savaş – YPS https://yps-online.org/tr Son Ne Olursa Olsun Muhteşem Olacak Fri, 18 Mar 2022 09:57:13 +0000 en-US hourly 1 https://wordpress.org/?v=6.8.3 Her soluk, her nefes Kürdistan… https://yps-online.org/tr/2019/02/25/her-soluk-her-nefes-kurdistan/ Mon, 25 Feb 2019 19:51:58 +0000 http://yps-online.com/tr/?p=8870 NUSAYBİN, KAHRAMANLAR DİYARI… (DİRENİŞTEN BİR GECE)

                Geçmişi direnişlerle bezenen…

Bir yanı Omerya; birçok köyü 90’lı yıllarda düşman tarafından yakılıp yıkılmış, bir süre sonra halkı tarafından ana yurtları üzerinde tekrar evleri, köyleri kurulandır. Bir yanı Bagok; harabe edilmiş Kürtlerin ve Asurilerin evleri bulunmaktadır. Diğer yanı ise Qamışlo… Arada bulunan sadece bir teldir. Ülkemizi bölen bir tel… Rojava devriminin kokusunu getiren bir rüzgar vardı. Fedakarlığı, emek sarf etmeyi, direnişçi ruhu halka, gençliğe hissettirmişti. 6-7 Ekim ruhu misali…

Direnişten;

Mervan, Andok Cizre, ve Şoreş arkadaşlar mevziilerdeydiler. Gece devriye atmak için mevziden çıkarken;

Mervan Arkadaş: Arkadaşlar, sakın sokağı kullanmayın. Evler arasındaki koridorları kullanın. Düşman, keskin nişancılarını karşı binaya yerleştirmiş olabilir.

 Andok Arkadaş: Tamam Heval.

Fakat Şoreş ve Andok Arkadaşlar koridorlar yerine sokağı kullanırlar. Mervan Arkadaş’ın düşündükleri, hissettikleri ve söyledikleri doğru çıkmıştı. Arkadaşlar sokağı geçmeye çalışırken keskin nişancıları Şoreş Arkadaş’ı yaralamıştı. Mervan Arkadaş onu kurtarmak için oraya doğru hareket ederken düşman tarafından sağ ayağından vuruluyor.  Bir daha ısrarla Şoreş Arkadaş’a ulaşmak için hareket edince bu sefer de sol ayağından vurulur. Artık yapacağı bir şey olmadığını anlayınca yaralı durumda yaklaşık beş yüz metre yolu sürünerek gider ve diğer arkadaşlara ulaşır.

Diğer yandan Andok Arkadaş, Kendal arkadaşın yanına gidip durumdan haberdar eder. Dört arkadaş ile Şoreş Arkadaş’ı kurtarmaya giderler. Xalit Arkadaş da, Şoreş Arkadaş’ı kurtarmaya çalışırken olay yerinde elinden ve ayağından yaralanır. Arkadaşlar sonunda Şoreş Arkadaş’ı da oradan alıp sağlıkçı arkadaşımız Deniz’in yanına götürürler.

Düşman her sabah 5 ila 6 arasında yağmur misali havan atışları yapardı. Tam da uyandığımız saatti. Düşman o saatten çok korkardı. Sonrasında adını “vinê” koyduğumuz drone gezer ve tank atışları başlardı. Daha sonrasında ejder ve kobra araçlarından tarama yapıyorlardı. Yani anlayacağınız karşımızda savaşan bir düşman yoktu. Tanrısı para olmuş bir sistemin yüreğinin olduğunu kim söylemiş? Karşımızda savaşan yalnızca teknik ve özel savaş vardı. Bunun karşısında büyük bir cesaretle, özgürlük tutkusuyla, halkı ve toprağı için savaşan bir kahramanlar vardı.

Şoreş Arkadaş, sarışın ve çok zayıf biriydi. Daha bir aydır yer alıyordu. Fakat Apocu kişiliğin fedakarlığını çok iyi öğrenmişti ve o ruhla savaşan çok sevecen bir arkadaştı. Xalit Arkadaş uzun boylu, bebek yüzlü olduğu gibi yüreğinde herkese yetecek kadar bir sevgi barındırırdı. Çok cesaretli ve becerikli bir arkadaştı. Şoreş Arkadaş’ı kurtarmaya çalışırken yaralanmıştı. Xalit Arkadaş’ın fedakarlığı o an gelişmemişti. Her zaman ve her yerde vardı. Bu, yaşamının her anında görülüyordu; direniş ruhuna da yansıyordu.

O gece sabaha kadar üç arkadaş, Deniz Arkadaş’ın yanında tedavi edildiler. Sabaha karşı yüreklerimizi sızlatan haberleri almıştık. Sabaha karşı Şoreş Arkadaş şehit düşmüştü. Xalit Arkadaş’ın iç kanamasına müdahale edilemediği için şehit düşmüştü.

Mervan Arkadaş on beş gün boyunca ağır yaralı olarak kaldı. On beş gün sonra düşman Mervan Arkadaş’ın bulunduğu yere yaklaşınca sağ ele düşmemek için bombasını kendinde patlatır fedailiğine fedailik katar.

