Halkımızın Egîdî, efsanevi komutanımız Mahsum Korkmaz öncülüğünde Botan’da gerilla savaşını başlatan ve şanlı 15 Ağustos hamlesiyle dost düşman herkese duyuran Kurdistan kurtuluş güçleri (HRK) iki yıl içinde Kurdistan Halk Kurtuluş Ordusu (ARGK) olarak yapılandı ve böylece  zorluklar ve koşullar ne olursa olsun mutlaka başaracak ruha, bilince, inanca, iradeye sahip  gerilla savaşı çizgisi şekillendi. İşgalci faşist devleti şok içinde bırakan, korkuyla sarsan gerilla savaşı hızla Kurdistan dağlarına yayıldı ve çok yönlü NATO desteğine rağmen gelişimi durdurulamadı. Gerilla savaşı öncü savaştı ve halkımız onu tamamlayan, besleyen, destekleyen konumdaydı. Önder Apo öncülüğünün etkisiyle gerilla savaşımız Botan merkezli olarak hızla halklaştı ve halklaştıkça büyüdü, yayıldı. Halkımızın gerilla desteği 1990lı yıllarla birlikte çığ gibi büyüdü, bir anda gerilla sayısı ona katlandı, özelde de yoğun kadın katılımları nedeniyle ARGK bambaşka bir nitelik kazandı ve 1993’le birlikte bağrından kadın ordulaşmasını doğurdu. Kadın öncülüklü haliyle ARGK daha da gelişti ve Kurdistan’ı aşan bir etki alanına kavuştu. Halkımız Önder Apo öncülüğüne, gerilla savaş çizgisine sonsuz güven ve inançla sahip çıktı ve 1990’na bunun göstergesi olan serhıldanlarla girdi. Nusaybin, Cizre, Hezex, Kerboran serhıldanları 1991’de Vedat Aydın’ın cenazesine yüz binlerin sahiplenmesine dönüştü, Bu serhıldan ruhu 1992 Newroz’un da tüm Kurdistan şehirlerini ve Kürtlerin yaşadığı Türkiye metropollerini sardı. Önder Apo öncülüğü ve gerilla savaşı halklaşmış, halkımız her anlamda aktifleşmiş, toplumsal-siyasal alanda da örgütlenerek devrimin sanatını, dilini, kültürünü, ajitasyon propagandasını geliştirmeye başlamıştı. Zaten bilindiği gibi 1990’lı yılların sloganı “PKK halktır halk buradadır” şeklinde somutlaştı. Böylece 12 Eylül faşist cunta koşularında hicret eden ve 1984’le birlikte gerilla savaşına başlayan PKK altı yıl içinde yani 1990’a gelindiğinde halklaşmış ve halk savaşı niteliği kazanır duruma gelmişti. Halk savaşı karakteriyle hem gerilla on katına çıkabilmiş, kadın ordulaşması öncülüğünde daha devrimci ve özgürlükçü bir nitelik kazanarak tüm Ortadoğu’yu etkilemeye başlamış hem de serhıldanlarla halkımızın birliği, kendine güveni, işgalciler karşısındaki iradeleşmesi çok ileri düzeylere çıkmış, siyasi parti, basın, kültür, dil örgütlenmeleriyle toplumsal yapılanma da devrimci halk ya da savaşan, kendi ülkesini ve yaşamını yeniden mücadeleyle inşa eden halk aşamasına geçilmişti. Bu süreç Kurdistan’da halk savaşında yeni bir aşamaydı ve gerçekten de devrimsel nitelikteydi.

Ancak bilindiği gibi Önderliğimiz öncülüğündeki bu toplumsal gelişime, devrimci halk şekillenmesine NATO müdahale etti ve soykırımcı faşist TC’yi yeniden yapılandırdı. NATO müdahale etti çünkü üyesi olan bir devletin PKK karşısında yenilmesini kendisinin yenilgisi gibi görüyordu öte yandan TC NATO çıkarlarına göre dizayn edilmişti ve dolayısıyla ayakta kalması NATO güçleri için hayati önemdeydi. Bu yüzden NATO halk savaşımızın önüne geçmek, Önderliğimizle halkımızı, partimizle halkımızı dolayısıyla gerilla ile halkımızı birbirinden ayırmak için Türk Gladyosu olarak özel harp dairesini hareketimize karşı en aktif pozisyona getirdi. Bu amaçla sayısı on binleri geçen tetikçiyle JİTEM’i kurup Kurdistan’ı faili meçhul katliamların karanlığına boğdular. Hizbulkontra örgütüyle halkımıza kabuslar yaşattılar. Kontgerilla yapılanmasıyla Kurdistan köyleri, genel olarak kırsalı provakasyonlara, komplolara terk edildi. Halkımız koruculaşma – ajanlaşma ya da katledilme arasında tercih yapmaya mahkum edildi. Topraklarını bırakmak istemeyenler mecburen koruculaştı ki bunların büyük kısmı teslimiyetin sonucu olarak sonradan kontralaştı. Yurtseverlikten taviz vermeden topraklarında kalmada ısrar edenler katledildi, zindanlara dolduruldu, sürekli korku altında tutuldu. Bu ikisini de kaldıramayanlar ya diktatör Saddam Hüseyin denetimindeki Irak’a ya Avrupa’ya yada Türkiye metropollerine göçtü, evsiz, yurtsuz kalarak sömürgecilerin ucuz iş gücü ordusunu oluşturdu. On binlerce köy yakıldı, Şırnak-Lice başta olmak üzere sayısız Kürt şehri tanklarla yıkıldı, yakıldı. Yüz binlerce insan zindanlara hapsedildi, on binlercesi JİTEM, Hizbulkontra ve diğer özel savaş yapılanmaları eliyle kaçırıldı, işkencelerle katledildi. Zaten bilindiği üzere 1991’le birlikte Kurdistan’da OHAL ilan edilerek halkımızın kontra örgütlerin insafına terk edilişi yasallaştırıldı. Zira OHAL demek resmi devlet yasaları yerine gizli devlet ya da derin devlet yasalarının uygulamaya geçirilmesi demektir ki bunun pratik karşılığı JİTEM, Hizbulkontra, korucu, kontgerilla, MİT gibi yapıların istediğini istediği şekilde yapabilmesi ve yaptıklarının sorgulanamaz, yargılanamaz statüsünde devlet güvencesine alınmasıdır.

İşte tüm bu özel savaş politikalarından dolayı halkımız ile gerilla arasına 1991’den başlayarak büyük duvarlar örüldü. Buna denizi kurutarak balığı yaşayamaz hale getirme konsepti diyorlardı. Deniz olan halk yok edilerek balık olan gerilla imha edilecekti güya. Öyle ya halk desteği olmadan gerilla varlığını sürdüremezdi. Yani büyüyemez, kendini tamamlayamaz, lojistiğini çıkaramaz, istihbaratını alamaz ve böylece inisiyatif oluşturamazdı. Faşist Türk devleti üyesi olduğu ve çıkarlarına hizmet ettiği NATO’nun desteğiyle denizi kurutmak dediği halkımızı yok etmek için insanlık dışı her tür uygulamaya baş vurdu. Halkımıza tarihin en büyük acılarını yaşattı, zulmünü uyguladı. Aynı şekilde gerilla üzerine en insanlık dışı yöntemlerle yöneldi. Çatışmalarda şehit düşen gerillaların cenazelerine tecavüz etti, yaralı ele geçenlerin organlarını kesti, kesik kafalarla resimler çektirip prestijli(!) milli gazetelerinde manşet yaptı, içindeki çocuk ve yaşlılarla evleri ateşe verdi, kuyulara gençleri atarak üzerlerine asit boşaltı, domuz bağlarıyla evlerin bodrumlarında yıllarca yurtseverlere işkenceler yaşattı. Kurdistan adeta cehenneme çevrildi ve halkımız cennet olan kendi ülkesinde cehenneme mahkum edildi.

Bu süreç halk savaşını etkiledi. Zaten amacıda mücadelemizin halk savaşına dönüşmesinin önüne geçmekti. Düşmanlarımız 1990 serhıldanlarından, halkla gerillanının bütünleşmesinden ve bunun sonucu olarak gerillanın bir anda on kat büyümüş olmasından, halkın “PKK halktır halk buradadır” demesinden yani halkın PKKlileşerek öncüleşmesinden, devrimin temel gücü olarak şekillenmesinden korkmuşlardı. İşte bunun önüne geçmek için 1991’le birlikte Kurdistan’ı OHAL alanı ilan ederek JİTEM, Hizbulkontra, kontrgerilla, korucalar ve MİT’in alanı haline getirdiler. Özel savaş alanı haline getirilen Kurdistan’da aslında halk savaşının önünü almaya, gerillayı halktan koparıp marjinalleştirmeye çalıştılar. Ve denilebilir ki gerilla öncülüğünün hızla halklaştığı serhıldan süreçlerini belli oranda geriye çekmeyi başardılar. Giderek halkın yedek güç olduğu, rolünün gerillayı desteklemek olduğu  şeklindeki daha sınırlı bir mücadele duruşunun kanıksanmasına yol açtılar.   Aslında bu sonuç özel savaş güçleri için önemli bir başarıyı ifade ediyordu. Zira 1991’le birlikte Kurdistan’a dayatılan kirli savaşla her ne kadar halkımız teslim alınamamış, iradesi kırılamamış ve her koşulda Önderliğini, partisini, gerillasını sahiplenmesini sürdürmüş olsa da mücadelemizin halk savaşına dönüşmesinin, halkın devrimi gerçekleştirme de kendini gerillayla eşit sorumluluk temelinde örgütleyip inisiyatifli kılmasını engellemiş, gerillayı destekleyen bir güç olarak sınırlandırılmasını sağlamış oldular. Böylece halk savaşının gelişimini geriye çektiler ve halkın devrimi gerçekleştirme mücadelesinde asal güç olmasının önünü alarak destekleyen pozisyonda kalmasını işin doğasıymışçasına normalleştirdiler. Bu anlamda halkımızın devrimin asal gücü olarak iradeleşmesinde belli bir yere kadar sınırlandırma ya da zayıflama oluşturdular. Halk her şeyi yapamaz ancak destekçi olabilir gibi bir algının yerleşmesini sağladılar. Yani halkın gerillayla birlikte savaşı yürütmesine böylece devrimi birlikte geliştirecek iki temel güç olarak şekillenmesinde engelleyici olmayı başardılar. OHAL uygulamalarıyla hem halk ağır baskılar altında sınırlandırılmış, destekçi pozisyona çekilmiş oldu hem de halkının büyük acılar içinde zorlandığını gören gerilla da “halkımız ağır baskı altındadır. Bu kadar ağır baskı altındayken bizimle birlikte devrimin  bütün sorumluluğunu alması zordur. Dolayısıyla gerilla olarak biz devrimi gerçekleştiririz halkımızda gücü oranında bizi tamamlar, destekler” algısı, yaklaşımı oluşturdular. Bu aslında bir özel savaş politikasıydı ve amacı halk ile gerillanın birlikte savaşmasını engellemek yani  birlikte temel devrim güçleri haline gelmelerini engellemek dolayısıyla güçlerini parçalamak ve de bu parçalanmışlıktan faydalanıp devrimin önüne geçmekti. Yukarıda da belirttiğimiz gibi bu özel savaş politikası halkımızı teslim alamadı ancak devrimdeki pozisyonunu destekçilik noktasına indirmeyi bir yere kadar başarmış oldu. Böylece halkımız destekçi pozisyona girdi. İşte bu süreçte halkımız “vur gerilla vur Kurdistan’ı kur” anlayışıyla hareket etti, devrimi gerçekleştirme sorumluluğunun gerillaya ait olduğu algısıyla hareket etti buna göre yaklaşım belirledi.

