nusaybin – YPS https://yps-online.org/tr Son Ne Olursa Olsun Muhteşem Olacak Fri, 18 Mar 2022 12:04:17 +0000 en-US hourly 1 https://wordpress.org/?v=6.8.3 Görkemli direnişiyle hükümeti ‘deviren’ Nusaybin… https://yps-online.org/tr/2019/02/28/gorkemli-direnisiyle-hukumeti-deviren-nusaybin/ Thu, 28 Feb 2019 10:48:18 +0000 http://yps-online.com/tr/?p=8877 Tıpkı dünya savaşlarında olduğu gibi uçaklarla, tank ve toplarla saldırıya uğrayan Nusaybin, bir türlü yenilmeyerek Erdoğan’ın uykularını kaçırdı; devletin yazını kışa çevirdi!

AKP/Saray, kamuoyunu aylardır darbe üstüne darbe yediği Nusaybin’de ‘zafer’ elde ettiğine inandırmaya çalışıyor. Yüzlerce AKP/Saray çetesinin öldürüldüğü ilçede kayıplar, defalarca gizlice hava alanına taşınarak memleketlerine gönderildi. İlçede beşyüzün üzerinde çete de yaralandı. İki kez operasyon koordinesine de ağır yenilgi yaşatan Nusaybin, görkemli direnişiyle Davutoğlu’nun görevden alınmasında da belirleyici oldu. Tıpkı dünya savaşlarında olduğu gibi uçaklarla, tank ve toplarla saldırıya uğrayan Nusaybin, bir türlü yenilmeyerek Erdoğan’ın uykularını kaçırdı; devletin yazını kışa çevirdi!

Serhildanlar ve şehitler kenti kadim Nusaybin, 74 gün devam eden öz yönetim direnişi boyunca Vietnam direnişçilerinin Amerikan ordusuna, YPG’nin Kobanê’de DAİŞ çetelerine yaşattığı bozgun ve sendromun bir benzerini Türk devlet güçlerine yaşattı. Nusaybinliler, sömürgeciliğe karşı öz yönetim zaferini ilan etti.

Hurri-Mitannilerin ataları olarak bilinen Subarular tarafından dönemin doğal tıp merkezi de olan Gırnavas kenarına M.Ö 4 bin yıl önce kurulan Nusaybin’de, Hz. Muhammed’e  Hendek savaşında, hendek fikrini veren İranlı sahabe Salman Farisi’nin de uzun süre yaşadığı biliniyor.

SERHİLDANLAR VE ŞEHİTLER KENTİ

Subarular, Hurri-Mitanniler, Medler’in kenti, hiçbir döneminde egemenlerin zulmüne boyun eğmeyen Nusaybin, Kürdistan Özgürlük Mücadelesi’ne de her dönemde öncülük etti. Özgürlük mücadelesinin ’90’larla birlikte  halklaşarak serhildanlar aşamasına geçtiği ilk alanlardan olan Nusaybin, Kürdistan’ın neresinde bir zulüm ve baskı varsa ona karşı serhildana durdu. Bunlardan, ’92 Newrozu’nda Cizre’de Türk devlet güçlerinin gerçekleştirdiği katliama karşı Nusaybin’de gelişen ve onlarca kişinin katledildiği serhildan halen hafızalardaki tazeliğini koruyor.

Kuzey Kürdistan’daki mücadeleye sayısız şehit veren Nusaybin, serhildanlar kenti olmasının yanında şehitler kenti olarak da anılıyor.

Nusaybin, Rojava Devrimi’ni de büyük bir coşku ile karşılayarak, Rojava halkına yönelen saldırılar karşısında yine en iyi bildiğini yaparak serhildanlara geçti. Bununla da yetinmeyen Nusaybin’in onlarca evladı, Rojava Devrimi’nde yerini alarak şehit düştü.

ÖZ YÖNETİM İLAN EDİLİYOR

Rojava da gelişen devrime sahip çıkan Nusaybin, 2014 yaz ayları ile birlikte öz yönetimlerini ilan etti. Nusaybin halkının öz yönetim ilanları devlet güçlerinin ağır saldırıları ile bastırılmak isteniyor, defalarca “sokağa çıkma yasakları” ilan ediliyor. Nusaybin halkının direnişi ve öz yönetim ısrarı karşısında devlet güçleri her seferinde geri adım atarken, öz yönetim her alanda olduğu gibi savunmasını da her geçen gün daha da geliştirerek, YPS ve YPS-JIN olarak yeni bir aşamaya geçiyor.

BÜYÜK SALDIRI DALGASI

Nusaybin’de 2015 yaz ayları ile birlikte saldırılarından sonuç alamayan devlet güçleri, artık operasyonel saldırıları bir yana bırakarak, en üst düzeyde bir savaş stratejisi devreye sokarak Mart ayı ile birlikte işgal harekatı başlatıyor.