Düşman Şoreş Arkadaş’ı yaralamıştı. Fakat bilinmiyor mu acaba Apocu ruh yaralı yoldaşını, bedeli ne olursa olsun bırakmayacağını? Şoreş Arkadaş’ı kurtarabilmek için yoldaşlarının gözlerini kırpmadan kendilerini feda ettiklerini tarih yazdı. Kahramanca direnen bu ruh ne olursa olsun kazanmıştır. O yoldaşlar büyük yaşamı seçtiler. Bundan daha büyük bir duruş ve yaşam da olamaz. Eğer ki olsaydı mutlaka Kürdistan çocukları onu da başarmıştı.

Siz umut olduğunuz gibi umudun yaratıcıları da oldunuz. Unutulmamalıdır ki; tarih her şeye, biz de tarihte yaşanılanlara şahidiz. Yani, her insan bir tarihtir. Kimi alçakça, düşmanca kirli bir tarih; kimi bedeni bu dünyada olmasa dahi sürekli hatırlanan ve yaşama kahramanlık nakşeden bir tarihtir. Sizlerinki ise insanlık tarihinin gerçek şahitleri olan tarihtir.

                                                                                                Hêvî Herekol

 

Ve şimdi tam sırası…

Dem direniş, dem bahar…

Ve gitmenin tam zamanı,

Dirhem dirhem can olmanın demi…

Bütün hesapların görülmenin zamanı!

Bir faydası, bir anlamı yok durmanın.

Beyhude, nafile artık söz sarf etmenin…

Dem atılmanın, tam ileri atılmanın zamanı!

Gülüşlerim bir zeytin dalında…

Şarapnel parçalarına maruz kalmışken

Ve bir halk kalkmışken ayağa,

Yediden yetmişe cenge durmuşken halkın;

Meydanlardayken,

Dünyanın dört tarafından dostların…

Sen seyre kal!

Yok! Duramazsın.

Bu sel seni de alıp götürür.

Kurşun çıktı namludan,

Ok fırladı yaydan.

Hedef Kürdistan, amaç ÖZGÜRLÜK!

Ve nihai zafer

Beklemekte seni…

Koş, durma!

Atıl, amansızca mevziiye…

Sipere dur;

Dur de faşizme!

Dur de tarihin yüz karası lanetlilere!

Tükür yüzüne celladın,

Kükre karşısında düşmanın!

Yiğitçe, cesurca dimdik dursun alnın, bedenin…

Düşerken bedenin toprağa…

Yazsın tarih; yazsın destanını, onurunun.

Şimdi tam zamanı,

Ne erken ne de geç…

Dem Kürdistan!

Dem Direniş!

Her soluk, her nefes Kürdistan…

Demin gerisine düşmemeli…

Ve akıtmalısın kendini,

Arin’in yüreğine.

Ve gitmelisin artık,

Bırak kalsın oyunların yarım!

Bırak ardına bakmayı!

Şimdi tam zamanı, tam sırası doludizgin koşmanın…

Arince, Çiyagerce, Zeryanca…

Ve Avesta olup,

Patlamanın zamanı;

Düşmanın beyninde, yüzünde patlamanın…

Düşmanın sarsmanın zamanı…

Sil baştan tarihi yazmanın zamanı…

Ada Newal Peri

]]>
YURTSEVER KÜRDİSTAN HALKINA VE KAMUOYUNA! https://yps-online.org/tr/2019/02/10/yurtsever-kurdistan-halkina-ve-kamuoyuna/ Sun, 10 Feb 2019 06:15:40 +0000 http://yps-online.com/tr/?p=8736 Cizre öz yönetim direniş kahramanlarının dördüncü şahadet yıldönümünü vesilesiyle, başta onlar ve onlar şahsında tüm özyönetim şehitlerini  saygı, minnetle anıyoruz.

24 Temmuz 2015 yılında Kürt halkına ve tüm özgürlük güçlerine başlatılan topyekün imha saldırılarına karşı halkımızın başlattığı özyönetim direnişleri, teslimiyete ve ihanete karşı insan ve toplum olmadaki ısrarın bir sonucu olarak refleks düzeyinde bir öz savunmayla karşılık bulmuştur. Artık eskisi gibi 24 Temmuzda imzalanan Lozanların Kürtlere ve Kürdistan’a dayatılamayacağını bu saldırıyı düzenleyen ve destek verenlere açık bir şekilde beyan edilmiştir. Hazırlık düzeyin ne olursa olsun düşman kapına dayanmış ve de onurunu ayaklar altına almaya gelmişse verilecek tek karar, hiç düşünmeden sonuna kadar direnmek olmalıdır. Özgürlük için verilmesi gereken bedel neyse o an gerektiğinde verilmelidir.

Cizre öz yönetim direnişi aylarca sürmüş, istediği sonucu alamayacağını anlayan faşist Türk devleti, en son 14 Aralık 2015’te ilan ettiği beşinci ablukada on binlerce asker, onlarca general ve subay, yüzlerce tank ve her türden yüksek teknoloji ürünü araç ve teknikle, yüzlerle ifade edilen direnişçi gençlere ve savunmasız halka saldırmıştır. Kendi devlet geleneğinden gelen vahşet ve insanlık dışı uygulamalarıyla  bir şehri ve içindeki insanlarını da yok edebilecek bir gözü karalıkla davranmaktan çekinmemiştir. Özellikle de direniş son 15 gününde, çıplak ellerinden başka kendini savunma imkanı olmayan direnişçiler, yapılan tüm uygulama ve teslimiyet çağrılarına rağmen normal bir insanın hayal edemeyeceği şartlarda direnişlerini sonuna kadar sürdürmüş, her şart altında onurlu kalınabileceğini, direnilebileceğini dünya aleme göstermişlerdir.  Bu direniş sonucunda sivil halktan ve direnişçi gençler yanında onların bu direnişine omuz vermeye gelen değişik Kürdistan şehirlerinden onlarca genç de olmak üzere yaklaşık 300 insan şehit düşmüştür.