Elbetteki Kürdistan koşullarında gerilla öncülüğü gereklidir ve de çok önemlidir. Bu anlamda gerilla bu güne kadar oynadığı tarihi rolünü bundan sonra da oynamaya devam edecektir. Ancak Viatnam, Çin başta olmak üzere büyük emperyalist güçler karşısında zafere ulaşan mücadeleler yürütmüş birçok halk savaşı örneğinde olduğu gibi ülkemiz Kurdistan’da da gerilla ve halkın devrim yapmaktan aynı düzeyde sorumlu olduğu bir yaklaşıma, anlayışa kesinlikle ihtiyaç vardır. Zira işgal altındaki halklar ancak halk savaşlarıyla özgürlüklerini elde edebilir, sömürgeci güçleri yenebilirler. Yakın tarihimiz bunun sayısız örneğiyle doludur. Halkımızda bunun bilincindedir ve Rojava devrim deneyiminde halk savaşının nasıl da sonuç alıcı olduğunu hiç bir kuşkuya yer bırakmayacak şekilde deneyimledi. Halep’te halk örgütlenerek hem kendini, alanlarını korudu hemde işgalin önünü aldı aynı şekilde işgal edilmiş yerleri de şehir gerilla savaşıyla tek tek kurtardı. Sadece Kürtler olarak yaşadıkları bölgeleri kurtarmakla da kalmadılar birçok Arap bölgelerini de DAİŞ faşizminin işgalinden kurtarıp asıl sahiplerine teslim ettiler. Bir bütün olarak Rojava ve Kuzey Doğu Suriye alanları savaşan halk gerçeğiyle özgürleştirildi.

Elli yıllık mücadelemizin son 13 yıllık sürecini ifade eden 4.stratejik dönem bu anlamda oldukça önemlidir. 2010 yılında “Devrimci halk savaşı” biçiminde tanımladığımız 4. Stratejik mücadele sürecimizi başlatmış olduk. İşte Rojava devrimi bu stratejik süreç içinde gerçektende devrimci halk savaşının ürünü olarak ortaya çıktı. Mevcut durumdada kadim şehrimiz Efrîn, büyük Kürt uygarlığı Mitanilerin  başkenti Serêkanî ve Girê Sipî şehirlerini işgal eden Türk sömürgeciliğine karşı ve yine bu sömürgeciliğin uzantısı DAİŞ’e karşı, destekçileri olan çete yapılanmalara karşı devrimci halk savaşı temelindeki mücadelesi devam ediyor. Şengal halkımız aynı şekilde devrimci halk savaşı bilinci ve stratejisiyle kendi toplumsal inşasını ve savunmasını yapmaya devam ediyor.

 

DEVAM EDECEK…

]]>
Kurdistan’da Halk Savaşının Gelişimi ve Devrimci Halk Savaşındaki Tarihi Görevlerimiz – 1 https://yps-online.org/tr/2023/09/14/kurdistanda-halk-savasinin-gelisimi-ve-devrimci-halk-savasindaki-tarihi-gorevlerimiz-1/ Thu, 14 Sep 2023 07:43:06 +0000 https://yps-online.org/tr/?p=22752 FERİDE ALKAN

 

Kurdistan’da halk direnişinin ya da halk savaşının sömürgecilik tarihi kadar eski bir geçmişi vardır. Halk savaşı son elli yılında partimiz öncülüğünde stratejik bir çizgide kesintisiz bir şekilde başarıyla sürdürülüyor olsa da oldukça uzun bir geçmişe dayandığımızı biliyoruz. Önderliğimizle başlayan elli yıllık PKK sürecinde halkımız geçmişle kıyaslanmayacak düzeyde bilinçli, örgütlü, planlı dolayısıyla daha iradeli, inançlı, güçlü olmuştur. Ancak  halkımız partimiz PKK’nin çıkışından önce de hep direnmiş, hep serhıldan halinde olmuştur. Özelde de son iki yüzyılda yani 19. ve 20. yüzyıllar boyunca işgalcilere karşı sürekli  mücadele etmiştir. Yirminci yüzyılın son çeyreğinden başlayarak şimdilerde ilk çeyreğini bitirmeye yaklaştığımız 21. yüz yılda da partimizi PKK öncülüğünde hep savaşan durumda olagelmiştir. Bu anlamda diyebiliriz ki Kürt halkı işgalcilere karşı sürekli mücadele eden halk gerçeğini temsil etmektedir. Bu günde dünyadaki en mücadeleci, direnişçi, savaşçı halk pozisyonundadır. Bunun Önderliğimiz ve dolayısıyla özgürlük mücadelemizle ilgili boyutları bilinmektedir ve hem ideolojik-felsefi olarak hem sosyal olarak hem de politik olarak PKK gerçeğinde yeniden şekillenen, zihniyet kazanan toplum olunduğu artık herkesçe kabul görmektedir. Ancak bu böyledir diye halkımız adına her şeyi kendimizle başlatmıyor, halkımızın direnişçi geleneğini, savaşçı geçmişini miras alarak Önderlik çizgisi temelinde mücadele etmeye devam ettiğimizin bilinciyle hareket ediyoruz.

 

Bilindiği gibi Osmanlının son yüz yılında ve de TC’nin ilk yüz yılında Kürt halkı olarak büyük felaketlerle karşı karşıya kaldık. Osmanlılar dağılmalarının faturasını biz Kürtlere çıkartmaya çalıştı bunun için halkımıza dönük sayısız katliam yaptı, kendi içinde bağımsızlığı ifade eden özerk Kürt mirliklerinin hepsini baskıyla, zulümle dağıttı. Kürt önderlerini, ailelerini ve onlarla hareket eden yüz binlerce Kürdü sürgüne gönderdi, cennet Kurdistan’dan kopararak Afrika, Asya çöllerinde ülke hasretiyle ölmeye terketti. Onlarca kez Ezidi ve Alevi halkımızı sırf inançlarından dolayı ezdi, katliamlardan geçirdi, kız çocuklarına, kadınlarına el koyup köle pazarlarında sattı, kutsal mabetlerini harabeye çevirdi, ibadetlerini teşhir edip karaladı. Tüm bunlar yetmezmiş gibi dağılmış ve emperyalist devletlere yenilmiş Osmanlının kalıntıları üzerine kurulan cumhuriyet Türkiye’sinde de halk olarak daha büyük katliamlara maruz bırakıldık. Üstelik emperyalistlere karşı verilen ve adına kurtuluş savaşı denilen mücadeleyi biz Kürtlerin sayesinde kazandıkları halde. Çanakkale de, Sakarya’da, Anafartalarda, İzmir’de, Gelibolu’da, Antep’te, Urfa’da, Maraş’ta savaşan ve emperyalistleri yenen Kürt askerleri, milisleri, kadınları yani bir bütün Kürt halkı olduğu halde  sanki savaşı tek başına Türk milleti yada Türk ulusu kazanmış gibi davranıp gerçeği manipüle etmek üzerinden TC’yi inşa ettiler. Şimdi bile Çanakkale şehitliği incelenirse can veren Kürtlerin sayısının savaştaki toplam kayıpların yarısından fazlası olduğu rahatlıkla görülecektir. Yani biz Kürtlerin kanı, canı, alın teri üzerinden kurtarılan toprakları Türk ulusuna mal ederek ve de bizleri inkar ederek dolayısıyla imhamızı ön görerek cumhuriyet Türkiye’sini inşa etmeye çalıştılar. Yüz yıldır da bu temelde üzerimizde soykırım siyaseti yürütüyorlar. Başka bir ifadeyle denilebilir ki cumhuriyet Türkiye’si Kürtler yeniden güç olmasın, bir araya gelemesin ve Kürt olarak Kürdistan’da yaşar hale gelmesin böylece Türk ulusunun hamalları, hizmetçileri, köleleri olarak onlara hizmet etsinler, adları da medenileşmemiş yani cahil ya da dağlı Türkler olarak yer etsin ve kendilerine de insanlığa da böyle kabul ettirilsin diye yüz yıldır fiziki, kültürel, psikolojik soykırıma tabi tutulduk, bir insanlık suçu olan asimilasyon cenderesine alındık. Aslında turancı zihniyetle beslenen ittihatçı yapılanma, emperyalist devletlerin birinci dünya savaşı sonunda Osmanlı artıkları olarak kendilerine bıraktığı Anadolu’ya sıkışıp kalmamak için biz Kürtleri ve ülkemiz Kurdistan’ı kendilerine ekleme kararı aldılar. Bunu Lozan komplosuyla uluslararası güçlere de kabul ettirdiler. Lozan’a “din ve soy kardeşlerimiz Kürtlerle aynı emellere sahibiz, sizlere karşı birlikte savaştık ve Cumhuriyet Türkiye’si ortak vatanımız olacak” diyerek gittiler. Böylece Kürt halkı olarak bizleri Türk ulusunun parçası gibi gösterdiler. Gerçekte ise ittihatçı zihniyet temelinde yaklaşarak Türk ulus devlet inşasında Kürt olarak varlığımızın yok sayılmasını ve ne pahasına olursa olsun hızla Türkleştirilmemizi temel strateji olarak belirlediler.   İttihatçı Kemalist elit 1919’dan 1923’e kadar halkımızı yanında tutmak, emperyalist devletlere tek milletmişiz görüntüsü vermek için sistematik algı operasyonları geliştirdi, göz boyama siyasetiyle hareket etti ancak Lozan’da işlerini garantiye alıp cumhuriyetlerini ilan ettikten sonra 1924 anayasasıyla gerçek yüzlerini ortaya çıkarıp Türk usul devlet inşasını Kürt soykırımı üzerinden geliştirmeye başladı. Bu yüzden diyoruz ki yüzüncü yılına girmekte olan Türk cumhuriyetinin biz Kürtler için anlamı soykırımdır, felaketler yüz yılıdır. Çünkü sırf Türk ulus devleti var olabilsin diye Kürt halkı olarak yüz yıldır sistematik bir şekilde hem fiziki hem de kültürel soykırımdan geçirildik, geçiriliyoruz. Bilindiği gibi daha Cumhuriyetin ilk yıllarında zamanın adalet bakanı tarafından açıkça dillendirilen Türk zihniyeti “Türkiye Türklerindir ve Türk olmayanların tek yaşam şartı Türke hizmet etmektir” biçiminde olmuştur. Bu resmi devlet ve şekillendirdiği egemen Türk ulus zihniyeti, bakış açısı, davranışları, politikalarıdır. Oysa eğer Türkiye birinci dünya savaşının sonunda emperyalistlerce işgal edilen Anadolu-Kurdistan coğrafyasının adı ve de bu coğrafya da kurulan vatansa, bu toprakları işgalden kurtaran ve bunun için yüz binlerce şehit veren Kürtlerdir dolayısıyla adına Türkiye denilen bu topraklar Türklerden çok Kürtlerindir.  Zira ‘kurtuluş savaşında (!)’ vatanın (!) her karışı Kürtlerin kanıyla sulanmıştır. Aslında Anadolu-Kurdistan toprakları üzerinde Kürtler olmaksızın Türk egemenlerinin ya da Türk milletinin kazandığı hiç bir savaş da yoktur. Ne kurtuluş savaşı denilen savaş ne de Malazgirt,  Çaldıran, Ridaniye, Mercidabık zaferleri Türk egemenlerine aittir. Tarih tüm bu zaferlerin Kürtlerle yapılan ittifakların ve de Kürtlerin aktif katılımının sayesinde elde edildiğini dolayısıyla hakiki anlamlarıyla Türkten ziyade Kürt zaferleri olduğunu bir çok belgeyle kanıtlar açıklıktadır. Şimdi de hain korucular, kendi halkına ihanet etmiş kontralar, ajanlar, işbirlikçi KDP olmaksızın Türk ordusunun – ki ordununda büyük bölümü Kürtlerden oluşmaktadır- hiç bir yerde tek bir başarısı olamayacağını hatta Kürdistan başta olmak üzere işgal ettiği her yerdeki ömrünün bir kaç ayı geçemeyeceğini anlamak isteyen herkes görebilir.