Devlet güçleri onlarca tank, obüs, yüzlerce zırhlı araç, ağır silah ve on binlerce asker, polis gücünü Mart’ın ilk günlerinden itibaren Nusaybin ve çevresine yığmaya başladı. Sadece ülkeler arası savaşlarda görülebilecek yoğunlukta savaş gücü ile Nusaybin’e saldırmaya hazırlanan devlet güçlerine karşı az sayıda YPS savaşçısı ferdi silahlar ve el yapımı patlayıcılarla karşı koymaya hazırlanıyordu.

DİRENİŞ DESTANI YAZILDI

Tarihler 14 Mart gününü gösterdiğinde, binlerce yıl önce yüz binlerce kişilik Pers ordusu ve yurdunu savunan bir avuç Spartalı savaşçı arasında , ‘Ateş Geçitleri’nde  yaşanan eşitsiz savaşın, yaz ayları ile birlikte Silvan, Sur, Cizre ve Silopi’de yaşanan  benzerlerine Nusaybin de ekleniyordu.

VİETNAM VE KOBANÊ’Yİ HATIRLATTI

Devlet yetkilileri, Nusaybin’e yığdıkları devasa savaş gücünün verdiği güven ile Nusaybin’in kısa sürede düşürüleceğini hesaplıyor, “Dümdüz edeceğiz” naraları atıyordu. Ancak hesaplar tutmuyor ve Nusaybin, Vietnam halkının Amerikan ordusuna yaşattığı “Vietnam Sendromu”ndan sonra Türk devlet güçlerine karşı “Nusaybin Sendromu”nu hissettiriyordu. Olup bitenler, Kobanê’ye “Bir haftada bitiririz” hesabı ile geldikten sonra binlerce kayıp vererek “Kobanê Sendromu”na yakalanan ve aylar sonra büyük bir yenilgi ile Kobanê’den kaçan DAİŞ çetelerinin düştüğü durumu da hatırlattı.

“NUSAYBİN SENDROMU” BAŞLIYOR

Hendek ve barikatların bulunduğu Devrim, 8 Mart, Yeşilkent, Barış, Selahattin Eyyubi ve Yeni Turan mahallelerinde her operasyon girişiminde kayıplar vermeye başlayan devlet güçleri için operasyonların ikinci haftasından itibaren “Nusaybin Sendromu” baş gösteriyor. Türkiye’deki bazı köşe yazarlarının köşelerinde yayımladıkları, Nusaybin’de bulunan JÖH-PÖH elemanlarının gönderdiği mektuplar Nusaybin’de devlet güçlerinin büyük bir çaresizlik yaşadığını ve panik içerisinde olduklarını gösteriyordu.  Operasyonlara gitmek istemeyen birçok asker ve polis kendilerine destek gönderilmediğini ve çok kötü durumda olduklarını öne sürüyordu.

KOMUTA KADEMESİ DEVRE DIŞI KALDI

Nisan ayının ilk haftası geride kalırken Nusaybin’de aralarında binbaşı, özel harekat şube müdürü, astsubay ve yüzbaşı rütbesinde bulunan çok sayıda polis-asker öldürülürken, Nusaybin’de devlet güçlerini koordine eden komuta kademesinin de tümden devre dışı bırakıldığı bilgileri medyaya yansımaya başlıyordu.

Devre dışı bırakılan ve öldürülen komuta kademesi içerisinde Amed’in Sur ilçesinde  yürütülen saldırıları koordine eden binbaşı Ahmet Kahraman’ın da bulunduğu belirtildi.

YETKİLER ASKERE DEVREDİLDİ

Tarihler artık 7 Nisan’ı gösterdiğinde Türk Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan “Gerekirse binaların tümden yıkılması yoluna gidilebilir” açıklaması geliyor. Bu açıklamanın ardından 9 Nisan’da hükümetin kararı ile yönetim askere devredilirken, devlet güçleri mahallelerden tümden çekilerek, 200 binanın bombalanarak imha edilmesi için  Nusaybin’i tank ve top atışları ile vurmaya başlıyor.

Eski Sırbistan Cumhurbaşkanı Radovan Karadzic’in Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi’nde mahkum edilme gerekçeleri arasında yer alan, “kentlerin ve sivil yerleşim alanlarının uzaktan bombalanması” yöntemine başvuran Türk devlet güçleri bu tarihten sonra Nusaybin’i ağır tank ve obüslerle yakıp yıkıyor.

GENELKURMAY BAŞKANI OPERASYON BÖLGESİNDE

Devlet güçlerinin ilçeden çekilerek uzaktan bombardımana başlamaları da asker-polis kayıplarını önlemezken, yaşanan başarısızlık karşısında Türk Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar ve Kara Kuvvetleri Komutanı Salih Zeki Çolak, Mardin’e gelerek yaşanan başarısızlığı önlemeye çalışıyor.

UÇAKLAR DEVREYE GİRİYOR

Nusaybin’de  kullanılan üstün savaş tekniği, sayısal üstünlük ve her türlü takti değişikliğe rağmen mahallelere giremeyen ve kayıplarını önleyemeyen devlet güçleri, 13 Mayıs’ta uçaklardan ilçeyi bombalamaya başladı. Genelkurmay, uçakların bombardıman yaptığını yalanlansa da bölgede bulunan kaynaklar ve görüntüler bunu doğruluyordu.