Tüm Cizre direniş süreci ve özellikle de son 15 günü, bir toplum adına hareket edenlerin, her şart altında onun onurunu ve şerefini korumakla mükellef olduğunu anlatan tarihi günlerdir.  Amed zindanlarında yapıldığı gibi, o gün de Cizre’de hastane bodrumundaki büyük oranda yaralı direnişçiler, özünde aynı şeyi yapmıştır. Tek yol kalmıştır, bu yol da Amed’teki zindan direnişçileri gibi zindana çevrilen hastane bodrumundaki yaralı Cizre şehir direnişçilerinin, teslimiyetin artık bu topraklarda bir daha kök salmayacağını, Bekoların tarihe karıştığını herkese gösterme yoludur.

Cizre direnişçileri kolektif ve ortak bir ruhla, dayatılan teslimiyeti hiç bir şart altında kabullenmeyeceklerini zaten direniş boyunca fazlasıyla göstermişlerdir. Son anda bu türden dayatmaları hiç bir şekilde dikkate almadan hep beraber ve yüzleri aşan bir toplulukla, bu anlamda Kela Dimdimê’deki direnişe benzer fedai bir duruş sergilemiştir. Cizre direnişi PKK kahramanlığının, halk direniş çizgisinin, fedailiğinin en yüksek düzeyde toplumsallaştırdığını gösteren nadide örneklerden biridir.

Amed zindanlarında büyük direnenler ‘Teslimiyet ihanete Direniş zafere götürür’ demiştir. Gerçekten de öyle olmuştur. Fiziki kaybetsen bile, direnenlerin hayatıyla toprağa ektiği yaşam tohumları er ya da geç tekrar tekrar dirilecektir. Özellikle Zinar Raperin (Abdulbaki Sömer), Doğa (Seher Çağla Demir) ve Fırat Pirsus (Mustafa Aslan) arkadaş tarafından gerçekleştirilen büyük fedai eylemleri, yaşanan sürecin ruhunu yansıtan en büyük destansı özgürlük eylemleridir. Zinar ve Fırat arkadaşlar süreç karşısında alınması gereken tutumun ne olması gerektiğini eylemlerinde ideolojik, siyasi ve askeri çizginin nasıl temsil edileceğini ortaya koymuşlardır. Bu arkadaşlar yapılan büyük fedakarlık ve fedailiğe rağmen öz yönetim direnişlerinin tam başarıya ulaşmamasını içine sindirememiş, biri Ankara’da, diğeri Cizre’de öz yönetim şehitlerinin hesabını herkesten sormuş, fedai eylem tarzında zirve yaratarak dönem taktiğinin öncüleri olmuşlardır. Devrimci halk savaşının ideolojik ve askeri hattını bir kez daha herkese hatırlatmıştır. Bu arkadaşların öncülük ettiği eylemlerde dile gelen sınırsız özgürlük duygusu ve istemi, büyük bir intikam ateşine dönüşmüştür.

Bu direnişin büyük kahramanlarından biri olan Mehmet Tunç ve arkadaşları günlerce kurtuluş çağrısı yapmış, ama gelin bizi kurtarın dememiştir! Gelin şehrimizi, vatanımızı, insanlığımızı kurtaralım çağırısında bulunmuştur. Mehmet Tunç  yine son anda bile büyük kalmasını bilmiş; ‘halkın moralini bozmamasını, mücadelenin uzun soluklu olduğunu, bizim direnişimizle sonlanmayacağını’ söyleyerek herkese moral vermiş ve herkesi yine devrimci göreve çağırmıştır. Dolayısıyla burada  Heval Mehmet ve arkadaşları bir mağduriyet fotoğrafı çizmemiş, militanlığın nasıl yapılacağını dost, düşmana herkese göstermiştir.

Heval Mehmetler direnişin süreceğini ve başarıya ulaşacağını müjdeleyen ve beyinlere kazınan ‘biz direndik, bizimle gurur duyun’ sözleri 14 Temmuz büyük ölüm orucu direnişçilerinin ‘başardık, başardık’ sözleriyle aynı anlamdadır. Bu iki duruş da, herkesin devrimci süreçler karşısındaki esas alması gereken yolu göstermiştir. Hastane bodrumlarında şehit düşen arkadaşlar, bize insan olmanın ve insan kalmanın her şart altında mümkün olduğunu ve onurun hiçbir şekilde çiğnetilmemesi gerektiğini göstermiştir.