 

Bunların hepsini neden yeniden hatırlatma gereği duyduk? Çünkü bizlere karşı geliştirilmiş bu iğrenç komploya karşı, bu büyük haksızlığa ve onursuzluk dayatmasına karşı ve de iki yüz yıldır Türk egemenleri eliyle bizlere yaşatılan felaketlere, yüz yıldır sistematik olarak yürütülen soykırıma karşı halk olarak direniyoruz. 1914’te Bitlîs’te, 1919’da Koçgîrî’de,  1920’de Suleymanîye’de, 1925’te Muş, Erzurum, Xarput, Bitlîs, Çewlîk, Amed’te, 1926’ya kadar Sason’da, 1927’de Motkî’ de, 1926-1930’da Agirî’de, Zîlan’da, 1915’ten 1930’a kadar Rojhılat Kurdistan’ın da, 1937-1938’de Dêrsîm’de, 1945-1946’da Mahabat’ta, 1961’den 1975’e kadar Başur Kurdistan’ın da, 1973’ten günümüze kadarki elli yılda da Önder Abdullah Öcalan öncülüğünde dört parçaya bölünmüş bütün Kurdistan’da  işgalcilerin inkar-imha siyasetine, soykırım konseptine karşı halk olarak direniyoruz. Bu anlamda denilebilir ki iki yüz yıldır Kurdistan’da halk savaşı vardır. Belki hem mekan olarak hem de zaman olarak kesintili ve de kopuk kopuktur ancak toplamında  işgalcilere, soykırımcılara karşı durmadan yürütülen halk direnişidir, halk savaşıdır. Öncülükleriyle ilgili sorunların çıkmış olması   düşmanlarımıza karşı yürüttüğümüz görkemli halk direnişi, halk savaşı gerçeğini değiştirmez. İki yüz yıldır durmadan savaşmak zorunda kalmak, direniş durumunda olmak sistematik olarak katliamlarla, işkencelerle, idamlarla, tutsaklıklarla, sürgünlerle, açlık ve fakirlikle mücadele halinde olmak bir halk adına asla azımsanamaz asla görmezlikten gelinemez büyük bir onurdur.

PKK’nin tarihsel rolü, gerçek anlamı da kutsal Kurdistan topraklarının asıl sahipleri, otantik toplumu olan Kürt halkını yenilmez bir mücadele çizgisine, her koşulda başarıyı sağlama iradesinde olan bir Önderliğe kavuşturmuş olmasındadır. Yani Önder Apo ile birlikte halkımızın Medlerden günümüze neredeyse uygarlık tarihi boyunca yaşanan öncülük sorunu çözülmüş, büyük önderliksel doğuş gerçekleşmiş ve onun belirlediği yolda halkımız özgürlük bilincinde keskinleşmiş, iradeleşmiş, birlik olmayı büyük oranda başarmış dolayısıyla işgalciler başta olmak üzere her türden gericiliğe karşı temel mücadele gücü haline gelmiştir. İşgalcilerin soykırım siyasetine karşı elli yıldır yürüttüğü görkemli direnişin yanı sıra erkek egemen dünya gericiliğinin ortak ürünü olan DAİŞ felaketinden insanlığı kurtaran güç olmasının başka nasıl bir izahı, anlamı olabilir ki?

 

Bütün bu gerçeklerden yola çıkarak diyebiliriz ki aslında değişik biçimlerde de olsa iki yüz yıldır Kürdistan’da işgalcilere karşı halk savaşı vardır. Ancak bunun kesintisiz olarak sürdürüldüğü ve halk savaşı stratejisine dayanarak planlı, örgütlü yürütüldüğü süreç Önder Apo öncülüğündeki elli yıllık süreçtir. Ve önemle vurgulamalıyız ki Önderliğimizin mücadeleyi başlattığı yetmişli yıllarda özelde de Türk işgali ve sömürgeciliği altındaki Bakur Kurdistan parçasında Kürtlük adına hemen hemen hiç bir şey kalmamış adeta Kürtlüğün başa bela kabul edildiği ve kültürel soykırım olan asimilasyonun neredeyse sonuç aldığı bir süreç yaşanmaktaydı. Kürtlük adına bilinç kalmadığı gibi sahiplenme cesareti de kalmamış, Kürtlüğünden olabildiğince kaçış ve bu temelde Türkleşme baskın hale gelmişti. Denilebilir ki Bakur Kurdistan parçasında işgalci Türk devletinin soykırım çemberindeki Kürtlük yok hükmündeydi ve gerçekten de Önder Apo çıkışı olmasaydı Kürtlüğün bittiği noktada bulunmaktaydık. M. Mustafa Barzani öncülüğünde 1961’den itibaren Başur Kurdistan’ın da yürütülen mücadeleyle gelişen canlanma, büyüyen umutlar ise ne yazık ki 1975’teki büyük yenilgi ve tasfiye nedeniyle  Kürtlük hayallerini, umut kırıntılarını da yok etmiş durumdaydı. İşte tam da bu noktada büyük Önderliksel doğuş gerçekleşti ve PKK ile birlikte Kürt halkı, Kürt kadınları yani bir bütün Kurdistan toplumu olarak yeniden dirildik, hızla mücadele edebilir hale geldik, devrimci bir iradeye kavuştuk. Böylece sömürgecilik karşısındaki halk savaşı yeniden başladı ve kesintisiz olarak elli yıldırda akıl sınırlarını zorlayan bir inançla, inatla, belki de tarihin en büyük bedelleri pahasına sürdürülmeye, zafer tutkusuyla yürütülmeye devam etmektedir. Elbette Kürtlük adına umudun, cesaretin, bilincin bırakılmadığı koşullarda PKK bir öncü grubun mücadelesi olarak başladı. Ancak PKK’yi kuranlar halkın içinden çıkan, fakir-köylü, emekçi halk çocukları olduğu için yani  halktan kişiler oldukları için mücadele daha en başta halklaştı ve daha grup aşamasında halk savaşı niteliği kazandı. Hilvan Komünü yada sovyeti bunu ifade eder. En baştan beri Kürt kadınlarının yaygın katılımı, her kesimden Kürdün katılımı bunu ifade eder. Bu anlamda denilebilir ki Önder Apo öncülüğündeki PKK mücadelesinin baştan itibaren şekillenen karakteri halk direnişi- halk savaşı karakteridir. Fakat işgalci devletin soykırımcı siyaseti ve bu temelde neredeyse her on yılda bir gerçekleştirdiği faşist darbeleri nedeniyle daha ilk yılında PKK hicrete gitmek yani ülkeden çıkmak zorunda kaldı. Faşist darbe nedeniyle boğulmamak ve mücadeleyi sürdürebilmek için Kurdistan’dan Ortadoğu sahasına hicrete gitmek zorunda kalmak PKK öncülüğündeki halk savaşının belli bir dönem için kesintiye uğramasına neden oldu. Zira 12 Eylül faşist cunta koşullarında bütün Kurdistan işkencehane haline getirilmiş, zindan yasalarıyla yürütülmüş, yüz binler tutsak edilmiş, halk öncüleri ve örgütlü yapıları Diyarbakır 5 nolu zindanı başta olmak üzere bir çok zindanda vahşi uygulamaların cenderesine alınmıştı. Bu koşullarda halk belli düzeyde direnişini sürdürse de esas olarak korku atmosferine girmişti. Ortadoğu sahasına hicret eden Önderliğimiz ise canhıraş bir çalışmayla gerilla savaşının hazırlıklarını tamamlamaya ve bu temelde ülkeye dönmeye çalışmaktaydı. Bu anlamda denilebilir ki 1973’le birlikte Ankara’da Önderliğimiz öncülüğünde şekillenmeye başlayan ve 1976 ile birlikte Kurdistan’a Apocu grup olarak taşınan, 1978’de de Kurdistan’ın kalbi Amed’de PKK olarak somutlaşıp hızla halk mücadelesine dönüşen özgürlük hareketimiz 1980’de gelişen faşist cuntanın araya girmesi nedeniyle kısa bir süreliğine de olsa kesintiye uğramış, hicret durumu yaşamış, büyük zorluklar temelinde kendini toparlayarak 1982’de ülkeye dönebilmiş ve Önderliğimizin yoğun çabası neticesinde 1984’te gerilla savaşına başlamıştır. Burada belirtmek istediğimiz şey eğer 1980 faşist cuntası olmasaydı aslında 1978 yılında gerçekleşen tarihi anlamı büyük Hilvan Komininde olduğu gibi mücadelemiz ağırlıklı olarak ovaya dayalı halk savaşı şeklinde gelişecekti ve tüm Kurdistan’a en erken zamanda yayılarak başka kominlere yol açacak giderek Kurdistan kominleri birliğine dönüşecekti. Ancak faşist cunta koşullarının yarattığı zorluklar nedeniyle önce Ortadoğu hicreti ardından da Kurdistan dağlarında gerilla savaşı biçiminde devam eden bir mücadele olarak şekillendi.

 

DEVAM EDECEK…

]]>
Tarihin tekerrür hükmünü değiştirecek olan Kürt Özgürlük Hareketi ve dostlarıdır – 2 https://yps-online.org/tr/2023/07/31/tarihin-tekerrur-hukmunu-degistirecek-olan-kurt-ozgurluk-hareketi-ve-dostlaridir-2/ Mon, 31 Jul 2023 04:56:46 +0000 https://yps-online.org/tr/?p=22707 ROZA ERZURUM

 

16 mart 1926 Hakkari Direnişi:

Techir kanunu veya iskan kanununa 17 mayıs 1925  yılında  Osmanlı ordusu tarafından 1.

 

Dünya savaşında Osmanlı ordusu ile karşı karşıya helebilecek huya sözde azınlık diye tabir ettikleri unsurların zorunlu göçe maruz bırakılan yasa yada kanun ne hikmetse cumhuriyetin ilanından sonra sadece Kürtler üzerinde uygulanmakta hakeza Kürtlerin kendi topraklarından zorunlu göçe maruz bırakılmasından hemen sonra kendi topraklarına kendi zamanında Osmanlı ordusunun bir türlü anlaşamadığı zamanında bir çok soruna teşkil ettiği  Arap ve Arap aleviler Azeri ve terekemeler(yani Türk boyuna Mensup terekemeler Türkmenler ) bizzat Türkiye cumhuriyeti tarafından Kürdistan bölgelerine yerleştirilmişlerdir. Zamanında çıkarılan kanunun bizzat Kürtlerin inkarı imhası ve asimilasyonu üzerine çıkarılan zorunlu göçe karşı başkaldırı dır).

25 mayıs 1927 mayıs Motki isyanı:

çıkarılan bütün kanun ve kararnamelerin Kürtlerin içinde olmadığı bir süreci kabul etmedikleri için bir başkaldırıdır.