NUSAYBİN, HÜKÜMET DEVİRİYOR

Nusaybin’de devlet güçlerinin yaşadığı başarısızlık ve tüm çabalarına  rağmen gizlenemeyen kayıplar, AKP’nin Ahmet Davutoğlu başbakanlığında 64. hükümetinin devrilmesine yol açıyor. Davutoğlu hükümetinin öz yönetim alanlarında yürütülen savaşta herhangi bir başarı elde edememesi ve Nusaybin’de yaşanan bozgun, Saray tarafından görevden alınması ile sonuçlanıyor.

YPS AÇIKLAMASI

Savaş uçakları, tank, top ve ağır silahlara karşı iki buçuk ay boyunca savaşan YPS güçleri öz yönetim direnişinin 72. gününde “Devlet güçlerinin pervasız bir biçimde her tarafı yerle bir ettiği bu koşullarda direniş güçlerinin pozisyon değiştirmesi gerekli görülmüştür” şeklinde bir açıklama ile güçlerini Nusaybin’den çektiğini duyurdu.

BİLANÇO GİZLENİYOR

Nusaybin’de “sokağa çıkma yasağı” ve saldırılarda devlet güçlerinin kayıpları yüzlerle ifade edilirken, yaralanan asker-polis sayısının da  beşyüzün üzerinde olduğu ifade ediliyor. Devlet güçleri her ne kadar kayıp ve yaralılarını az sayıda göstermeye çalışsa da, hastane ve hava alanlarından gelen bilgiler gerçeğin öyle olmadığını, çok sayıda cenazenin hastanelerden alınarak Mardin Havaalanı’na gelen uçaklarla gizlice memleketlerine götürüldüğü yönünde oluyor. Devlet yetkilileri öldürülen asker-polis sayısını 68 olarak açıklarken, yaralı sayısını da 384 olarak veriyor. Aynı yetkililer yaşamını yitiren YPS’li sayısını ise  438 olarak ifade ederken, bu  kadar cenazenin nerede olduğuna ilişkin herhangi bir açıklama yapamıyor.

KAZANAN; NUSAYBİN HALKI VE ÖZ YÖNETİM TERCİHİ

Nusaybin’de geride kalan 74 günde hem içeride kalan, hem de evlerini terk etmek zorunda kalan Nusaybin halkı her an öz yönetim tercihlerinin arkasında olduklarını vurguladı. Evlerinden çıkmak zorunda kalan binlerce kişi ilçeye yakın bölgelere yerleşti; Nusaybin’in etrafında kenetlendi. “Sokağa çıkma yasağı” ve saldırıların bitmesi ile tekrar Nusaybin’e döneceklerini belirten Nusaybinliler, öz yönetim inşasını sürdüreceklerini söylüyor.

Aylardır devam eden ve son iki buçuk ayı devasa bir ordu, hava ve kara gücü eşliğinde yürütülen saldırılar karşısında direnen Nusaybin,  binaları yerle bir edilmiş olsa da direniş ruhu dimdik ayakta ve öz yönetim zaferini ilan etmiş durumda.

YPS

 

]]>
Her soluk, her nefes Kürdistan… https://yps-online.org/tr/2019/02/25/her-soluk-her-nefes-kurdistan/ Mon, 25 Feb 2019 19:51:58 +0000 http://yps-online.com/tr/?p=8870 NUSAYBİN, KAHRAMANLAR DİYARI… (DİRENİŞTEN BİR GECE)

                Geçmişi direnişlerle bezenen…

Bir yanı Omerya; birçok köyü 90’lı yıllarda düşman tarafından yakılıp yıkılmış, bir süre sonra halkı tarafından ana yurtları üzerinde tekrar evleri, köyleri kurulandır. Bir yanı Bagok; harabe edilmiş Kürtlerin ve Asurilerin evleri bulunmaktadır. Diğer yanı ise Qamışlo… Arada bulunan sadece bir teldir. Ülkemizi bölen bir tel… Rojava devriminin kokusunu getiren bir rüzgar vardı. Fedakarlığı, emek sarf etmeyi, direnişçi ruhu halka, gençliğe hissettirmişti. 6-7 Ekim ruhu misali…

Direnişten;

Mervan, Andok Cizre, ve Şoreş arkadaşlar mevziilerdeydiler. Gece devriye atmak için mevziden çıkarken;

Mervan Arkadaş: Arkadaşlar, sakın sokağı kullanmayın. Evler arasındaki koridorları kullanın. Düşman, keskin nişancılarını karşı binaya yerleştirmiş olabilir.

 Andok Arkadaş: Tamam Heval.