Bu direnişle ve direnişçileri şahsında kazanan insanlık onuru olmuştur. Kazanarak ölümsüzleşen ve her kesin dilinde ve bilincinde yer edinen Mehmet Tunç, Asya Yüksel ve onlarla sonuna kadar direnen Kürdistan’ın onurlu ve şerefli fedai gençleri, anneleri, babaları ve çocukları olmuştur. İnsanlık onurunu korumak adına günlerce aç, susuz ve yaralı bir halde direnenlere karşı savaşanlar da bugün, kendi faşist devletinin ve toplumunun bile en aşağılık hainleri olarak onursuzluğun her türlüsünü yaşamaktadırlar. Bu savaş sonrasında düşmanın ’çöktürme’ dediği teslimiyet ve yıkım planını yapan Türk devletinin kendisi çökmüş, yıktığı yaktığı şehirlerin altında kalmıştır. Bu durum, şehir savaşları esnasında ortaya çıkan büyük toz ve dumanın dağılması ardından daha net olarak görülmüştür. Çöktürmeye çalışanların kendisi çöküntü altında kalmıştır.

Özcesi Cizre Direnişçileri arkalarında daha büyük direniş imkanı ve başarmanın yolları ve gerekli deneyimin yanında, bir insan ve toplum için en gerekli erdem olan onur ve gururu  fazlasıyla bırakarak tarihsel ve toplumsal görevlerini lakıyla yerine getirmiştir. Cizre, bu tarihi öz yönetim direnişiyle onur hanesine Serhildan ve Berxwedan şehri unvanları yanına bir de Serbilindî (gurur, onur) eklemiştir. Tarihinden gelen Şerefli Cizre unvanını fazlasıyla hak ettiğini herkese bir kez daha göstermiştir.

Bize düşen Mehmet Tunç ve arkadaşlarının bıraktıkları tarihi direniş mirasına sahip çıkmak ve dedikleri gibi onlarla gurur duymaktır. Gelinen aşamada direniş ya da öz savunma artık toplumsal olarak verilecektir. Bunun imkan dahilinde olduğu fazlasıyla gösterilmiştir. Bireysel, parçalı direnişlerin zaferi getirmeyeceğini en iyi öz yönetim şehir direnişleri ortaya koymuştur.  Öz yönetim direnişlerinin bıraktığı miras ve vasiyet üzerinde yapılması gereken tek şey ne olursa olsun başarmak ve zafere giden yolda gereken cesaretli adımlar atmaktır.

YPS olarak bu ağır yükümlülüğün bilincinde olarak Mehmet Tunç, Asya Yüksel ve onlar şahsında tüm Cizre özyönetim direnişçilerinin açtığı zafer yolunda sonuna kadar yürümek, özgür Önderlik ve Kürdistan’ı yaratma adına 2019 yılını amansız bir savaş yılı yapmaktır. Bu vesileyle tekrar başta Cizre direniş şehitleri olmak üzere tüm öz yönetim şehitlerini saygıyla anıyor onları bıraktığı onur ve gururla her şart altında mücadele edip mutlaka başaracağımıza dair halkımıza ve ilerici demokratik insanlığa söz veriyoruz.

YPS Koordinasyonu

10 Şubat 2019

]]>
KÜLTÜREL SOYKIRIM KISKACINDA KÜRTLERİ SAVUNMAK https://yps-online.org/tr/2019/01/28/kulturel-soykirim-kiskacinda-kurtleri-savunmak/ Sun, 27 Jan 2019 21:15:57 +0000 http://yps-online.com/tr/?p=8572  

SAVUNMA

Bir toplum için öz savunmadan yoksun kalmak, her tür iç ve dış tahakkümcü, sömürgen ve asimilasyonist uygulamalara açık hale düşürülmektir. İktidar sistemlerinin ve devlet oluşumlarının sürekli ahlâkı aşındırmaları ve yerine topluma üstten tek taraflı hukuk iradelerini (egemenlerin ahlâki biçimini) dayatmalarının altındaki temel neden, özyönetimi ve politikayı tahrip ederek o toplumu sürekli ve yapısal olarak iktidar yönetimine ve sömürüye açık hale getirme zorunluluğudur. Kendi ahlâkını güçlü yaşayan bir toplum, iktidara ve açık sömürüye kolay boyun eğmez. Bir toplum için ahlâkın en olumsuz, geri ve ilkel hali bile iktidar ve devletlerin en ileri hukukları ve yönetimlerinden daha değerlidir. Ahlâki ve politik toplumun yaşandığı yerde, iktidar ve hukuk gereksiz olmaktan da öteye, tahammül edilmesi güç bir yük haline gelir. Bir toplum ne denli ahlâki ve politik kılınırsa, o denli demokratik, özgür ve eşitlikçi, dolayısıyla iktidar elidi ve sermaye tekellerinin istismarına kapalı ve direngen kılınır. Liberalizm esinli sosyal bilimlerin politikayı demagoji seviyesine indirgeyerek, özellikle devletin prototipi partilerin temel demagojik malzemesi olarak tanımlamaları sadece büyük bir kötülük ve bilim adına bilime ihanet olmayıp, bilinçli biçimde kendilerine tanınan rolü oynayarak, iktidar ve sömürü tekellerine hizmet etme misyonlarından ileri gelmektedir.