1926-1930 Xoybun hareketi :

Xoybun öncüleri :

Celalet ali Bedirxan, Kamuran ali Bedirxan, Nuri Dersimi , ekrem cemil paşa, menduh selim, haco ağa, ihsan nuri paşa

Ağrı isyanı11 Haziran 1930 bıroyê haski telli ağrı Doğubazitli İbrahim haski direnişe öncülük eder Şeh Sait isyanından sonra kürdistan nın durumunu değerlendiren kürt öncü lider kadrosu bağımsız bir Kürdistan ın kurulabilmesi için Xoybun hareketinin ağrı dağında başlamış olan direnişe takviye olarak ihsan nuri paşayı öncü lider olarak belirler ve bölgeye yönlendirir İbrahim celali aşiret üyesidir celali Aşireti bizzat direnişe aktif katılarak Rojhılat ve Bakurda isyana destek verirler direniş iran türkiye baskılarına rağmen  bastırılamaz direniş gelyê zilana sıçrar gelyê zilanda 15 bin kürdün katledilmesiyle sonuçlanır katliam sömürgeci katliamcı zihniyetin hayali Kürdistan burada meftundur  toplu mezar yazısıyla hafızalara kazanıldı ve hiçbir zaman unutulmamak üzere bir intikam şiarı olarak Kürtlerin hafızasında yer edindi

Tekke ve zaviyelerin kapattılması 2  eylül 1925 :

Dinsel bazı ünvanların kaldırılması şeh seyit ağa vs ünvanları kalkıyor tekke ve zaviyelerin kapatılması güya türkiye laik yani sekiler bir devlettir ama maalesef şimdi Hizbullah ve daiş yani işid çetelerin kuluçkası haline gelmiş hatta ilginç olan din görevlileri dışında cübbe sarık giyilmesi yasaklanmıştır. yasaklanmış bunun yerine şapka kanunu getirmiştir bunun yârine şapka kanunu çıkarlmış bu sayede batı bir kez taklit edilmiş olunuyor aynı zamanda 10 nisan 1920 tarihli anayasa değiikliğinde devletin dini islam fakat mecliste ant içmedeki vallahi sözcüğü kaldırılmış kimsenin cesaret edemediği arapça harfleri kaldırılmış yerşne latin alfabesi getirilmiştir Atatürk batının desteğini alarak böylesi kararlar almanın  türkiye cumhuriyeti için daha sağlıklı olacağını anlamıştır fakat unutulmamalıdır ki her ne kadar seküler yani laik devlet anlayışıyla Türkiye cumhuriyeti kurulsada Osmanlı çarpıklaştırmış arap zihniyeti siyaset metası haline gelen din yani İslamiyet kendini Erdoğan ve beşli çete kabininin marjinalleştirmiş barbar ganimet kültürünü aşamayan İslam zihniyetinden kurtulamamıştır.

Ankara antlaşması 5 Haziran 1926 Türkiye ırak sınırı çizilmiş Musul İngiltere mandasında olan Irak a bırakılmıştır.

 

Dersim Direnişi:

 

Kürdistan da yaşanan bütün hak ihlallerine kimliksizleştirme ve köksüzleştirme politikalarına karşı başlatılan bir direniştir Koçgiri isyanından sonra düşmana karşı öfkelidir düşman alanda hakimiyet kurmak için bölgede silahları toplama kararına gider bu karara uymayacaklarını söyleyen Dersim halkı meşru avunma sistemlerinden taviz vermiyeceklerini Devletin müdahaleye geldiği süreçte dillendirmiştir  fakat buna rağmen dersim halkını silahsız bırakarak susturacağını düşünür fakat kendi savaş tarihinde kürdün düşmanıyla çarpışarak savaştığını unutan bir devlet realitesi Dersim bölgesinde askeri anlamda bir soykırıma yani bir Terteleye başlar Dersim isyanı Sivas isyanı devamı olarak ta nitelendirile bilinir zaten Koçgiri lider kadrolarınında isyana öncülük ettiğini görecez Zarife Alişerin bizzat dersim isyanında sürece öncülük ettiklerini görecez asıl isyana öncülük eden lider Seyit Rıza ve eşi besê  anadır kürdün direniş azmini savaşla kıramayacağını anlayan düşman bir köksüzleştirme politikasına başvurur iç ihanetle direnişi bastıran kürt  düşmanı turkiye cumhuriyeti devleti 20 bin dersimli Kürdün sokırımını gerçekleştirir başlar

1937 sadabat  paktı ve Kürtlerin durumu.

1: bölgede Kürt aşiretlerinin faaliyetlerini kısmak amaçlı yapılan antlaşmadır antlaşmadır( fakat gizli tutulmaktadır.

 

Antlaşmanın gizlenen maddeleri sırasıyla şöyledir:

 

  1. Devletle bir olan aşiret reislerine mevki verilecek ve maaş bağlanacaktır
  2. aşiret reislerinin denetimdeki aşiret mensuplarına günümüz koruculuğu verilecek yani bir kuva-yi milli ordusu tehsis edilecek Kürtlerin tabiri ile cahş yani gayri nisami koruculuk sistemi kürtler içinde geliştirilecektir.
  3. isyana teşkil edecek bütün aşiretler sürgüne gönderilecektir.
  4. 2. önde gelen Kürt aşiretlerinin en nitelikli çocuklarını eğitip mankurtlaştırmaktır.

 

KDP Başur ve yani Barzani ailesi

 

KDP nin görevi Kürdistan da Kürtlerin birlik olmasını engellemektir bilinmelidirki KDP İsrail desteği ile ile oluşturulmuş ve diğer Hegemonik güçler ide arkasına alarak Ortadoğu da yaşanacak bütün istikrarsızlığı sağlama görevini bizzat üstlenmiştir. bu sayede anlaşılıyor ki KDP nin sorunu PKK hareketi değil PKK hareketinden önceki durumu da gerçekleri bizzat gözler önüne seriyor Mahabat cumhuriyetinde yaptığı ihanet Kürtlerin PKK hareketine kadar bizzat toparlanmamalarına sebebiyet vermiştir. Saldırı  olacağı gün Kendi peşmerge gücünü bizzat ırak topraklarına geri çekilme talimatı verilmiştir bizzat tasfiyesini amaçladığı Kürt çumhuriyetini yine bir türk boyu devletine sığınarak gerçekleştirilecek olan katliamı sevkle qazi Muhammet çarçıra mahabat meydanında idam edilirken Melle  Mıstefa Barzani Azerbaycan başkentli Baküde ayak ayak üstünde televizyondan Qazi Muhammed in idamını izlemekte dir. Ve sonraki ihanetle sonuçlanan KDP daha önceki güya  YNK ile birlik içinde olması fakat en son Saddam Hüseyin le yaptığı kirli ittifak sonucu antlaşmanın ismi aş betal antlaşmasıdır Halepçe katliamı başta olmak üzere hevlerin Saddam güçleri eliyle YNK den alınması yaptığı kirli ittifaklarını gösteriyor anlaşılmalıdır ki KDP herhangi bir Kürt birliğini  oluşumunu engellemek ve Kürt düşmanlarıyla ittifak lar geliştirerek Kürt halkı içinde düşman menzilinde yer almıştır. KDP nin son Kürt hareketi üzerinde yaptıkları tartışmasız hiçbir açıklaması olamaz YNK güney Kürdistanı tamamen ırak devletini hiçe sayarak kendi denetimdeki topakları TC ile anlaşıp Türkiye topraklarına bağlı bir özerklik kurma arayışını yaptığı son ittifaklarla somutlaştırmıştır. bu sayede KDP hiçbir zaman birlik olamayacağını düşmanlarımızla yaptığı anlaşmalarla bir kez daha gösterdi ki özgürlük arayışının hiç bitmediği Kürdistan da bir direniş daha boy verir bu direnişin adı doktor Abdurahman  Qasımlonun direnişidir Qazi Muhammedin idamını  kabullenemeyen Qasımlo

1973 -1989 kadar İran Demokrat Partisini yöneticiliğini yapar Doxtor Abdurahman Qasımlo urmiye Kürtlerinde olup ailesi ise yurtsever bir yapıya sahiptir.

 

Qasımlonun ailesi daha öncede Sımkoyê şıkak direnişinde ve aynı zamanda Qadi muhhamet Kürt cumhuriyetinde büyük  katkıları olan vatan sever bir yapıya sahiptir. ailesinin desteğini arkasına alarak İran Demokrat  Partisi kurarak Rojhılattaki Kürt halkının desteğini alarak silahlı bir ordu kurar. Qasımlo Kürt sorununu Avrupada okuduğu yıllarda çözümleyerek nasıl öncülük etmesi gerektiği konusunda bilinçli bir Kürt siyasetçidir. Bu durumu gören Hegemonik güçler Kürtleri tekrar imha etme kararı alır diplomatik bir çalışma için avusturyanın başkentine Viyanaya müzakere süreci için giden Qasımlo ve KDP-İ Avrupa sorumlusu Abdullah kadiri iran ve hegemonik güçlerin ortak hazırladıkları komplo sonucu şehit edilirler Qasımlo başkan apo bu komplo yu şöyle değerlendiriyor kültürel soykırım kıskacından kurtulamayan kürler ya ihanet ve işbirliği kabul eder Kürt karşıtı soykırımcılarla birlik olurlar yada kendi bağımsız haklarına laik bir şekilde katledilerek tarihe Tarihe hiç unutulmayacak bir ata direnişi bırakırlar ve anlaşılması güç olmayan bir Kürt direnişi kapitalist emperyalist güçler tarafından yöntemi aynı amacı aynı bir Kürt soykırımı amacına ulaşmıştır.

Ardı arkası gelmeyen kanunlar, yasalar, antlaşmalar ve direniş ruhundan bir an bile vazgeçmeyen kürt ve Kürdistan gerçekliği Abdullah Öcalan yani PKK felsefesi ile tarihin çağların ezilmiş, bastırılmış, inkarı ve imhayı en iyi bir  Kürt sosyolojisiyle Kürt ve Kürdistanın  jeolojik ve jeopolitik gerçekliğine verilebilecek ahlaki ve politik cevap bütün direnişleri kendine esas alan bir sentezle Kürt halkını sahiplenmiş ve ideolojik bir bilinçle kimlik dil ve sahiplenmesiyle nice kahramanlarla devrimde Kürt halkının bağımsızlığı için ata mirasına bağlı bir fedailik ideolojisi yaratmıştır. Kemal Pir, Hayri Durmuş ,Sara, Eşref Anyık yoldaşlarımızın çizgisi daima yolumuzu aydınlatacaktır. Bizler bu direniş ruhundan bir an bile taviz vermemek üzere kendi toplumsal değerlerimize bağlı kalarak mirasımıza sahip çıkma azmini kürdistanın dört parçasında termobarik taktik  nükleer, fosfor kimyasal silahlara rağmen direnişten bir an bile taviz vermemek üzere devrim değerlerimize sahip çıkma sözünü önderliğimizin imralı adasını kendine direnişten bir kale haline getiren azmine bağlılığına ve kararlılığına bağlı kalarak özgürlük savaşımımızı büyük bedellerle devam ettirmekteyiz. Bu savaşımın devrimci halk savaşıyla kazanılması temelinde bir gelişmeye dönüştürülmesinin tarihi değeri oldukça yüksektir. Bunun için her parçadaki, her alandaki ve her birimdeki komuta ve savaşçılarımız üstün bir moral ile yaratıcılığını tüm yaşamda göstermekle savaş iradesini, düşünce gücünü ortaya koymakla zaptetme ruhuyla engelleri yıkarak yıllardır yapılamayanları, yerine gerilmeyen görev ve sorumlulukları bu süre içerisinde yapabileceğini düşünerek mücadeleye yüksek bir tempo ve performansla katılan gerilla güçlerimiz aynı performansı halkımızdan da beklemektedirler. İçinden geçtiğimiz süreçlerin halkımız için tarihi anlamını farkına varılırsa ve bu tehlikeler görülerek bu ciddiyetle katılım gerçekleştiriyorsa, aynı duruşu halkından da beklemektedir. Devrim yolunda bu dualite gerçekleşirse başarı realitesi gerçekleşmiş olur. Elbette bu kendiliğinden olamaz. Eski tarzı aşarak inanç kadar azmi ve sabrı en zor koşullarda dahil her zaman koruyarak halkımız için fırsatları anı anına değerlendirerek süreklileşen bir yürüyüşle bunu gerçekleştirmek mümkündür. Ölümüne sahiplenilmiş bir ideoloji, düşünce, özgürlük amacı tarihten silinmez izler bırakacak bir muhtevaya sahiptir. Bin yıllardır süre gelen ve çeşitli evrelerden geçen insanlığın özgürlük mücadelesi uğruna verilen şehitlerle dökülen kutsal kanla tarihin, halkların, kadınların belleğine kazınmış ve onca baskıya, zulme rağmen belleklerden asla silinmemiştir ve silinmeyecektir. İnsanlığın çok büyük bir bölümüne dayatılan köleliğe, baskıya, onursuzluğa boyun eğmeyerek yani dayatılan anlamsızlığı kabul etmeyerek isyan eden isimli isimsiz birçok özgürlük savaşçısı tarihi gelişiminin asıl dinamitlerini ve kalıcı değerlerini oluşturmaktadır.