Fakat Şoreş ve Andok Arkadaşlar koridorlar yerine sokağı kullanırlar. Mervan Arkadaş’ın düşündükleri, hissettikleri ve söyledikleri doğru çıkmıştı. Arkadaşlar sokağı geçmeye çalışırken keskin nişancıları Şoreş Arkadaş’ı yaralamıştı. Mervan Arkadaş onu kurtarmak için oraya doğru hareket ederken düşman tarafından sağ ayağından vuruluyor.  Bir daha ısrarla Şoreş Arkadaş’a ulaşmak için hareket edince bu sefer de sol ayağından vurulur. Artık yapacağı bir şey olmadığını anlayınca yaralı durumda yaklaşık beş yüz metre yolu sürünerek gider ve diğer arkadaşlara ulaşır.

Diğer yandan Andok Arkadaş, Kendal arkadaşın yanına gidip durumdan haberdar eder. Dört arkadaş ile Şoreş Arkadaş’ı kurtarmaya giderler. Xalit Arkadaş da, Şoreş Arkadaş’ı kurtarmaya çalışırken olay yerinde elinden ve ayağından yaralanır. Arkadaşlar sonunda Şoreş Arkadaş’ı da oradan alıp sağlıkçı arkadaşımız Deniz’in yanına götürürler.

Düşman her sabah 5 ila 6 arasında yağmur misali havan atışları yapardı. Tam da uyandığımız saatti. Düşman o saatten çok korkardı. Sonrasında adını “vinê” koyduğumuz drone gezer ve tank atışları başlardı. Daha sonrasında ejder ve kobra araçlarından tarama yapıyorlardı. Yani anlayacağınız karşımızda savaşan bir düşman yoktu. Tanrısı para olmuş bir sistemin yüreğinin olduğunu kim söylemiş? Karşımızda savaşan yalnızca teknik ve özel savaş vardı. Bunun karşısında büyük bir cesaretle, özgürlük tutkusuyla, halkı ve toprağı için savaşan bir kahramanlar vardı.

Şoreş Arkadaş, sarışın ve çok zayıf biriydi. Daha bir aydır yer alıyordu. Fakat Apocu kişiliğin fedakarlığını çok iyi öğrenmişti ve o ruhla savaşan çok sevecen bir arkadaştı. Xalit Arkadaş uzun boylu, bebek yüzlü olduğu gibi yüreğinde herkese yetecek kadar bir sevgi barındırırdı. Çok cesaretli ve becerikli bir arkadaştı. Şoreş Arkadaş’ı kurtarmaya çalışırken yaralanmıştı. Xalit Arkadaş’ın fedakarlığı o an gelişmemişti. Her zaman ve her yerde vardı. Bu, yaşamının her anında görülüyordu; direniş ruhuna da yansıyordu.

O gece sabaha kadar üç arkadaş, Deniz Arkadaş’ın yanında tedavi edildiler. Sabaha karşı yüreklerimizi sızlatan haberleri almıştık. Sabaha karşı Şoreş Arkadaş şehit düşmüştü. Xalit Arkadaş’ın iç kanamasına müdahale edilemediği için şehit düşmüştü.

Mervan Arkadaş on beş gün boyunca ağır yaralı olarak kaldı. On beş gün sonra düşman Mervan Arkadaş’ın bulunduğu yere yaklaşınca sağ ele düşmemek için bombasını kendinde patlatır fedailiğine fedailik katar.

Düşman Şoreş Arkadaş’ı yaralamıştı. Fakat bilinmiyor mu acaba Apocu ruh yaralı yoldaşını, bedeli ne olursa olsun bırakmayacağını? Şoreş Arkadaş’ı kurtarabilmek için yoldaşlarının gözlerini kırpmadan kendilerini feda ettiklerini tarih yazdı. Kahramanca direnen bu ruh ne olursa olsun kazanmıştır. O yoldaşlar büyük yaşamı seçtiler. Bundan daha büyük bir duruş ve yaşam da olamaz. Eğer ki olsaydı mutlaka Kürdistan çocukları onu da başarmıştı.

Siz umut olduğunuz gibi umudun yaratıcıları da oldunuz. Unutulmamalıdır ki; tarih her şeye, biz de tarihte yaşanılanlara şahidiz. Yani, her insan bir tarihtir. Kimi alçakça, düşmanca kirli bir tarih; kimi bedeni bu dünyada olmasa dahi sürekli hatırlanan ve yaşama kahramanlık nakşeden bir tarihtir. Sizlerinki ise insanlık tarihinin gerçek şahitleri olan tarihtir.

                                                                                                Hêvî Herekol

 

Ve şimdi tam sırası…

Dem direniş, dem bahar…

Ve gitmenin tam zamanı,

Dirhem dirhem can olmanın demi…

Bütün hesapların görülmenin zamanı!

Bir faydası, bir anlamı yok durmanın.

Beyhude, nafile artık söz sarf etmenin…

Dem atılmanın, tam ileri atılmanın zamanı!

Gülüşlerim bir zeytin dalında…

Şarapnel parçalarına maruz kalmışken

Ve bir halk kalkmışken ayağa,

Yediden yetmişe cenge durmuşken halkın;

Meydanlardayken,

Dünyanın dört tarafından dostların…

Sen seyre kal!

Yok! Duramazsın.

Bu sel seni de alıp götürür.

Kurşun çıktı namludan,

Ok fırladı yaydan.