 

 

……………………………

 

Kişisel yaşamım savunmamı, savunmam kişisel yaşamımı gerekçelendirir. Herkes gibi değil, sorunlu bir Kürt gibi yaşama zorunluluğu, sorunlu Kürt olgusunun bir sonucudur. Liberalizmin tüm gücüyle gerçekleştirmek istediği topluma ve sorumsuz birey olma yaklaşımına karşı direnmek, toplum olarak ayakta kalmanın gereğidir. Öz savunma gücünden yoksun kılınan Kürt toplumundan kopmak nispeten kolaydır. Zaten sürece yayılmış toplumsal kırım mekanizması kolayca kopuşun bütün önkoşullarını çoktan hazırlamıştır. Eyvallah demeden Kürtlükten kopmak mümkündür. Savunmasız halkın sorgulama gücünün olmayışı tüm bu vahim sonuçları doğurur. Kendiliğinden kopuşun bu denli kolay olduğu bir halkın modern toplumlara, ulus-devlet toplumlarına has bir biçimde vatanını, ekonomisini, özgür yaşamını ve kimliğini savunmasını beklemek nafile bir çabadır. Emperyalizm ve sömürgecilik hep savunmasız toplum ve bireyler peşindedir. Tüm gücüyle bunu gerçekleştirmeye çalışır. Kürtlerin durumu söz konusu olduğunda durum daha da vahimleşir. Kürtler sadece toplumsal varlığını, vatanını ve özgürlüğünü savunamaz durumda bırakılmamışlar, ayrıca kendilerinden korkan, kaçan ve utanan bir konuma getirilmişlerdir.

 

…………………………….

 

(4.)ORTADOĞU SAVUNMASI

Öz savunma savaşı, her tür direnişçilik; ahlaki, politik ve demokratik toplum inşalarıyla bütünleştirilemezse kalıcı başarı şansı olamaz. Toplumun sorunları nasıl bir bütünlük arz ediyorsa devrimin ve devrimcinin de tüm söylem ve eylemlerinde siyasi program, strateji, taktik planlamayı iç içe yaşaması gerekir. Yaşam akışkanlığı bir bütündür. Kopuk aşamalarla yaşayabileceğimizi sanmamalıyız.

 

………………………………

Kapitalizmin yok ettiği toplum; bir bütün olarak tarihselliği ve tüm alanlarını birlikte ele alan bir yaklaşım içinde öz savunmacı tutumla savunulmadıkça çıkış gerçekleştirilemez.

 

…………………………………..

 

Savaş toplumsal yaşamdaki yabancılaşmanın en aşırı ve vahşi biçimidir. Toplumsal doğayı derinden yaralar ve sakatlar. Bu durumda toplumların korunma refleksleri gelişerek yabancılaştırıcı savaşa karşı toplumsal varlığı koruyucu öz savunma savaşı biçimini alırlar.

 

 

(3.)ÖZGÜRLÜK SOSYOLOJİSİ

 

Elbette tüm doğal toplum ve yazılı tarih boyunca çeşitli biçimleri içinde toplumlar uygarlığın militarist gelişimine karşı kendilerini yoğunca savunmuşlardır. Öz savunma denilen gelenek de binlerce yıllık gelişimi içinde çeşitli direnme, ayaklanma, gerilla, halk savunma orduları biçiminde kurumlaşmış ve büyük savunma savaşları vermiştir. Savunma savaşlarını elbette militarist tekel savaşlarıyla bir tutamayız. Aralarında mahiyet, öz farkı vardır. Birisi anti-toplumcu (sömürgeci, çürütücü, yok edici), diğeri toplumcu (toplumu koruyan, ahlaki ve politik yeteneklerini özgür kılan) karakterdedir. Demokratik uygarlık, öz savunmanın sistemleştirilmesi temelinde, toplumu merkezi uygarlıkçı militarizme karşı koruma ve savunmadır.

 

…………………………

 

Toplum kendini sürdürmesi için gerekli ahlaki ve politik kurumlarını oluşturup çalıştıramama, işlevsel kılamama durumuna düşünce, baskı ve sömürü cenderesine alınmış demektir. Bu durum ‘savaş hali’dir. Tarih, uygarlıkların topluma karşı ‘savaş hali’ olarak da tanımlanabilir. Ahlak ve politika işlev görmediğinde, toplumun yapabileceği tek iş kalmıştır: Öz savunma. Savaş hali, barışın olmaması halidir. Dolayısıyla barış ancak öz savunma temelinde anlam kazanabilir. Öz savunması olmayan barış, teslimiyetin ve köleliğin ifadesi olabilir. Liberalizmin günümüzde halklara, toplumlara dayattığı öz savunmasız barış, hele hele demokratik istikrar, uzlaşı denen oyun, tek taraflı gırtlağına kadar silahlı güç ile yürütülen burjuva sınıf egemenliğinin örtbas edilmesi halinden, yani savaş halinin örtülü yürütülmesinden başka bir anlam taşımaz. Barışı bu biçimde tanımlamak ideolojik sermaye hegemonyasının en büyük çabası olarak karşımıza çıkar. Tarihte ise daha değişik biçimde ‘kutsallaştırılmış kavramlar’ adıyla kendini ifade eder. Dinler bu yönlü kavram yüklüdür. Özellikle uygarlaştırılmış dinler böyledir.