 

Çağımızda egemen güçlerin bilim tekniği kullanarak bu denli inceltici derinleştirdiği yabancılaştırma, belleksizleştirme politikalarına rağmen insanlık hala özgürlükten onurdan, güzellikten, adaletten ve eşitlikten bahsetme gücünü gösterebiliyorsa binlerce yıl bu amaçlar uğruna mücadele eden ve inandıkları  doğrular için ölümü göze alan şehitlerin yarattığı değerlerdendir. Bu anlamda egemenlerin amaçlarına teşkil eden en belirleyici boyutlar ölümüne sahiplenilen özgürlük amacı anlam yaratma savaşımı onurla soluyan yürek kesilmiş şehitlerdir. Mücadele tarihimizde Hakilerle başlayan, Mazlumlarla, Egitlerle, Zilanlarla, Beritanlarla, Sara, Rukenlerle, Bager ve Avzemlerle, Leyla Sorxwin ve Hêjar Zozanlarla bu güne denk gelen şahadet gerçekliği gerçekten hiçbir zülme boyun eğmeyen ve özgür yaşamdan asla geri adım atmayan kahraman şehitlerimize borçluyuz. Büyük bir azim ile gerçekleşen dur durak bilmeyen devrim gerçekliğimize güneşimize borçluyuz dünya devrimler tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir önderlik gerçekliği ile karşı karşıyayız en son edinilen bilgilere göre CPT nin önderlikle yaptığı görüşmeleri partimiz medya yolu ile halkımızı ve kamoyunu bilgilendirmiştir. Tehtitler dikkate alınmalıdır. TC ve Gladyunun hazırladığı kürt özgürlük hareketi yani önderlik özerindeki Sardırı iyi çözümlenmeli ve anlaşılmalıdır. PKK sorunu kürt sorunudur kürt sorununu PKK sorunundan bağımsız ele alma düşmanın bizzat yönlendirmelerine gelmek ve özel savaş konseptini farkında olmadan kabullendirmektir. CPT nin en son yaptığı görüşmlerde önderliğin segilediği duruş emperyalizme karşı verilebilecek bir savaş gerekçesidir. Bize yansıyan bilgilerde görüşmelerin bir hakikati var mı yok mu bu bir tartışma konusu fakat görüşme olmuşsa neden bir bu görüşmeler medyaya yansımıyor sorununa verilebilecek en iyi cevap önderliğin düşmana duruşundan bir an bile vermediği tavizleridir. Kürt özgürlük Hareketini üçüncü yola sürüklemek istemektedirler üçüncü yol ise yıllardır KDP çizgisi olarak kürdistana dayattıkları yol yani işbirlikçi ihanetçi çizgi olduğu bilinmelidir. Hareketimiz bir kürdistan devrim hareketidir yaşanan bütün inkar imha ve asimilasyona karşı bir direniş ve diriliş hareketidir aksi mümkün olamaz yanı sıra kürt halkını önderliksiz bir yaşama alıştırmak istemektedirler. Anlaşılmalıdır ki Önderliksiz bir yaşam kendini ölüme yatıran bir gerçekliğini aşamayacaktır. Her anı bir tertele ile geçen yüzyıllık savaş gerçekliği dünyanın hiçbir yerinde emsali görülmemiş hakikati ifade ediyor, bunu anlamak anlatmak gerekir, bu durumun belirlemesini önderlik yıllar önce anlaşılmasi için şu sözlerle bize anlatmıştı tarih tekerrür etmez ama ilginç benzerliklerle doludur. Tarihin tekerrür hükmünü değiştirecek olan Kürt Özgürlük hareketi ve dostlarıdır.

]]>
Tarihin tekerrür hükmünü değiştirecek olan Kürt Özgürlük Hareketi ve dostlarıdır – 1 https://yps-online.org/tr/2023/07/24/tarihin-tekerrur-hukmunu-degistirecek-olan-kurt-ozgurluk-hareketi-ve-dostlaridir-1/ Mon, 24 Jul 2023 09:16:07 +0000 https://yps-online.org/tr/?p=22701 ROZA ERZURUM

 

Kürt halkı ve hareketi olarak yeni bir yüzyıla girmeden önce Kürdistan’ın Kürt halkının son yüz yılda yaşadığı ve dünya haklarının da sessiz kaldığı yeri geldiğinde ortak katliam kararı aldığı ittifaklara gidildiği antlaşmalarda hiçe saydığı bir Kürt gerçekliği var peki Kürtler direniş ruhundan vazgeçecek mi? Asla! Yine mevcut NATO kararları katliamları meşrulaştırmıyor mu? En son yapılan toplantılarda alınan kararlar İsveç ve TC’nin en son yaptığı NATO ekseni anlaşma Lozan antlaşmasının tekrarı olmuyor mu? Sadece NATO değil BM de aleni bir biçimde yaşana soykırıma yaşanan, savaş suçlarına  evet diyor. Tam yüzyıldır küresel kapitalist güçler yaşanan hak ihlallerine, hukuksuzluğa, savaş suçlarına evet onayını vererek Kürtlerin varlığını tarihten silmek istiyorlar. Bu anlaşılmalı, iyi çözümlenmeli, bunun anlaşılması için kısaca Kürdistan’ın yüzyılla nasıl varlıklarını koruma Savaşı verdiklerine bakalım.

Küresel kriz olmaktan çıkamayan savaşlardan biri birinci dünya savaşı birinci dünya savaşından sonra Kürtlerin durumu Osmanlı ordusunun dağılması ve yerine toprak bütünlüğü küçülen batıya her zaman tabi bırakılan milletler meclisi tarafından kurulan Türkiye cumhuriyeti tarihine göz atmak gerekirse Osmanlı ordusu güç kaybına uğramıştır. 1. Viyana kuşatmasında  (27 eylül-16 ekim 1529) istediği sonuca ulaşmayan ordu  viyana ünlerinde 50 bin kişilik ordu ile her ne kadar hava koşulları ve alt yapıyı gerekçe gösterse de ikinci viyana kuşatmasında (14 Temmuz 1683) anlaşılıyor ki sorun alt yapı takviye ve hava koşulları gerekçesi değil burada anlaşılmalıdır ki Osmanlı ordusu kendi geri ilkel savaş taktileriyle altyapısız cephane erzak yetersizliği ve en önemlisi de sanai ve endüstriyalizm devrimine karşı yenilen Osmanlı imparatorluğu İstanbul’a geri çekilmek zorunda kalır. Osmanlı ordusu uzun süre toparlanamaz asker ve mali kaybını Osmanlı ordusu şimdi olduğu gibi halkı zorunlu askerliğe ve zorunlu vergi verme zorunda bırakmıştır. Bu süre zarfında  Osmanlı ordusu doğuyu asimile planı olarak hazırlanan yeni devlet kurumu Hamidiye alaylarını (1892) yılında güya bölgede asayişin sağlanması adı altında altın da Doğu bölgesinde silahlı birlikler kurulur güya amaç güney Anadolu bölgesinde bir ermeni devletinin kurulmasını engellemek fakat çok iyi bilinmelidir ki Hamidiye alaylarının kurulma amacı bu değildir. tamamen en nitelikli kürt  çocuklarını mankurtlaştırmaktır. Bilinmelidir ki Kürt çocuklarının asimile edildiği bir ocak yani kurum inkar imha ve asimilasyon amaçlıdır. bunun en somut örneği de Şex Sait isyanına öncülük eden Cibranlı Halit beg ve Yusuf ziyadır. yanı sıra çıkardığı bütün kanunlara vergi artırımına rağmen gittikçe güç kaybeden Osmanlı imparatoru ama artık hasta adam olarak nitelendiriliyor hasta adam Osmanlı İngiltere ve fransa ile Mondros ateşkes antlaşmasını imzalayarak birinci dünya savaşında yenildiğini kabul ediyor. Bu süre zarfında Osmanlı imparatoru itilaf  devletlerin dahil oluyor yanı sıra ölü doğan Sevr (güya barış antlaşması )10 ağustos 1920) imzalanıp Osmanlı  topraklara onlarca parçaya bölünüyor. ardı arkası gelmeye anlaşmalar sözleşmeler bunlardan biri Amasya temini yani sıra Sivas ve Erzurum kongreleri ile direniş başlatan Mustafa Kemal meclisi toplamak istemektedir. aynı zamanda 23 nisan 1920 de Ankara da millet meclisi kuruluyor (millet meclisinin içinde sayısızca yabancılar bunların içinde Türk olmayan aynı zamanda gayri Müslimlerde yer almaktadır) Sevr antlaşması ile Türkiye’nin daha fazla bölünüp parçalanmasını kabul etmeyen Mustafa kemal Atatürk bu süre zarfında Mebusan meclisini toplayıp bu arada mebusan meclisi sadece Türk ve Müslümanlardan oluşmaktadır. yani milletler meclisine karşı kurulan türkiyenin yani Osmanlının son kılıç artıkları yani ilk meclis grubudur. bu meclisin desteği ile 29 ocak 1920 oy birliği ile misakı milli sınırları çiziliyor. bu sınırlar Kürtlerin ve Türklerin sınırları olarak belirleniyor. misakı mili sınırları bizzat mebusan meclisi tarafından çiziliyor.

 

mebusan meclisi askeri kanadı 1918 ve 1921 yıllarında faaliyet gösteren kuva-yı milliyedir kuva-yi milliye nedir? kurtuluş savaşında yer alan düzenli olmayan birliklere kuva-yi milliye denir.( yani kısacası Osmanlıdan kalma her zaman barbar yani çete ganimet kültürünü kendine esas alan gayri nizami ordusu) bu birliklerle Mebusan meclisi arasında toprak bütünlüğüne dair sık sık ideoljik çatışmalar yaşanmaktadır.

Ve misakı milli kararları sırasıyla şöyledir:

1:misakı milli sınırları içinde vatan bir bütündür parçalanamaz kararı tartışmasızdır

2:batı Trakya için alınan kararlarda halklar kendi refahını seçecek.

Bu kararın alınmasının  sebebi ise:

Selanik göçmeni Yahudilerin batı Tırakya’ya yerleşmiş olmaları tesadüf değildir. ve devlet tarafından demokratik haklara sahip olmaları Mustafa Kemal’in Selanik yahudisi olduğu realitesini doğrulaştırıyor bu kararla etnik kimliğini açıklamış oluyor.

3:Marmaranın güvenliği için istanbulun güvenliği sağlanacak.

4: halkın oylarıyla misakı mili sınırlarına dahil edilen Kars Artvin Ardahan da keza sorun çıkarsa tekrardan bölge halkı bir oylamaya gidecektir. bu karar niçin alınıyor Kars Artvin Ardahan her an milletler meclisi eliyle  Yunanistan a verilebilirdi bu tehlikeyi fark eden mebusan meclisi yetkilileri bu muhafazaları sorun çıkarmaması üzerine esnek bırakıyor

5:Azınlık hakların ve komşu ülkelerindeki Müslüman halkın haklarının korunması şartı ile kabul edilecek ve sağlanacaktır.

6: milli ve iktisadi gelişmemizi mümkün kılmak amacıyla tam serbesti ve istiklal sağlanması siyasi hukuki ve mali gelişmemize mani olan bütün sorunların çözümü için gerekli olan bütün saldırı yöntemleri mevcut koşullarda gerekli sayılacaktır .

Kürtler açısından Sonuçları:

1: 1. Ve 6. Madde tamamen azınlık haklar dediği kürtler başta olmak diğer halkalarıın kendi ulusal haklarını tahin etmelerine(serfdeterminasyon) izin verilmetecektir.