Hedef Kürdistan, amaç ÖZGÜRLÜK!

Ve nihai zafer

Beklemekte seni…

Koş, durma!

Atıl, amansızca mevziiye…

Sipere dur;

Dur de faşizme!

Dur de tarihin yüz karası lanetlilere!

Tükür yüzüne celladın,

Kükre karşısında düşmanın!

Yiğitçe, cesurca dimdik dursun alnın, bedenin…

Düşerken bedenin toprağa…

Yazsın tarih; yazsın destanını, onurunun.

Şimdi tam zamanı,

Ne erken ne de geç…

Dem Kürdistan!

Dem Direniş!

Her soluk, her nefes Kürdistan…

Demin gerisine düşmemeli…

Ve akıtmalısın kendini,

Arin’in yüreğine.

Ve gitmelisin artık,

Bırak kalsın oyunların yarım!

Bırak ardına bakmayı!

Şimdi tam zamanı, tam sırası doludizgin koşmanın…

Arince, Çiyagerce, Zeryanca…

Ve Avesta olup,

Patlamanın zamanı;

Düşmanın beyninde, yüzünde patlamanın…

Düşmanın sarsmanın zamanı…

Sil baştan tarihi yazmanın zamanı…

Ada Newal Peri

]]>
Yafes (Banê Senefisê) Direnişi ve şehit Dilxwaz https://yps-online.org/tr/2019/02/24/yafes-bane-senefise-direnisi-ve-sehit-dilxwaz/ Sun, 24 Feb 2019 08:21:43 +0000 http://yps-online.com/tr/?p=8853 Direniş oldukça ağır ve eşit olmayan şartlarda yürüyordu. Lakin tüm mahallerde aynı kararlılık hakimdi. Yafes de bunlardan biriydi. Eylül direnişten sonra tutmuştuk burayı. Mahalle, genelde Cizre dışından gelenlerin toplandığı, ‘kenar mahalle’ gibiydi. Konumundan dolayı bir çeşit tampon bölge gibiydi. Direnişte daha iyi fark ettik ki Cizredeki okul, hastane vb. tüm kurumlar gerektiğinde askeri kışlaya çevrilecek tarzda ve yerde yapılmıştı. Yedek askeri üs olarak planlanmıştı yani. Burayı tutmak hiç kolay olmamıştı.

Tıpkı tüm mahallelerde olduğu gibi Yafes gençliği içinde doğal otorite Demhat’tı. Gençleri etraflarında toplayabiliyorlardı. Esasında ayrıntılar bu arkadaşlar üzerinden yürüyordu. Onlar mahallelerin yiğitleriydi. Demhat da Teyî’ydi. Ailesi de yurtseverdi. Bundan birkaç ay önce kardeşi Abdullah Özdal da şehit düşmüştü. Görkemli cenaze töreni adeta 24 Temmuz sonrası başlayan Cizre direnişinin de fitilini ateşlemişti. Abdullah arkadaşın (Dijwar Botan) cenaze töreninde yaptığı konuşma gündem olmuştu. Bu konuşma birçok gencin telefonunda kayıtlıydı. Tekrar tekrar izleniyor, dinleniyordu. Kardeşinin şehadetinin yarattığı intikam duygusuyla her türlü gözü karalığa hazırdı. Bundan dolayı bazen kontrolsüz eylemler de yapıyordu. Bu duygusal duruşu aşması için bir süre çalışmalarımızdan uzak tutmuştuk. Kısa sürede sakinleşip özeleştiri vermiş ve çalışmalara dahil olmuştu. Soro’nun, onun yanında oluşu dengeleyici bir rol oynamıştı. İkisinin öncülüğünde birimler de yavaş yavaş artmıştı. Halkın da desteğiyle hakimiyet sağlanmıştı.

Birçok gelişme, süreç ve pratik içinde oluyordu. Denir ya‘su akar yatağını bulur’, işte öyleydi. Çoğu zaman planlama, pratik içinde vücut buluyordu. Zamanla işler rayına oturuyordu. Direnen birimlerin büyük kısmı altı-yedi aylık direniş sürecinde örgütlenmişti. Daha öncekilerin neredeyse yüzde yetmişi ortadan kaybolmuştu. Direnişin sıcaklığı içinde pişen bir gençlik vardı. Hatta bazıları hiç örgütlü olmadığı halde direniş başladığında silahını alıp direniş mevzilerine koşmuştu. Yafes’te de buna benzer bir durum vardı.

Yafes’teki bu gelişmeleri kendisine karşı ciddi bir tehlike olarak algılayan düşman, burada iki kere sokağa çıkma yasağı uygulamıştı. Ancak halk ve gençlerin iradesini kıramamıştı. Üstelik Yafes’ten Bajarê Kevn tarafına doğru bir genişlemeyi esas almıştık. Dicle ve Şah Mahallelerinin dar sokaklarına da bu sayede taşınmıştık. Tam denetim sağlayacağımız dönemde, yani Kasım ayında yaşadığımız iki şehadet Yafes’in güvenliğini de zayıflatmıştı. Doğan(Hacı Sasur) ve Erdal(Ferhat Dinekli)’ın şehadeti bu hattı önemli ölçüde zorlamıştı. Yafes’in en zayıf tarafı, bu alanların tam denetimde olmamasıydı. Daha sonra takviye olarak gelen Dilxwaz Nusayin(Cizre’de adı Herekol’du) ve bir grup arkadaşın gelişiyle denge sağlamıştık.