Barışın gerçekleştirilmesi, ancak toplumların öz savunması, dolayısıyla ahlaki ve politik toplum karakteri korunur ve sağlama alınırsa gerçek anlamına kavuşabilir… Bunun dışındaki anlam yüklenimleri barışın tüm topluluklar, halklar adına bir tuzak olmaktan, savaş halinin örtük biçimler halinde sürdürülüp gitmesinden öteye bir ifade doğurmaz. Barış kelimesi kapitalist modernite koşullarında tuzak yüklü bir kelimedir. Doğru tanımlanmadan kullanımı çok sakıncalıdır. Bir kez daha tanımlarsak, barış ne tümüyle savaş halinin ortadan kaldırılmasıdır, ne de bir tarafın üstünlüğü altındaki istikrar ve savaşın olmaması halidir. Barışta taraflar vardır. Bir tarafın kesin üstünlüğü söz konusu değildir ve olmaması gerekir. Üçüncüsü, silahlar toplumun öz ahlaki ve politik kurumsal işleyişine rıza temelinde susturulmaktadır. Bu üç koşul ilkesel barışın temelidir. Gerçek bir barış bu ilkeli koşullara dayanmadıkça anlam ifade etmez.

Bu üç koşulu biraz açarsak, birincisi, tarafların tümüyle silahsızlandırılması öngörülmemektedir. İddiaları ne olursa olsun, birbirlerine sadece silahlarla saldırmamayı ahdetmektedirler. Silahlı üstünlük peşinde koşulmamaktadır. Kendilerini güvenlik altında tutma haklarına ve olanaklarına saygılı olmayı kabul etmektedirler. İkincisi, bir tarafın nihai üstünlüğü söz konusu değildir. Belki silahların üstünlüğü altında sağlanan bir istikrar, sakinlik olabilir, ama bu durum barış olarak adlandırılamaz. Barış, hangi taraf (haklı-haksız) olursa olsun, üstünlük (silahla) sağlamadan savaşı durdurmayı karşılıklı olarak kabul etmeleri durumunda gündeme gelebilir. Üçüncüsü, taraflar sorunların çözümünde toplumların (yine konumları ne olursa olsun iki taraf, toplum veya iktidar) ahlaki (vicdan) ve politik kurumsal işleyişine saygılı olmayı kabul etmektedirler. Adına ‘politik çözüm’ denen koşul bu çerçevede tanımlanmaktadır. Politik ve ahlaki çözüm ihtiva etmeyen bir ateşkes barış olarak yorumlanamaz.

Bu ilkesel barış koşulları altında demokratik siyaset vazgeçilmez bir önem kazanarak gündeme girmektedir. Toplumun ahlaki ve politik kurumları çalışınca, doğal olarak ortaya çıkan süreç demokratik siyaset süreci oluyor. Barışı uman çevreler, ancak politika ahlaki temelde rolünü oynarsa bunun başarı sağlayabileceğini de bilmek durumundadırlar. Barışta en az bir tarafın demokratik siyaset konumunda olması gerekir. Aksi halde yapılan, tekeller adına ‘barış oyunu’ olmaktan öteye gitmez. Demokratik siyaset bu durumda hayati bir rol oynuyor. Karşısındaki iktidar veya devlet güçleri ile ancak demokratik siyaset güçlerince diyalog altında anlamlı bir barış süreci yaşanabilir. Gerisi savaşçılıkların (tekellerin) karşılıklı süre durdurumuyla sürüp gitmesidir. Savaştan yorulma, lojistik ve ekonomik zorluk vardır. Giderilmeleri halinde, bir tarafın üstünlüğü tam sağlanıncaya kadar savaşa devam edilir. Bu biçimlere barış süreci denmez, daha şiddetli savaşlar için yapılan ateşkesler denilebilir. Bir ateşkesin barışçı olabilmesi için barışa yol açması, saydığımız üç koşula bağlanması ilkesel bir önem taşır.

Savaşta bazen görüldüğü gibi, öz savunmacı (haklı konumda olanlar) tarafın da nihai üstünlük kazandığı durumlar olabilir. Bu durumda bile barış için üç koşul değişmez. Reel sosyalizm ve birçok haklı ulusal kurtuluş savaşlarında görüldüğü gibi, hemen kendi iktidar ve devletine koşmak, bu iktidar ve devlet altında istikrar sağlamak barış olamaz. Bu sefer yabancı gücün yerine (tekelci) yerli bir gücün (devlet kapitalizmi veya milli burjuvazi denen kesim) ikame edilmesi söz konusudur. Sosyalist iktidar da denilse, sosyolojik gerçeklik değişmez. Barış ilke olarak iktidar ve devlet üstünlükleriyle sağlanan bir olgu değildir. İktidar ve devlet ne adla olursa olsun (burjuva, sosyalist, milli, gayri milli, fark etmiyor) üstünlüğünü demokratik güçlerle paylaşmayınca barış gündeme girmez. Barış son tahlilde demokrasi ile devletin koşullu uzlaşmasıdır. Tarih boyunca bu uzlaşmanın öyküleri de büyük yer ve zaman kaplamaktadır. Birçok süre ve mekânda denenmişlerdir. İlkesel ve uzun süreli olanı vardır. Daha mürekkebi kurumadan bozulanı da vardır. Toplumlar sadece iktidar ve devlet güçlerinin kurulmasından ibaret yaşamazlar. Ne kadar alanları daraltılırsa daraltılsın, toptan yok edilmedikçe, kendi öz ahlaki ve politik kimlikleri altında yaşamayı da sürdürmesini bilirler. Belki de tarihte yazılmayan, ama yaşamın esas hali olan da bu gerçekliktir.