2: antlaşmada 5. Madde jeopolitik ve Jeosıtratejik konumunda olan Kars ve Ardahan için gerekli bütün soykırım ve asimilasyon politikalarına tabi bırakılarak Kürdistan toprakları olarak sayılmayıp tamamen Türk  ocaklarına bağlanacaktır.

3: Bu kararlara  katılmayan milletler meclisi İstanbul da mebusan meclisini basarak 16 mart 1920 İstanbul u  alacaklarını söyleyerek Tehdit ve ihtilal edeceklerini dillendirmişlerdir. bu tehditten sonra Mustafa Kemal Atatürk Türk soyundan olan bütün Türklerin İstanbul için seferber olmalarını istemiştir.

Fakat  Musul ve Kerkük te genel itibarıyla Kürtlerin çıkardığı isyanlar sonucu daha önce babanzade, Şeh Mahmut Berzenci, Bedirhan beg, ve Şeh Ubeydullahe nehri, direnişlerden dolayı Osmanlı ordusunun karşılaştığı sorunlardan dolayı Musul ve Kerkük ü tekrar bir gündeme getirmek istemektedir. buna en çok sevinende milletler meclisi üyeleridir çünkü milletler meclisinde yer alan bazı üyeler gayri müslim ve İngiliz taraftarıdır o süreçte İngilizlerde Irakın işgali için kolları sıvamış adım adım işgale başlamıştır. Bu durumları göz önünde bulunduran Atatürk musul ve kerkükten vazgeçmiştir. Mustafa Kemal Atatürk ün kararına katılmayan Mebusan meclisi Musul ve Kerkük ü bir hayli sorun yapmışlardır. sebebi is e Musul  ve Kerkük ün jeolojik ve politik konumundan(yani yer altı zenginliklerinden dolayıdır) İnglizler’e kalmasını istememeleridir milletler meclisinin amacı ise (kıtaların birleşmesinde yani Asya ve Avrupanın birleşmesinde önemli bir yere sahip  küçük bir Türkiye devletini Kürtler siz inşa etmektir. Ve Türkiye’yi tamamen batıya tabi bir devlet olarak bırakmak istemektir. Türkiye’nin Nato’ya üye olması ve şimdide BM üye olmak istenesin yıllara dayanan bir konsepttir. Fakat Mustafa Kemal Atatürk bu karardan yana olmayıp Taktiki olarak desteği almaya çalışmaktadır. meclis içindeki çelişkiler ve çatışmalar bir yana Kürtler Amasya genelgesinden çıkardığı sonuçları 21 haziran 1921 tarihinde Amasya genelgesi ile yaşadıkları talihsizlikten dolayı çıkardıkları sonuçları iyi bir şekilde çözümleyerek kendi kimlikleri ile çok aktif bir sürece öncülük etmişlerdir.

 

bu mücadele süreci mebusan meclisinin kurulup Misaki milli sınırlarının çizilmesine tekabül etmektedir bu süreçte kürtler meclise mücadeleleriyle muhtariyet  elde ediyor hatta ankarada kürtler kendi kimlikleriyle millet vekili Kürdistan millet vekilleri olarak atanıyorlar fakat kürtlerin giderek güçlenmesi hem milletler meclisinde tartışma konusu oluyor hemde mebusan meclisinde giderek tartışmaların konusu oluyor kürtlerin statüsüz bırakılmasına dair kararlara gidiliyor

21 haziran 1921 Amasya genelgesi ve Kürtler açısından sonuçları:

1:türk inkılabının ihtilal safhasına başlanması (yani osmanlı ordusu tamamen dağılmadan önce varolan toprakları koruma)

2: kurtuluş savaşı amacı ve gerekçesi ve yöntemi belirlenmiştir.

3: ilk kez milli eğemenliğe dair bir yönetimden bahsedilmiştir.(yani azınlık haklara tanıdıkları özerkliklerin ortadan kaldırılması bu karar bizzat kürtleri etkilemektedir)

4: İstanbul hükümeti ilk kez yok sayılmıştır. yani resmi olarak milletler meclisi ilk defa yok sayılımıştır.

Milletler meclisi ve mebusan meclisinin dayatmalarına karşı Mustafa Kemal Atatürk türkiyenin cumhuriyet olabilmesi için ve azınlık hakların bütün meşru savunma haklarından feragat bırakılarak Mustafa kemal Atatürk yeni ama yetersiz adımlar atmaktadır. Osmanlı imparatorluğu giderek parçalanmaktan ve küçülmekten kurtulamayan bir durum yaşamaktadır. Elinde kalan Hatay da 20 ekim 1921 tarihinde Fransa nın manda himayesinde olan Suriye ye teslim etmektedir. İleriki süreçte Osmanlı  toprakların nasıl batı tarafından küçültüldüğü Musul Kerkük ün nasıl İngilizlere bırakıldığını görecez.

Osmanlı imparatoru  bu sürece kadar yaptığı bütün kirli ittifaklarda antlaşmalar da kürtleri kullanmış ve bir siyaset aracı olarak Kürtleri yıllar boyu kimliksiz kültürsüz bırakmak üzere savaştan kaçınılmayacak tarihi bir statüsüz yüzyıla Mahküm etmiştir.

Bilindiği üzere  tarihi bir süreçten geçiyoruz İsviçre Lozan kentinde 24 temmuz 1923 tarihinde İngiltere fransa ve türkiye arasında imzalanan antlaşmanın yüzüncü yılını yaşıyoruz bu anlaşma ile ankarada kurulan TBMM yönetimi birinci dünya savaşı galip devletler tarafından resmen kabul ediliyor bundan hemen sonrada Türkiye cumhuriyeti kuruluyor  TC devletini sağlamlaştıran anlaşma aynı süreç içinde Türkler in inkarı ve imhası üzerine bir soykırım süreci başlıyor anlaşılmalıdır ki Lozan antlaşması sıradan ve basit bir anlaşma değildir. bu anlaşma siyasi ve askeri bir sürecin gelişme yayılma ve sonuçlarını da kendisiyle doğuruyor 24 temmuz 1923 İsviçre nin Lozan şehrinde Türkiye büyük millet meclisi üyeleri ile biritanya imparatorluğu Fransız imparatorluğu İtalya krallığı Japon imparatorluğu Yunanistan krallığı ve Sırp Hırvat ve Sloven krallıkları tarafından lozan barış antlaşması kürtlerin hiçbir statüleri olmayan  bir anlaşma olarak imzalanıyor. böylece Türkiye cumhuriyetini kuran antlaşmada Kürtler varlığı ve statüsü yok sayılmış oluyor böylece siyasi statü elde etmiş Türkiye  cumhuriyeti Kürtleri yok sayan her türlü gayri meşru yöntemle yok etmeyi amaçlamaktadır. ve artık Kürtler bilinçli ve planlı bir saldırısı ile karşı karşıyadırlar 23 ekim 1923 tarihinde kurulan cumhuriyet ardı arkası kesilmeyen yasa tasarıları kanunları ve yeni hükümlerini çıkaracaktır. en son ABD başkanı Woondrof Wilson fransa ve biritanyanın ortadoğuyu sürükledikleri antlaşmaya katılarak Kürt ler üzerinde gerçekleştirilecek bütün inkar imha ve Asimilasyon a evet yani aleni bir şekilde yüz yıllık bir soykırıma evet demiş oluyor burda bunları belirtirken neden Türkiye cumhuriyeti kuruluyor tartışmasını yapmıyoruz amaç hazırlanan bir yüzyıllık soykırımın ifşasını anlamak ve anlatmaktır. Kürtler yaşanan bu duruma sessiz kalacak değillerdir. Elbette var olan statüden de mahrum bırakılan Kürtler her açıdan siyasi ve askeri bir arayış içerisindedirler.

Kürtler yaşanan hak ihlalleri ve değer gasplarına karşı harita üzerinde  cetvellerle dört parçaya bölünmüş bir toprakları için direniş arayışlarına başlıyorlar

 

Techir  Kanunu : göç kanunun birinci dünya savaşından sonra çıkarılan bir kanundur kanunun çıkarılma sebebi Kürtlerin birinci dünya savaşına dahil olup Türklerle

Şark ıslahat kanunu ve Kürtler açısından sonuçları: 25 Eylül 1925

Arapçada şark doğu ıslahat ise düzeltme anlamlarını taşıyan plan bizzat Kürdistan ın inkarı imhası ve asimilasyonu için hazırlanan bir antlaşmadır yani kısacası Kürt bölgeleri yeniden dizayn etme amaçlı yapılan bir antlaşmadır. bu antlaşma Fırat nehrinin doğusundaki illeri (burada yer alan muhafazalar yani iller Kürt illeri oluyor bu karar sadece Kürt illeri için alınıyor) süresiz bir sıkı yönetimle yönetebilme güya Fırat ın doğusunda olan ilerde istikrarsızlık var bu illere sıkı yönetimle istikrar getirilecek bu Şark ıslahat planını kabul etmeyen Kürt öncüleri devletin kirli emellerine alet olmayacaklarını pratikleriyle sergilemiştir.

Azadi Cemiyeti :

Cibran lı Halit beg ve Yusuf ziya Hamidiye alaylarının subaylarıdır. bu örgütleme 1919 yılında başlayıp 39 haziran 1925 te Şeh Sait ve 47 arkadaşının  idam etmesiyle son  bulmuştur.  Kürtlerin tamamen kendi ulusal haklarından mahrum bırakılmaları üzerine başlatılmış bir direniştir.

kurulma sebebi ve dört ana aktör Mevcuttur :

1: İstanbul hükümeti yani sıkı yönetim ve istiklal mahkemeleri

2: Kemalist hareket ve oluşumu

3: İngiltere ve batının politikaları

4: SSCB

bu planın Kürdistan merkezli olduğunu anlayıp silahlarıyla Hamidiye alaylarından firar edip Azadi cemiyeti için örgütlemeye gidilir  Bu durumları göz önünde bulunduran isyan öncüleri Serhatın Muş ve Erzurum illerinde önce örgütlemeye başlar Azadi Cemiyeti daha olgunlaşma yani direnişi büyütme aşamasında iken Xalıt begê Cibri 14 nisan 1925 yılında Bitlis te yakalanıyor isyanı bastırma planları olan Türkiye Cumhuriyeti direniş öncülerini korkutma amaçlı cibran lı Halit begi katlederek araba arkasına bağlayarak halkı korkutmak istemektedir fakat bu duruma öfkelenen halk Şeh Saidin dava arkadaşlarının davasını üstlenmiş ve direnişe başlanmıştır. Her ne kadar bazı Kürt nahiyeleri alınmış olsa da iç ihanet tam anlamıyla örgütlenmeme İsyanın hazin sonla bitmesinin sebebi ve olgunlaşamayan bir örgütleme sonucu direnişe başlamış olmalarıdır bu direnişin son bulması Kürt halkı için uzun süreli bir sesizliğe yol açsa da tarihe direniş mirası bıraktığı anlaşılmalıdır. direnişten öncülerimizin son sözleri

Şeh Sait :  Dünya yaşantımım sonu geldi kendimi milletimin yolunda feda ettiğimin hiçbir şekilde pişman değilim ilerde torunlarımızın bizden dolayı düşman önünde utanç duymamaları bizim için için yeterlidir.

Yusuf ziya : bize mevki ve rütbe bahşetme suretiyle bizi aldatabilme endişesi içindeydim şükür allaha bizi mermi ve iple kaşılıyorsunuz ve bundan dolayı hiç pişman değilim verdiğiniz ders sayesinde torunlarımız intikamımızı alacaktır.

Halit cibran : Kürt  bir ağaç değildir kırılır ama eğilmez bize diz çöktürmediniz

12 ağustos 1925 Raman ve Raşkotan isyanı :

Kürt bölgelerinde yaşanan direnişlerden kaynaklı dışişleri bakanının çıkardığı kanunla olası direnişlerin olabileceği bölgelerde silahların herkesten alınması üzerine Kürtler meşru savunma direnişine  başlar.