Dilxwaz Nusaybin (Abdullah Mutlu) de Beton caddeye, Sur ile Cudi arasındaki alana gitti. Cudi’nin sağı ve solu önemli ölçüde sağlama alınmış oldu.

Çatışma devam ederken de herkese moral veriyordu. Bu cephenin varlık gösteren bir savaşçısı da Dilxwaz Nusaybin’di. Son derece sakin, düşmanını şahin gibi devamlı takip eden ve ne zaman harekete geçip avlayacağını bilen bir tarzı vardı. İlginç olan bir özelliği de dünya üstüne gelse paniğe asla kapılmaz, ne olursa olsun yardım bile istemezdi. Hiç yardım istediğine tanık olmadım. Bir şey lazım olduğunda ise uygun zamanda gelip kendisi alırdı. Yanımıza geç gönderilmesi gerçekten bizim açımızdan şansızlıktı ama yine de varlığı büyük güç veriyordu.

 

Aralık’ın 16’sından sonra başlattığı saldırılarda, düşmanın en fazla yüklendiği alanlardan bir tanesi de Yafes olmuştu. Cizre Hastanesi saldırı merkeziydi. Çok sağlam bir binaydı ve oldukça büyüktü. Mahallenin en yüksek yeriydi. Tüm mahalleyi gözlem altına alabiliyordu. Düşmanın burada ısrar etmesi anlaşılıyordu. Çevre yolundan ve Dîcle Suyunun öbür tarafındaki Emniyet Müdürlüğünden bile müdahale imkanı vardı. Mahalle baskı ve bombardıman altına alınmıştı. Piriketten yapılmış evler, bir tank vuruşuyla anında tahrip oluyordu. Bu da direnişi fazlasıyla zorluyordu. Bunların hiçbiri o alandaki direnişe engel olamadı, çatışmalar hep iki taraflı yürüdü. Hatta düşmanın birkaç zırhlısı imha edildi ve onlarca askeri öldürüldü. Düşmana çok zor anlar yaşatıldı bu Yafes’te.

Bir keresinde düşmanın yaralı ve ölüleriyle darbe almış zırhlıları, birkaç saat arkadaşların denetiminde kalmıştı. Ne geri çekilebiliyordu ne de yardım gönderebiliyordu. Olay yerine biz de müdahale edemiyorduk ama düşmanın da müdahalesine izin vermiyorduk. Yaşadığı bunlar değilmiş, vahşet uygulamamış gibi pişkince şu anonsu yapıyordu düşman: “Sizin yaptığınız savaş hukukuna aykırıdır. Cenazelerimizi almamıza niye izin vermiyorsunuz. Suç işliyorsunuz”. Başka bir zaman dilimi ve yerde olsa bu duyduğumuzu, ‘birileri bize ironi yapıyor’ diyerek karşılardık. Aslında devletin acziyetinin dışa vurumuydu. En hafif deyimiyle başarısızlıklarının yarattığı ruh halinin yansımasıydı, duyduğumuz o cümleler. ‘Arkadaşları duygusallığa çekmek istiyorlardı’ dahi diyemiyorduk. Sonuçta insani değerlere karşı saygısını kaybetmeyen bizdik. Akşam olmasını bekledik. Zaten bu tutumda ısrar etmemiz bizi kolay hedef de yapabilirdi. Düşmanın bir şekilde gelmek isteyeceğini de biliyorduk. O yüzden tedbirlerimizi de almıştık. Nitekim akşam karanlığından daha fazla faydalanmak için bombardımana tuttlar o bölgeyi. Cenazelerini ve yaralılarını bu şekilde kaldırabildiler. Düşmanıbu kadar süre çemberde tutan Mahsum’la bağlantı kurup durumu sorduğumuzda, keyfine diyecek yoktu. O her zamanki mizahi uslubuyla “Heval me dijmin kir hevîr. Ez ji vir ve dibinim, tenê deriyê kobrayê saxlem maye. Emê niha biçin deriyê kobrayê ku saxlem maye, bînin ji xwe re li ser nan çêkin!” diyordu.Her cephede direniş ruhu vardı. Aslında direnişi sürekleyen öncüler ya da komutanlardı mevzu bahis olan. Yafes’te Dilxwaz, Cudi’de Soro, Ristem ve Şevger, Nur’da Fuat, Numan… Daha niceleri. Birinin duruşuydu bazen tüm mahalle sakinlerinin ya da birimlerin, savaşçıların durumunu belirleyen; hatta bir merminin, iki çift sözün… Arkadaşların savaş ve psikolojik üstünlükte hiçbir sorunları yoktu. En büyük sorun, elimizdeki cephanenin yetersizliği ve bunun yarattığı endişeydi. Zırhlılara karşı etkili silahlarımızın olmayışıydı. Savaşta başarı için sadece cesaret ve erdemli duruşlar yetmiyordu. Belirleyici olan buydu, doğru! Ama savaşın bir de madden bir tanımı vardı. Bu da bizim savaşımımızda nicelik ve gerekli savaş tekniğini ifade ediyordu…..