Toplumu devlet ve iktidar öykülerinden ibaret görmemek, tersine belirleyen doğa olarak varsaymak daha gerçekçi bir sosyal bilim oluşumuna katkı yapabilir. İktidar ve devletler, sermaye tekelleri ne kadar büyük ve zengin (Firavun ve Karun) olurlarsa olsunlar veya günümüzdekiler gibi toplumu yutacak kadar canavarlaşırlarsa (yeni Leviathan) canavarlaşsınlar, hiçbir zaman toplumu ortadan kaldıramazlar. Çünkü onları son tahlilde belirleyen toplumdur. Belirlenenler hiçbir zaman belirleyicilerin yerini tutamaz. İktidarın en şaşaalı, medyatik propaganda (günümüzdeki gibi) gücü bile bu gerçeği örtbas etmeye yetmez. Onlar dev kılığına bürünmüş en sefil ve acınacak güçlerdir. Buna karşın insan toplumu, oluşumundan beri doğanın en harika yaratımı olarak anlam bulmaktan yoksun kalmayacaktır.

Demokratik Uygarlık Sistemi hem tarihteki hem de şimdiki hali olarak toplumu, bu ana paradigma altında yorumlama, bilimselleştirme ve yeniden inşa etme sistemi olarak, bundan sonraki kısmın konusunu teşkil etmektedir.