1925 Perwari direnişi: şapka kanununa karşı getirilen kanuna karşı başlatılmış bir direniş olarak tarihe geçen isyanın başlama sebebi aslında farklıdır kanunlarla her türlü inkar imha ve asimilasyon politikalarına karşı başlatılın bir direniştir.

 

 

 

]]>
ÖZGÜRLÜK DAVASINDA DUYARLILIK KENDİNİ ADAMAKTIR https://yps-online.org/tr/2023/01/25/ozgurluk-davasinda-duyarlilik-kendini-adamaktir/ Wed, 25 Jan 2023 05:42:28 +0000 https://yps-online.org/tr/?p=22449 Toplumsal hakikatte devrimciler her zaman en duyarlı insanlar olmuşlardır. Davasında duyarlı insanların temel özelliği onlara ait diyebileceğimiz hiçbir şeylerinin olmamasıdır. Devrimciler bir yönüyle çıplak insanlardır. Kendinde var olan her şeyi ama her şeyi kutsal dava uğruna adayandır. Yüreğin yol göstericiliğinde yürümek hakiki devrimcilerin işidir. Hakikat yolunda yürümek akıl işi değil, öncelikle yürek işidir. Asıl devrimcileri diğer insanlardan ayıran temel özeliklerdir bunlar. Devrimciler aynı zamanda ahlaki-politik toplumun gerçek özünü temsil eden kişiliklerdir.

Bir yerde ahlaki-politik toplumun tüm değerleri zalim ve zorba rejimler tarafından ayaklar altına alınıyorsa toplum buna karşı kendini savunur, savunmak zorunda. Aksi taktirde zorba rejimler tarafında parçalanır. Ahlaki-politik toplumun zorba rejimlerle yaşadığı bu handikap dönemlerinde asıl devrimciler ortaya çıkarlar. İnsanlık tarihinde bu hep böyle olagelmiştir. Peygamberlik geleneği özünde ahlaki-politik toplumun değerlerini zorbalara karşı savunan çağlarının birer önder devrimcileridirler. Devrimcilik kendini ahlaki-politik toplumun kutsal özgürlük davasına adamaktır. Devrimcilerin özünde ölümsüzlük sırrı bu hakikat olmaktadır. Kendini ahlaki-politik toplumun kutsal özgürlük davasına adamak özünde ölümsüzleşmektir.

Ocak 2023 tarihinde faşist işgalci Türk devletinin soykırım saldırılarına karşı ahlaki-politik toplumumuzun değerlerini savunmak için Mardin ve Amed’de bedenlerini ateşe veren, fedai eylemleri yaparak şehadete ulaşan, Veysi Taş ve Mehmet Akar yoldaşları saygı ve minnetle anıyoruz. Önder APO ahlaki-politik toplumumuzun var olma hakikatı olduğu tartışma götürmez bir gerçekliktir. Bugün faşist işgalcı türk devleti önder APO şahsında Kürt toplumsal gerçekliğimizi tümüyle inkâr ve imha etmek istiyor. 20. Yüzyılda Kürt toplumuna dayatılan soykırım gerçekliğini ilk fark eden ve bu duruma müdahale eden Önder APO olmuştur. Yozlaşmamış ahlaki-politik toplumumuzun bağrında çıkan Önder APO ve partimiz PKK geleneği özgürlük mücadelesinde kutsal özgürlük davasına kendilerini adayan binlerce fedai yaratmıştır. Bu önder APO fedailer geleneği Mazlum doğanlardan Zilanlara, Mustafa Malçok ve Evrim Alataş’lardan, Veysi Taş, Mehmet Akar’lara kadar uzanan kesintisiz süre gelen ölümsüz fedailer ordusudur.

Hatırlanacağı gibi 2011 mücadele yılında yine faşist işgalcı türk devletiyle zorlu bir mücadele dönemi yaşanmaktaydı. Faşist işgalci Türk devletinin başta önder APO’ya yönelik tecrit ve saldırılarını ağırlaştırıldığı, yine yurtsever halkımız üzerinde soykırım saldırılarının ayyuka çıkarıldığı bir dönemde Mustafa malçok ve Evrim Alataş yoldaşların fedai eylemleri başta hareketimizi ve tüm yurtsever halkımızı düşmanın bu soykırım saldırılarına karşı duyarlı kılmıştır. Önder APO o dönemde Mustafa Malçok ve Evrim Alataş yoldaşların gerçekleştirdiği  fedai eylemlerine yönelik ‘’ Bu yoldaşlar eylemleriyle kutsal özgürlük davasına yönelik olan duyarlılıklarını açıkça bize gösteriyorlar. İçimizde faşist işgalcı düşmanın bize dayattığı soykırım vahşetini en iyi anlayanlar onlar oldu. Bu soykırım vahşetine karşı nasıl bir tavır almamız gerektiğini eylemleriyle açıkça bize gösterdiler’’ diye değerlendirmede bulundu.

Günümüzde faşist işgali Türk devletinin özgürlük hareketimize ve yurtsever halkımıza karşı topyekûn soykırım saldırıları geçmiş mücadele dönemlerinden çok daha tehlikeli yürütülmektedir. Kürdistan Özgürlük Devrimi geliştikçe faşist işgalci Türk devletinin soykırım imha saldırıları devrim üzerinde daha şiddetlenerek artmaktadır. Önder APO paradigması ışığında 2012 yılında gelişen Rojava devrimimiz, Kürdistan özgürlük mücadelemizde yeni bir dönüm noktası olmuştur. Önder APO`nun başlattığı uzun süreli devrim mücadelesinin ilk defa ete kemiğe bürünmesi oluyordu. Yani yeni Kürdistan devriminin statüye kavuşması oluyordu.

 

Kürdistan devriminin bu yeni gelişme evresine başta hegemon güçler ve faşist işgalci Türk devleti ilk sert tepki gösteren, kabullenmeyen güçler oldular. Faşist işgalci Türk devleti 24  Temmuz  2015 tarihinde çökertme planı adıyla Kürdistan özgürlük devrimimize yönelik belki de yüz yıllık tarihlerinin en kapsamlı topyekûn soykırım saldırısını başlattılar. Kürdistan özgürlük devrimine karşı faşist işgalci Türk devleti ilk defa kendi içlerinde AKP-MHP diktatörlüğü altında birleştiler. Ergenekoncular ( MHP ) Ulusalcılar ( CHP ) İslami kanat AKP ve Fetullahçılar bu diktatörlük altında birleştiler. Buna karşı muhalif olan bazı Fetullahçı kanatlar 15 Temmuz 2016 yılında darbe girişimi süsüyle hepsi tasfiye edilmek istendi. Faşist işgalci Türk devleti kurduğu bu yeni diktatörlük rejimiyle şimdiye kadar yapamadığı, Kürtleri ve devrim kazanımlarını topyekûn soykırımdan geçireceğini hesapladılar.

O tarihten günümüze kadar özgürlük hareketimize ve yurtsever halkımıza karşı kesintisiz topyekûn soykırım saldırıları yürütülmektedir. 24 Temmuz 2015 tarihinden bu yana kesintisiz süre gelen bu savaşın sonuçlarını özgürlük hareketimiz yıllık bilanço dönemlerinde kamuoyuna açıklamıştır. Ama faşist işgalci Türk devleti her zaman yürüttüğü savaşın sonuçlarını kendi kamuoyundan gizlemeye çalışmıştır. Fazlasıyla yalana dayalı psikolojik özel savaş yöntemleriyle kendi kamuoyunu kandırmaya çalışmıştır. Faşist işgalci Türk devleti, Kürtlere karşı savaşında yenilgisini kabul ettiği anda bu yenilgi aynı zamanda yüzyıllık Kürtler üzerinde geliştirilen inkâr imha rejiminin yıkılması demektir. Faşist işgalci Türk devleti bu durumun farkında olduğu için tüm imkanlarını seferber ederek sonuna kadar Kürtlere karşı soykırım savaşını yürütmek istemektedir.

Son iki yıldan beri faşist işgalci Türk devleti tarafından özgürlük hareketimizin direk merkezini hedef alan topyekûn imha amacıyla saldırılar yürütülmektedir. Faşist işgalci Türk devleti Medya Savunma Alanlarında başlattığı bu son iki yıllık savaşta tüm imkanlarını seferber etmesine rağmen Kürdistan özgürlük gerillası karşısında başarılı olamadı. Faşist işgalci Türk devleti bu savaşta soykırım amacına ulaşmak için hiçbir savaş hukuku, insani değer tanımaksızın sonuna kadar savaş suçu olabilecek bir savaş yürütmesine rağmen yine de kaybetti.

Faşist işgalci Türk devleti özgürlük mücadelemiz karşısında yaşadığı yenilginin hıncını ahlaksız bir biçimde başta Önder APO’ya sivil halka saldırarak intikam almak istiyor. Son Paris katliamı bu yenilginin örneğidir. Yine yurtsever halkımızın tüm iyi niyet çağrılarına rağmen Önder APO ve zindanlar üzerindeki tecrit izolasyonun giderek ağırlaştırılarak işkence saldırılarına dönüştürülmesi, faşist işgalci Türk devletinin yine bu savaşta yaşadığı yenilginin intikamını alma yöntemlerindendir. Ellerindeki esir insanlara işkence yapmak yiğitlerin değil olsa olsa korkakların, ceberut rejimlerin işidir. Bu işkence yöntemi günümüzde insanlığın başına musallat edilmiş DAİŞ yöntemidir. Bugün Türkiye’de DAİŞ` in fikir babalığını yapan faşist AKP-MHP rejiminin toplumsal değerlerimize karşı yaptıkları işkence, tecavüz, talan ve ahlaksızca saldırılar DAİŞ’e rahmet okutan cinstendir.

Bakûr Kürdistan ve Türkiye de faşist AKP-MHP rejiminin toplumsal değerlerimize karşı yaptıkları bu vahşete karşı bedenlerini ateşe vererek fedai eylemi yapan Veysi taş ve Mehmet akar yoldaşlar faşist işgalci düşmanın Önder APO şahsında halkımıza dayattığı topyekûn soykırım saldırılarına dur demek için canlarını feda etiler. Bir insanın kendini yakması, yakarak küle çevirmesi öyle kolay mıdır? Kutsal özgürlük dava aşkı olmasa insanın kendini öyle feda etmesi düşünüle bilinir mi? Fedai yoldaşların aşkı-mücadelesi yücedir, kutsaldır; çünkü toplumsal insani bir sevgidir. Kendini tümüyle toplumsal insani değerlerin korunması uğruna ateşlerde cayır cayır yakan kudret iradesi olsa olsa asil devrimcilerin kutsal, yüce, toplumsal aşkı-mücadelesi olur.

 

Tüm yurtsever halkımız ve devrimci yurtsever gençlik Veysi Taş ve Mehmet Akar yoldaşların faşist işgalci düşmana karşı bize vermek istedikleri yurtsever devrimci mücadele mesajını doğru anlamamız gerekiyor.

Bugün bakûr Kürdistan ve Türkiye’de herkes faşist AKP-MHP rejiminin geliştirdiği seçim gündemine odaklanmış durumdadır. Yaşanmış tarihten doğru dersler çıkarmasak faşist diktatörlüğün tuzaklarına düşmüş oluruz. Bilindiği gibi 7 Haziran  2015 bakûr Kürdistan ve Türkiye genel seçimlerinde geliştirdiğimiz demokratik devrimci mücadele öncülüğünde 3  Kasım 2002 yılından bu yana iktidarda olan AKP rejimini iktidardan düşürdük. Faşist diktatörlük bakûr Kürdistan ve Türkiye genelinde yapılan seçim sonuçlarını yok sayarak yapılan seçimleri iptal etmiş, aynı yılın Kasım ayında yeniden seçim yalanıyla tüm halkın demokratik iradesine el konulmuş AKP-MHP faşist rejimi diktatörlüklerini ilan etmişlerdir. O dönemden günümüze kadar halklarımızın gelişebilecek demokratik özgür iradesi, bu faşist AKP-MHP diktatörlüğü tarafından her zaman gasp edilerek yok sayıldı. Bu durumu demokrasi adına kamuoyuna yutturmaya çalışıyorlar.