Düşmanın bu ilerleyişinden haberdar olmadığımız için, yanımıza cephane almak için gelen Dilxwaz Nusaybin (Orada ismi Herekol) düne kadar bulunduğu alan alan Beton Caddeye doğru gitmek isterken Kobra saldırısına uğramış, ağır yaralanmıştı. Dolayısıyla ona verdiğimiz grup yerine ulaşmamıştı. Yine Ebul iz ilkokuluna doğru giden bir grubun başında olan Gençlikten Serdem-İbrahim Temel (Cizredeki ismi Fuat) arkadaş, o da o hatta caddeyi geçmek isterken yine saldırıya uğramıştı. Onun da grubu tam yerini alamamıştı. Bunun dışında Heval Sidar yanındaki genelde Nur mahallesinden gelen gençlerle birlikte Sur mahallesine geçebilmişti. Onunla beraber Ristem Hakkari ile Şerker-Şervan Bakır (Cizredeki kodu Faruk, gençlikten) arkadaşlar yaralı oldukları halde yine de oraya direnişe katılmaya gitmişlerdi…..

Sanki savaşta, bir bodrum katında, onlarca yaralıyla birlikte, bombardıman altında değillermiş gibiydiler. Adil Küçük ve Dilxwaz da bunların arasındaydı. Çektikleri acıyı hissettirmemeye çalışıyorlardı. İkisi de birbirine çok benzerdi. Kişilikleri, hal ve hareketleri…  olgun ve şahin bakışlı, fazla konuşmayan, dikkatli süzen. Adil yerel kadroydu. Dilxwaz ise gerilla. Belki de tek farkları buydu. Ama zaten direnişte bu fark da ortadan kalkmış oldu. Aynı düşmana, aynı mevzilerde, aynı cesaretle yanıt vermişlerdi. Komuta etmede üstlerine yoktu doğrusu. Görenler onların komutasında her savaşa girerdi. Hareketsiz kalmazlardı da etraflarındaki insanları da kendileriyle harekete geçirirlerdi. O kadar rahat ve girişkendiler. Öleceklerini bilseler kimseden yardım istemezlerdi. Özgüvenlerine borcuydular bunca özelliği……

yps

]]>
ÖZ YÖNETİM DİRENİŞİ KAHRAMANLARINA https://yps-online.org/tr/2019/02/17/oz-yonetim-direnisi-kahramanlarina/ Sun, 17 Feb 2019 14:10:24 +0000 http://yps-online.com/tr/?p=8776 Yaklaşık 45 yıldır Kürt halkı Önder APO’nun öncülüğünde kelimelerin anlatmaya yetmediği bir direniş yürütüyor. Bu direniş ilk anından itibaren sarsılmaz bir irade ve ruh etrafında şekilleniyor. Ve bu fedai ruh Kürt halkına biçim veriyor, kimlik kazandırıyor ve toplumsallığını yaşamasına sebep oluyor. Halkımızı yok etmeye yeminli düşmana karşı öne atılan ve onun beyninde patlayan, onu püskürten her APOCU militan halkımıza can katıyor, onu diri haline getiriyor. Bir halkın toplumsal yaşamının bu denli kahramanlara bağlı olduğu durumlar tarihte oldukça nadirdir.

Ve yine bu 45 yılın her biri, sayısız direniş abidesi, kahramanları barındırıyor. Bu kahramanları birbirinden ayıran özelikler olmakla birlikte hepsi tarihin onların sırtına yüklediği misyonu sarsılmaz bir inançla tereddütsüz üstlenmeleriyle ortaklaşıyorlar. Bu nedenle bir şehidimizi anlatırken aslında tüm şehitlerimizi anlatmış oluyoruz. Simgeleşen, zirveleşen her şehidimiz aslında kendi döneminin şehitlerinin bileşkesi oluyor. Bu açıdan Şehit Agit’i anarken ya da Şehit Zilan’ı anlamaya çalışırken sadece bu şehitlerimizin şahıslarına yoğunlaşmış olmuyoruz; aynı zamanda dönemlerinin tüm şehitlerini bu kahramanlar onların şahsında kavramaya, anmaya çalışıyoruz.