]]>
Demokratik Ulusun Öz Savunma Sistemi https://yps-online.org/tr/2019/01/27/demokratik-ulusun-oz-savunma-sistemi/ Sun, 27 Jan 2019 20:36:16 +0000 http://yps-online.com/tr/?p=8566 Canlılar dünyasında her türün kendine göre bir savunma sistemi vardır. Savunmasız tek bir canlı türü yoktur. Hatta evrendeki her elementin, her parçacığın varlığını korumak için gösterdiği direnci öz savunma olarak yorumlamak mümkündür. Bozunmaya, kendisi olmaktan çıkmaya karşı gösterdiği direnç açık ki öz savunma kavramıyla ifade edilir. Bu direnç yitirildi mi o element veya parçacık bozunur, kendisi olmaktan çıkar, başka bir unsura dönüşür. Canlılar âleminde ise öz savunma direnci kırıldı mı, o canlı ya başka canlılara yem olur ya da ölür. Aynı sistem insan türü ve toplumu için de fazlasıyla geçerlidir. İnsan gibi narin bir tür ve toplumu gibi tehditlere açık bir varoluş, güçlü bir öz savunma olmadan varlığını uzun süre ayakta tutamaz. İnsan türünde savunma biyolojik olduğu kadar toplumsaldır. Biyolojik savunma her canlı varlıktaki savunma güdüleri tarafından yerine getirilir. Toplumsal savunmada ise, topluluğun tüm fertleri ortaklaşarak kendini savunur. Hatta savunma olanaklarına göre topluluğun sayısı ve örgütlenme biçimi sürekli değişir. Savunma topluluğun asli bir işlevidir. Onsuz yaşam asla sürdürülemez. Bilindiği gibi canlılar dünyasının diğer iki asli işlevi beslenme ve üremedir. Beslenme ve üreme olmadan nasıl ki canlı varlıklar yaşamlarını sürdüremezlerse, öz savunma olmadan da yaşamlarını sürdüremezler. Canlılar dünyasının öz savunmasından çıkarabileceğimiz diğer önemli bir sonuç, bu savunmanın sadece varlıklarını korumaya yönelik olmasıdır. Kendi türünden, hatta başka türlerden varlıklar üzerinde hâkimiyet kurma ve sömürgeleştirme sistemleri yoktur. İlk defa insan türünde hâkimiyet ve sömürge sistemleri geliştirilmiştir. Bunda sömürü 383 olanaklarına yol açan insan türünün zihniyet gelişmesi ve buna bağlı olarak artık-ürün elde edilmesi rol oynar. Bu durum varlığını korumayla birlikte emek değerlerini savunmayı, yani sosyal savaşları da beraberinde getirir. Kürtler açısından öz savunma yaşadıkları somut koşullara göre tarih boyunca hep büyük önem taşımıştır. Neolitik devrimi en derinlikli ve uzun süreli yaşayan toplulukların birinci elden ardılları oldukları için hep saldırılara maruz kalmışlardır. Verimli Hilal’deki tarım devriminden kaynaklanan ürün fazlalıkları saldırılara sürekli davetiye çıkarmıştır. Binlerce yıl böyle geçmiştir. Ürün fazlalıklarına dayalı uygarlık sistemleri geliştikçe kent, sınıf ve devlet yapılanmalarına dayalı güçlerin sistemli ve planlı saldırı dönemi başlamıştır. Sümer uygarlığından günümüzdeki hâkim uygarlığın son hegemon gücü ABD’ye kadar sayısız uygarlık gücünün aynı bölgeye ve topluluklara dolaylı ve direkt saldırıları hiç eksik olmamıştır. Kapitalist moderniteyle birlikte gelişen son iki yüz yılın saldırıları farklı bir nitelik almıştır. İlkçağdan beri kabile ve aşiret birimleri halinde dağlık alanlarına dayalı olarak geliştirdikleri varlıklarını koruma, yani öz savunma sistemleri, kapitalist sisteme dayalı saldırı araçları karşısında yeterli olamamıştır. İlk defa varlıklarını yitirme tehlikesi gündeme girmiştir. Kapitalist modernitenin ulus-devlet yapılanması Kürtler açısından sadece özgürlüklerini yitirmelerine değil, varlıklarını yitirme tehlikesiyle de karşı karşıya gelmelerine yol açmıştır. Siyasi sınırlar içinde ‘tek dil’, ‘tek ulus’, ‘tek vatan’ yaratma program ve eylemi, o sınırlar dahilindeki diğer diller, uluslar ve vatanların inkâr ve imhayla karşılaşmalarına yol açmıştır. Kürtler zorla bölündükleri tüm vatan parçalarında, ulus-devletler tarafından inkâr ve imha sürecine alındılar. Hegemonik güçler tarafından desteklenen ulus-devletler Kürtleri ve Kürdistan’ı tasfiye etmeyi temel politika bellediler. Yetersiz kalan öz savunma direnişleri kırılınca, sıra toplumun çökertilmesi ve çözdürülmesine, asimile edilerek tasfiyesine geldi. Bütün yoğunluğuyla sürdürülen bu sürece tepki olarak doğan PKK Hareketi, başlangıç itibariyle esas olarak Kürt halkının öz savunma hareketidir. Önceleri ideolojik ve politik olarak yürütülen öz savunma hareketi kısa sürede karşılıklı şiddete dayanan bir öz savunma aşamasına geçti. Başlangıçta sadece kadro ve sempatizanların varlığını savunmaya dayalı silahlı savunma 15 Ağustos 1984 Hamlesiyle halkı da kapsamına alarak genişledi. Halkın öz savunma savaşına dönüşen hareket tüm ilgili hegemonik güçlerin, özellikle NATOGladio güçlerinin planlı saldırılarına uğradı. Kürdistan’da kendi kaderi üzerinde söz sahibi olacak Kürtlerin bölgedeki dengeyi alt üst etmelerinden çekinen tüm güçler bu saldırıların arkasında yer aldılar. Buna rağmen bu direnme savaşları dayatılan inkâr, imha ve asimilasyon politikalarına büyük darbe vurdu. Halkın kimliğine sahip çıkma ve özgür yaşama arzusunda ısrar etme tavrını kesinleştirdi. Ulus-devletlerin Kürt halkı üzerindeki eski tasfiyeci emelleri tümüyle sona ermemişse de, eskisi kadar iddiaları kalmamıştır. Kürt kimliğinin kabulü ve özerk yaşama saygı aşamasına gelinmiştir. Bu durum öz savunma savaşı açısından yeni bir durumdur. PKK bu yeni durumu KCK aracılığıyla değerlendirmeye çalışmıştır. 384 KCK’de demokratik ulus inşa programının önemli ve vazgeçilmez bir başlığı da öz savunmanın nasıl kalıcı bir sistematiğe bağlanacağı hususudur. Tek silahlı güç tekeli olan ulus-devletlerin fırsat buldukça uygulamaktan kaçınmayacağı yeni inkâr, imha ve asimilasyon politikaları KCK’nin öz savunma sistemini kalıcı olmaya zorlamıştır. Ulus-devletlerle ortak yaşamanın asgari koşulu, Kürt öz kimliğinin ve özgür yaşamının anayasal güvenceye kavuşmasıdır. Anayasal güvence yetmez, ayrıca yasalarla belirlenecek statülerle bu güvencenin somut koşulları aranacaktır. Dışa karşı ortak ulusal savunma dışında, güvenlik işlerinin Kürt toplumunun kendisi tarafından karşılanması gerekir. Çünkü bir toplum iç güvenliğini en iyi ve ihtiyaçlarına en uygun biçimde ancak kendisi sağlayabilir. Dolayısıyla ilgili ulus-devletlerin (Türkiye, İran, Irak ve Suriye merkezî ulus-devletleri) iç güvenlik politikalarında önemli reformları gerçekleştirmeleri gerekir. KCK’nin de barış ve demokratik çözümün sağlanması halinde, öz savunma güçlerini yani HPG’yi (Halk Savunma Güçleri) yeniden düzenlemesi gerekir. Şüphesiz yeniden düzenlenme yeni yasalar gerektirir. Eski Hamidiye Alayları ve yeni ‘köy korucuları’ gibi bir sistemin söz konusu olamayacağı açıktır. Ancak ulus-devletlerle uzlaşmaya dayalı ve yasal olan iç güvenliğe ilişkin yeni güç düzenlemeleri yapılabilir. İlgili ulus-devletlerle uzlaşma olmazsa, KCK tek taraflı olarak kendi demokratik ulus inşasını bütün boyutlarıyla koruma temelinde, kendi öz savunma güçlerinin nicel ve nitel durumunu yeni ihtiyaçlara göre düzenlemeye çalışacaktır. Yeni düzenlenen HPG güçleri, demokratik uluslaşmayı her alanda ve her boyutta savunmakla yükümlü olacak, demokratik ulusal otoriteyi layıkıyla tesis edecektir. Demokratik ulus birey-yurttaşlarının can ve mal güvenliğinden sorumlu olacaktır. Kültürel soykırımlara kadar varan bütün ulus-devlet uygulamalarına (askeri, politik, kültürel, sosyal ve psikolojik savaşlarına) karşı sürekli savaşım halinde olacaktır. Kürdistan’ın ve Kürtlerin varlığı ve özgürlüğü öz savunmasız olamaz.

]]>