Bugün bakûr Kürdistan ve  Türkiye’de bu faşist AKP-MHP diktatörlük rejimine karşı gerçek anlamda demokratik mücadele yürüten bir güçten söz edilecekse oda HDP öncülüğünde gelişen halkların Emek Barış İttifakıdır.  Bakûr Kürdistan ve  Türkiye deki demokratik yurtsever halklarımız, CHP`nin sözüm ona faşist AKP-MHP diktatörlük rejimine karşı muhalefet yaptığına kanmamalıdır. CHP tarihi geleneğini iyi idrak etmesek faşist rejimin tuzaklarına gelmiş oluruz. Cumhuriyet tarihinde CHP`ye verilen rol faşist rejimi ayakta tutabilecek temel güçtür, deyim yerinde ise rejimin yedek lastiğidir. Aynı zamanda CHP, bakûr Kürdistan ve  Türkiye halklarımızın faşist diktatörlük rejimlere karşı geliştirdikleri yurtsever demokratik mücadelesini, sol muhalefet adına liberalize etmek için kullanılan sinsi bir yapılanmadır. CHP güya ezilen halklarımız adına faşist diktatörlük rejimlere karşı mücadele ediyor, halklarımızı bu sefaletten kurtaracak diye sürekli sahte umutlar halkta geliştirmeye çalışıyorlar. İYİ partiden bilmem söz etmemize gerek var mı? Faşist ırkçı MHP`nin diğer adı İYİ parti olmuş.!! Bakûr Kürdistan ve  Türkiye deki demokratik yurtsever halklarımız, CHP`nin sol muhalefet adına yaptığı iktidar olma vaatlerine asla ve asla itibar etmemelidir. Türk faşist devleti, faşist rejimini ayakta tutmak için eğer AKP-MHP ile yola devam kararını vermişse, CHP`ye düşecek söz SUSMAKTIR ve bu rejime destek olmaktır, ki ufukta görünende odur. Bakûr Kürdistan ve  Türkiye’deki demokratik yurtsever halklarımız faşist ırkçı rejimin bu hakikatini asla unutmamalıdır.

Geldiğimiz aşamada son yüzyıldan beri bakûr Kürdistan ve Türkiye’deki demokratik yurtsever halklarımızın iradesini gasp eden bu faşist ırkçı rejimden tümüyle kurtulmak için temel iki mücadele yöntemi önümüzde durmaktadır.

Birinci yöntem: Faşizme karşı halklarımızın ortak yurtsever devrimci mücadele yöntemidir. Ki bugün eğer faşist AKP-MHP diktatörlük rejimi çöküşün eşiğine getirilmişse, özgürlük mücadelesi olarak faşizme karşı verdiğimiz bu aktif devrimci mücadele yöntemi sayesinde olduğunu önemle bilmemiz gerekiyor. Bakûr Kürdistan ve Türkiye metropollerinde faşist AKP-MHP diktatörlük rejimine karşı YPS/YPS-JIN Özsavunma örgütümüz tarafında geliştirilen Zafer hamlesi temelinde tüm yurtsever devrimci halkımızın özelikle gençliğin Veysi Taş ve Mehmet Akar’ın devrimci fedai mücadele ruhuyla faşist rejime karşı eyleme geçmelidir. Faşist işgalci rejimin Kürdistan’da yaptıkları alçakça saldırılara karşı, devrimci yurtsever gençliğimizin bu faşist ırkçı rejime karşı eylemlerinde deyim yerinde ise çılgınlar gibi olmalıdırlar. Başta ekonomi olmak üzere faşist rejimin her şeyini hedefleyip yakmak gerekiyor.

İkinci yöntem: Aslın da ikinci dediğimiz yöntem birinci yöntemin tamamlayıcısı konumunda olan demokratik siyasi mücadele yöntemidir.

 

Ama maalesef bakûr Kürdistan ve Türkiye’de faşist ırkçı diktatörlük rejimi hakim olduğu için, halklarımızın geliştirdiği bu demokratik siyasi mücadele yöntemlerine fırsat vermeyerek her zaman boğmak istemektedirler. Dikkat edilirse en son HDP’ye açılan kapatma davası ve sindirme korkutma baskıları bu durumun bariz bir örneğidir. O zaman faşist diktatör rejime karşı hem devrimci mücadele yöntemini hem de demokratik siyasi mücadele yöntemlerini iç içe geliştirmemiz çok daha önem kazanıyor. Biri olmaksızın diğerinin başarı sansı olmayacağını önemle bilmemiz gerekiyor.

Sonuç olarak: Bu tarihi ve kritik mücadele döneminde, yüzyıldan beri halklarımızın başına musallat olmuş bu faşist ırkçı diktatör rejimden tümüyle kurtulmak için Önder APO’nun Devrimci Halk Savaşı Stratejisiyle halklarımızın ortak vereceği bütünlüklü demokratik devrimci aktif mücadele yöntemiyle başarıya ulaşacağını önemle bilmemiz gerekiyor. Önder APO’nun öngördüğü bu zafer stratejisi temelinde tüm devrimci yurtsever halklarımızı özgürlük mücadelesini Veysi Taş ve Mehmet Akar yoldaşların devrimci fedai mücadele ruhuyla yükseltmeye çağırıyoruz.

 

Kahrolsun faşist diktatör rejim!

Yaşasın Devrimci halk savaş mücadelemiz!

Yaşasın halkların çağdaş sosyalist önderi Rêber APO!

 

20.01.2023

Ahmet Kesip (YPS Koordinasyon Üyesi)

 

 

 

]]>
Farklı bedenlerde özgürlüğe aşık, direnişçi kadınların ruhlarının taşıyıcıları olmalıyız https://yps-online.org/tr/2023/01/02/farkli-bedenlerde-ozgurluge-asik-direnisci-kadinlarin-ruhlarinin-tasiyicilari-olmaliyiz/ Mon, 02 Jan 2023 08:06:47 +0000 https://yps-online.com/tr/?p=22407  

Özgürlük sesi Cizre’de, Şırnak’ta, Nusaybin’ de arşa yükselirken, bu ses Kürdistan topraklarına yayılıyor, her gün ayrı bir yerde özgürlük meşalesi yakılıyordu. Bu meşalenin yakıldığı bir yer de Silopi’idi. 7 den 70 ‘ e her kes bu direnişe kendini adamış, Silopi sokakları kendisini yok sayan düşman ile mücadele ediyordu. Biz de varız diyorlardı, hep vardık ve var olmaya devam edeceğiz. Günü gelmişti düşmanı bu topraklardan atmanın, faşizmle bürünmüş gökyüzü, toprakla, sular, ağaçlar…doğa kendine ait olanı arıyordu. Artık tahammülü kalmamıştı kan avcısı potinlerin toprağına basmasına, Botan’dan gelen rüzgarın tenlerine çarpmasına, gökyüzünde parıldayan gök kuşağının karanlık bulutlarla kapanmasına.

Çocuklar düşmanın tanklarına taş atarken, gençler düşmanın toplarına, tüfeklerine karşı silahlanırken kendilerini doğuran, dünyaya getiren analarından emdikleri sütün helali uğruna savaşıyorlardı. Çünkü analar faşizmin karanlığı altında doğum sancısı çekmiş, çocuklarını faşizmin gölgesinde büyütmüştü. Her gün dili için, kültürü için hakaretlere uğrayan analar düşman karşısında boyun eğmemiş, yılmadan çocukları ile Kürtçe konuşmuş, Kürt olma bilinci ile çocuklarını büyütmüştü ve büyüttükleri bu çocukların Kürt özgürlük mücadelesi uğruna bedenleri Silopi’nin toprağına düşerken ellerindeki kına tepsisi ile halaya durmuş, zılgıt sesleri ile çocuklarının bedenlerini Silopi’nin özgür toprağı ile örtmüşlerdi.

Kendi çocuklarına hakkını helal eden analar, kendileri de en ön saflarda yer almış ve heybet, giydikleri yöresel elbiselerde timsalini bulmuş, zafer işareti ile ellerini havaya kaldırdıkları parmakları derinliklerde yaşadıkları kadının özgürlük çığlığını barındırıyordu. Bundandır ki öz yönetim direnişlerinde kadının düşman gerçekliği karşısında duruşu mücadeleye büyük bir güç kazandırmıştı. Bu direngen kadınlardan olan Pakize Silopi’de doğmuş, kendisine temizliğin, saflığın anlamı olan Pakize ismi verilmişti. Kürtçe ninnilerle büyüyen, Kürtçe dengbêjlerle tarihini tanıyan Pakize TC devletinin sömürgesi olan bir kadın, bir halk olmayı kabul edemezdi. Kobani’deki direniş, yüreğinde büyüyen özgürlük tutkusunun dışa vurum noktasıydı. Artık Pakize Silopi’de en ön saflarda yer alıyor, etrafında toplanan kitleler ile sömürgeci TC faşizmine baş kaldırıyordu. Direneceğiz haykırışı Silopi sokaklarında yankılanıyordu. Pakize’yi özgürlük mücadelesinde yalnız bırakmayan ve Önder Apo’nun yarattığı kadın olma bilinci ile kendisini yetiştiren Sêvê ve Fatma Silopi’de yürütülen özgürlük mücadelesinin öncüleri oldular. Jin jiyan azadî sloganını dilinden düşürmeyen, kadın özgürlük mücadelesi için bir çok çalışmada aktif olarak çalışma yürüten Sêvê ve Fatma Önder Apo’nun kadını yaratmadan toplum yaratılmaz bilinci ile yaşamlarını Önder Apo’nun kadın özgürlük mücadelesi çizgisine adamışlar ve bu uğurda faşist TC hükümeti tarafından tutuklanmışlar, mücadelelerini zindanda da sürdürmüş ve faşizme boyun eğmemişlerdir.

Sakine’nin özgürlük tutkusuna aşıktı Pakize, Sêvê ve Fatma. Faşizme karşı Sakine gibi direngen, keskin, baş eğmeyen bir kadın militan olmaktı amaçları ve Sakine’ye bağlılığın kadın özgürlük mücadelesine bağlılık olduğu bilinciyle yaşadılar. Bundan ötürü Paris’te Sakine, Ronahî ve Rojbîn’e uzanan kanlı eller bu üç direnişçi kadına da uzanacaktı. TC faşizan hükümet kadın öncülüğünde öz yönetim direnişlerinin özgürlükle sonuçlanacağını bildiğinden Pakize, Sêvê ve Fatma’nın bedenine 19 mermi yağdırdı. Bu üç bedene atılan mermi Önder Apo’nun yarattığı kadın özgürlük mücadelesine atılan mermilerdir. Ve yine bugün Paris’te Evin Goyi’ye atılan mermi de aynı kanlı ellerin tetiğinden geçmektedir. Özgürlük için mücadele eden bütün halklar özel de Kürt halkı unutmasın ki yerde yatan bedenler Kürt halkının özgürlük mücadelesi, Önder Apo’nun yarattığı kadın kurtuluş çizgisidir. Bu nedenle başta kadınlar olmak üzere Kürt halkı olarak Sakine,Ronahî,Rojbîn, Pakize, Sêvê,Fatma , Evin Goyi olmalıyız. Farklı farklı bedenlerde özgürlüğe aşık olan bu mücadeleci, direnişçi kadınların ruhlarının taşıyıcıları olmalı ve faşizan TC hükümetinden bu katliamların hesabını sormalıyız.

 

Arjîn Pêşeng

 

 

 

]]>