Neredeyse yarım yüzyıllık direniş sürecinin her dönemi fedai APOCU ruhu yaşamları ile somutlaştıran şehitlerle biçimlenmiştir. Bu açıdan mücadele tarihimizin hangi sürecini ele alırsak karşımıza bir destan gibi yaşamış kahramanlara sayısız örnek çıkacaktır. Bu açıdan mücadele tarihini bütünsel ele almak her zaman daha doğrudur. Ama bazı dönemler mücadelenin keskinleştiği, irade savaşının üst boyutlara çıktığı dönemler olarak değişik özellikler ve büyük sonuçlar doğurmalarıyla farklılaşırlar. 14 Temmuz Büyük Ölüm Orucu Süreci, 15 Ağustos Atılımı Dönemi yine Uluslararası Komploya karşı Güneşimizi Karartmasınız direniş evresi bu şekildedir. Kuşkusuz Kürdistan’ın kadim direniş kalelerinde yükselen düşmanın Çökertme Planını çökerten Özyönetim Direnişi de böylesine bir süreçtir.

    Bu açıdan o sürecin şehitlerini anlamak hala süren tecriti kırıp, faşizmi yıkıp Kürdistanı özgürleştirecek olan hamlenin önemini de açığa çıkaracaktır. Çünkü Komutan Çiyager’in, “Ne olursa olsun sonuç muhteşem olacak” derken kastettiği sonuç Önderliğin ve Kürdistan’ın özgürlüğüdür yani bugünkü hamlenin hedefidir. Bu nedenle bu arkadaşları düşünmek anmak sadece mücadele tarihimizi anlamak değil, güncel sonuçlar çıkarma anlamına da gelir.

Özyönetim direnişi de diğer mücadele evrelerinin olduğu gibi bazı arkadaşlarda somutlaştı. Çiyagerler, Zeryanlar, Axinler özyönetim direnişi denince akla gelen arkadaşlardan başta gelenleri oluyor. Yine Sêvêler, Mehmet Yavuzeller, Fatmalar pratikleriyle çizgi oluşturdular. Yine Mehmet Tunçlar, Pakize Nayırlar, Asya Yükseller Kürt yurtseverliğinin tanımını yeniden oluşturdular. Bu açıdan bu arkadaşlara dair çok şey söylemek gerekiyor ve aslında ne söylense az kalıyor.

Fakat biz burada o sürecin kahramanlarının genel karakterini vurgulamak istiyoruz. 17 yaşında sokağında gelişen direnişe tereddütsüz katılan gençten, yıllarını mücadelenin birçok farklı mekânında direnerek geçirmiş ve şehirlerde başlayan direnişe güç vermeye gelen militanına, çocukları ve ailesini değil, devrimi hayatının odağına koyan orta yaşlı yurtseverinden, özgürlük hareketine kültür gibi farklı alanlardan katkı sunan fakat sıcak mücadeleyle amasız, fakatsız bir şekilde bütünleşen çalışanına kadar, öz yönetim direnişçileri devrime olan sonsuz inançla koştular barikatlara. Bu sonsuz inanç öz yönetim kahramanlarının karakterinin temel mayasıydı.

Özyönetim merkezlerinde tüm olanaksızlığa rağmen yükselen direnişi kahramanların devrime olan inancı olmaksızın anlayamayız. Bu direnişlerin inanılmaz bir güç dengesizliği üzerinden geliştiğini sürekli aklıda tutmak gerekir. Düşman sayı ve teknikte görülen bu bariz güç üstünlüğüne karşın kırılmasının sebebi bu inançtır. Bu direnişler Önder APO’nun, “İnanmış bir insandan daha büyük bir silah yoktur” belirlemesini bir kez daha doğruladı. Bu en büyük silah, bu fedakârlık, bu fedailik Sur’u, Cizre’yi, Nusaybin’i, Şırnak’ı, Hezex’i, Derik’i, Kerboran’ı, Gever’i son model teknikle ve uluslararası güçlerin tüm desteğiyle donanmış sömürgeciliğe dar etti. Faşist çetelerinin kâbusu olan onları sendroma sokan bu kahramanların tek avantajları inançlarıydı.

Haklıydılar, doğruydular, dürüsttüler ve bu insani değerleri savunuyordular. Candan gülüyor, kabına sığmaz bir öfke duyuyorlardı düşmanlarına. En riskli şeye kalkışırken veya yaparken çok sıradan bir şey yapmış gibi davranıyordular. Kürt halkı dışında kimseden bir şey beklemiyordular. Çölde susamış bir mecnun gibi düşmüştüler özgürlüğün peşine. Hayattan tek beklentileri onu özgürce ve anlamlı yaşayabilmekti. Ve bir nakış gibi işlediler direnişi, Kürt halkının tarihine.

Yüzlerce kahramandan bahsediyoruz. Bazılarının adını hepimiz ezbere biliyor bazılarının ismini ise sadece onları tanıma şansına erişmiş olanlarımız. Hepsini tanımalı, hepsini anmalı ve anlamalıyız. Ama en önemlisi o direniş ruhunu sürekli tazelemeli ve mücadelemizde bu şekilde yaşatmalıyız onları. Onları hakkıyla anlatabilir mi mevcut kelimeler bilinmez ama onları hissedebiliriz. Sokak sokak, metre metre direnişlerini mümkün kılan APOCU ruhu yaşatabiliriz ki zaten zaferin yolu da bu ruhu yaşamsalaştırmaktan geçiyor.

Kendal BAGOK

 

]]>